Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa


Sinemaseverler için sonbaharın gelişini müjdeleyen Filmekimi bu yıl 17. kez düzenleniyor. Dünyanın en saygın festivallerinden ödülle dönen, yılın en merakla beklenen filmlerinden oluşan program ise yine göz kamaştırıcı. Bu geniş programın tamamen açıklanması vesilesiyle 17. Filmekimi’nde kaçırılmaması gereken 20 film listesini sizler için derledik.

17. Filmekimi’nde Kaçırılmaması Gereken 20 Film!

Kül En Saf Beyazdır – Ash is Purest White

Çin sinemasının önemli temsilcilerinden Jia Zhang-Ke’nin, ülkesinin yaşadığı dönüşümleri farklı üsluplarla ele aldığı Günahın Dokunuşu ve Dağlar Uzaklaştığında filmlerini de daha önce Filmekimi kapsamında izleme şansı bulmuştuk. Yönetmen, benzer bir yaklaşımı bu kez gangster filmi kalıpları üzerinden sunuyor. Özellikle John Woo ve Johnnie To gibi bu türün ustalarından esinlendiği söylenen Ash is Purest White, suça bulanmış yeraltı dünyasında geçen ve uzunca bir zaman dilimine yayılan bir aşk öyküsü anlatıyor. Özellikle başroldeki Tao Zhao’nun başarılı performansıyla adından söz ettiren film, Cannes’da Altın Palmiye için yarışmıştı.

 Şüphe – Burning

Katıldığı Cannes Film Festivali’nden aldığı FIPRESCI ödülünün yanında, festival esnasında eleştirmenlerden aldığı puanlarla Toni Erdmann’ı geçerek bu alandaki zirvenin yeni sahibi olan Burning, Güney Kore’nin son yıllarda yetiştirdiği en önemli yönetmenlerden Lee Chang-dong’un yeni filmi. Yedi yıl aradan sonra kamera arkasına geçen yönetmenin, teknik ustalıkla gizemli bir aşk hikâyesini birleştirmedeki başarısı filmin ilk gösteriminden beri dilden bile yayılmış durumda. Ülkemizde de birçok seveni olan yazar Haruki Murakami’nin öyküsünden sinemaya uyarlanan Burning, daha şimdiden adını 2018’in en iyi filmleri arasına yazdırdı diyebiliriz.

Climax

Filmlerinin içerdiği aşırılıklarla kendinden bahsettirmeyi her daim başarmış olan Gaspar Noé’nin yeni filmi Climax de yönetmenin genel çizgisinden sapmış görünmüyor. Gösterileri için hazırlanan bir dans grubunu merkeze alan film, seyircileri yine sonuna kadar zorluyor. Climax’in asıl dikkat çeken yanı ise; filmin, seveni olduğu kadar nefret edeni de olan Noé’nin neredeyse herkes tarafından karşısında saygıyla eğildiği bir ustalık eseri olarak karşılanması. Neon ışıklarla bezeli bir dans pistinde her türden aşırılığın hüküm sürdüğü bu sinematik partiye katılmak, özellikle risk almayı seven sinemaseverler için kaçınılmaz gibi görünüyor.

Küçük Serseri Uzaylılara Karşı – Coincoin et les z’inhumains

Coincoin et les z’inhumains, Bruno Dumont’un sinemasında çok sert bir kırılmaya işaret eden dört bölümlük mini dizi P’tit Quinquin’in devamı niteliğinde bir yapım. Öncülü gibi dört bölümden oluşan film, galasını Locarno Film Festivali’nde yapmıştı. İlk filmde gördüğümüz Dumont’un absürt dünyasının tüm ögeleri bu filmde de mevcut; fakat bu kez işin içine uzaylılar da katılıyor. Absürt komediyle durum komedisini bir araya getirirken politik sözünden ödün vermeyen Coincoin et les z’inhumains, festivalde iki bölüm hâlinde gösterilecek. İki seanslık bir çılgınlığa hazır olun!

Soğuk Savaş – Cold War

Önceki filmi Ida’yla Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı’na uzanan Pawel Pawlikowski, Cold War’da seyircileri yine İkinci Dünya Savaşı sonrasına çağırıyor. Yönetmene Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazandıran film, 1950’lerin Soğuk Savaş atmosferinde geçen bir aşk hikâyesini merkezine alıyor. Müzikleri, Ida’da da gördüğümüz dingin ama güçlü siyah-beyaz sinematografisi ve bunların birleşiminden doğan dingin, melankolik ve dokunaklı atmosferiyle öne çıkan Cold War, Filmekimi’nin zengin programı arasında es geçilmemesi gereken yapımlardan biri.

Dogman

Gomorrah ile Sicilya’nın suç dünyasına inen, Tale of Tales ile masalların sunduğu fantastik alemlere dalan Matteo Garrone bu sefer küçük bir kıyı kasabasında hüküm süren kötülük ve şiddet üzerinden toplumun geneline dair çıkarımlar yapmaya girişiyor. Kasabanın sevilen simalarından köpek bakıcısı Marcello’nun gittikçe sertleşen hayat şartlarını perdeye taşıyan Dogman, oyunculuk eğitimi almamış Marcello Fonte’nin fiziksel performansıyla da adından oldukça söz ettirdi. Cannes’dan En İyi Erkek Oyuncu ve Palm Dog ödülüyle dönen film, sessiz sinema dönemine yaptığı göndermelerle de sinefillere yoğun bir deneyim vadediyor.

Çifte Hayatlar – Doubles vies

Son olarak Personal Shopper’la korku sularında yüzen bir yas hikâyesi anlatan Fransız auteur Olivier Assayas, Doubles vies’de teknolojinin bireyler üzerindeki etkisini ironik bir komedi üzerinden inceliyor. Merkezine bir yayıncı ve bir yazar olan iki karakteri alan film, dijital çağda edebiyatın yaşadığı dönüşüme odaklanırken, seyircileri içinde yaşadığımız çağa dair sorgulamalara davet eden oyunbaz bir ton tutturuyor. Başrollerinde günümüzün en büyük Fransız oyuncularından Juliette Binoche ve Guillaume Canet’yi bulunduran Doubles vies, dünya promiyerini geçtiğimiz ay Venedik Film Festivali’nde yapmıştı.

Herkes Biliyor – Everybody Knows

İran sinemasının iki Oscarlı ustası Asghar Farhadi’nin yeni filminde iki önemli oyuncu, Penélope Cruz ve Javier Bardem rol alıyor. Bu yılki Cannes Film Festivali’nin açılış filmi olarak gösterilen Everybody Knows, Buenos Aires’te yaşayan bir kadının çocuklarıyla birlikte İspanya’ya gidişine ve eski tanıdıklarının da karıştığı olayların ortasında kalışına odaklanıyor. Seyirciyi ahlaki sorgulamaların ortasında bırakmayı seven Farhadi’nin yine benzer bir ton tutturduğunu ve filmin tamamının İspanyolca olduğunu ekleyelim.

Kız – Girl

Belçika’nın bu yılki Oscar aday adayı Girl, balerin olmak için isteyen 15 yaşındaki ergen trans birey Lara’nın hikâyesine odaklanıyor. Zaten yeterince zorlu bir süreç olan bale eğitimiyle, ergenliğin yolunun kesişmesi filmin tonunu belirliyor. Yönetmen Dhont’un bir gazete haberinden yola çıkarak çektiği Girl, Cannes’dan hem en iyi ilk filme verilen Altın Kamera hem de Kuir Palmiye ödülleriyle döndü. Film, yılın en güçlü cesaret öyküsü olmaya aday bir  yapım.

İz Bırakma – Leave No Trace

4 dalda Oscar’a aday gösterilen, son dönemin en iyi Amerikan bağımsızlarından biri olan Winter’s Bone’un yönetmeni Debra Granik’in dönüş filmi olan Leave No Trace, dünya prömiyerini sene başında Sundance’te yapmıştı. Film, yönetmenin önceki filminden aşina olduğumuz gerçekçi sularda gezerken, şehirden uzak bir şekilde, ormanın derinliklerinde yaşayan bir baba-kız üzerinden doğa ve şehir ikilemine odaklanıyor. Gerçek olaylardan yola çıkılarak yazılmış My Abandonment romanından sinemaya uyarlanan Leave No Trace’i, tutkulu ve dokunaklı bir masal olarak niteleyenlerin sayısı hiç de az değil.

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi