17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali Keş!f bölümünde yarışan ve oldukça etkileyici ve çarpıcı bir anlatı yapısına sahip olan Vahşi Oğlanlar – Wild Boys filminin sıra dışı yönetmeni Bertrand Mandico ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Röportaj: Gizem Çalışır

Çeviri: Hazan Özturan

Gizem Çalışır: The Wild Boys ilk uzun metraj filminiz. Peki filminizin çıkış noktası neydi, nasıl ortaya çıktı? Ve bu tarzda deneysel bir film çekmek nasıl bir deneyimdi?

Bertrand Mandico: Epik, roman tadında, organik, fantastik, erotik bir macera filmi çekme arzusu… Kadın oyunculara alışılmıştan başka roller teklif edebilme arzusu… Kendi sinematografik eğilimimi tatmin etme arzusu… Her şey bu simya tarafından tetiklendi. Bir tür, hayalimdeki gençliğe dair çarpışmaydı; birazı Jules Vernes macerası tadında bir metinmişçesine bir gençlik okumasıydı, birazı da bir tür William S. Burroughs’un ergenliğinin yorumuydu. Ama kesinlikle bu deneysel bir film diyemem. Ben sadece kendi görmek isteyeceğim bir filmi, seyirci olarak aldığım hazza küsmeden çekmek istedim. Fantastik bir anlatıyı keşfetmek, özellikle ilk uzun metrajını çeken bir yönetmenin geliştirmesine pek alışkın olduğumuz bir şey sayılmaz. Macerayı sürrealizmle, tropik bir adayı stüdyoyla, gemiyle ve fırtınayla harmanlamak gibi şeyleri kastediyorum. Filmi çekerken her yeni gün seyirciyi de ritme katmaya çalışarak fantezilere sarılmayı denedim.  

Gizem Çalışır: The Wild Boys; toplumsal cinsiyet, cinsiyet akışkanlığı, transformasyon, burjuvazi eleştirisi, hedonizm gibi birçok meseleye göndermelerde bulunuyor. Ve film boyunca bu antagonizmalar arasındaki sınırları provokatif biçimde yıkıyorsunuz. Bu meselelere odaklanmaya nasıl karar verdiniz?

Bertrand Mandico: Filmi kaleme almaya senaryodaki uzlaşmalarla, kendimi özgür bırakarak, kendi vizyonumla kendimi ifade ederek ve tüm bu meseleleri teker teker sökme arzusuyla başladım. Kendimi hayal gücüme teslim ettim; tıpkı öngörülemez bir okyanusta sürüklenen, bir yandan doğru limana erişmeyi deneyen bir gemi gibi.

Gizem Çalışır: Şahsi kanaatimce, The Wild Boys bastırılmış olanın açığa çıkışını içeriyor ve “perspektiflerinizi değiştirin” diyor. Bu sebeple filmi, bastırılmış bilinçdışı arzuların ve simülakrın aktüelleşmesi bağlamında okuyabilir miyiz?

Bertrand Mandico: Çok muazzam bir soru… Yalnız size bir cevap vermek için konuyu bir adım yana kaydırmak taraftarıyım. Beni motive eden şey, yaşayan organik bir mekanik, sıvıların ahengi, füzyonlar, metamorfozlar: sınırları henüz belirlenmemiş alanları aşmak… Ben bunlar üzerine adeta bilinçsizce ve obsesif bir biçimde çalışıyorum. O yüzden, The Wild Boys da tezi olan bir film sayılmaz, daha çok güdülere teslim olmuş bir gidişatı var. Fikirlerim bana kendimi nerede konumlandırdığımı söylüyor ama nereye gidiyor olduğumu göstermiyor.

wild-boys-filmloverss

Gizem Çalışır: The Wild Boys’ta, karakterlerin transformasyonu, reformasyonu ve cinsiyet meselelerinde aydınlanma yaşamaları için tasarlanmış hedonist ve fantastik bir zevk adası var. Neden bu tarz bir anlatım stili tercih ettiniz ve bu anlatım tercihinde felsefik ya da psikolojik ilham kaynaklarınız oldu mu?

Bertrand Mandico: Fantastik ada başlı başına bir dünya yaratma fırsatı sağlıyor: kendimizi gerçeklikten kopararak oyun mekanını sembolikleştiriyor; zihinsel ve psişik oluyor. Bu sayede ben de kendi fantezilerimi kolaylıkla sergileyebilir hale geldim. Ulysses’nin Odisseas’da keşfettiği adalar üzerine çok kafa patlattım, bilhassa Kirke adasındaki zevk ve zehir üzerine, ama aynı zamanda Jonathan Swift’in Gulliver’in Gezileri’nde tasvir ettiği fantastik adaları da düşündüm. Aynı zamanda Michel Tournier’nin bir Robinson okuması var, “Cuma veya Pasifik’in Yaprak Ayaları” isminde, ve son kısım hakikaten ada ve mübalağalı bir hedonizm üzerine.

Gizem Çalışır: The Wild Boys aynı zamanda sürreal bir macera filmi. Ve filmi izlediğimde farkına vardığım ilk şey Jean Genet’nin etkileriydi. The Wild Boys’a olan etkileri en belirgin gözüken filmlerin bazıları ise Peter Brook’un Lord of the Flies, Rainer Werner Fassbinder’in Querelle ve yine Jean Genet’nin A Song of Love gibi filmleri diye düşünüyorum. Bunlar dışında başka kimler ya da neler size ilham verdi?

Bertrand Mandico: İzlediğim filmleri fevkalade içselleştiriyorum. Bilinçdışı etkileşimlere karşı çok davetkar ve sık sık referans dahi vermeksizin yapıyor bunu. Bu bahsettiğim bana kendi yolumu ve sesimi bulmakta yardımcı olan bir tür sarhoşluk adeta. The Wild Boys için şunu söyleyebilirim: bana resmen pek tuhaf hayaletler dadanmıştı – Jean Cocteau’nun, Fog dönemindeki John Carpenter’ın ya da Joseph Von Sternberg’in çoğullaşan mizansenlerinde, görsel mekanı işgal eden üslubuyla, meskun elemanların doygunluğundan, stüdyoda çekilmiş planlarından söz ediyorum.

Coeurs Brûlésdeki Marlène Dietrich gibi cinsel sıkıntılar yaratmayı da ayrıca seviyorum. Ya da Mario Bava filmlerinden ve Fassbinder’in Querelle’inden çağrışımlar da filmimde yer alıyor ve elbette en favori filmlerimden biri olan Jean Genet’nin Un Chant D’Amour’undan da izler var. Benim için beni baştan çıkaranları unutmak pek mümkün sayılmaz.

Gizem Çalışır: Gelecek projelerinizden bahsedebilir misiniz?

Bertrand Mandico: Yeni bir orta metrajın çekimlerini tamamladım, ismi Ultra Pulpe. Film çekenlerin duygularını başkalarına bulaştıran bir bilim-kurgu filminin çekiminin hikayesini anlatıyor. Bu kurgu, arka plana itilmiş pek çok kadının portresini romantik, pop ve fantastik bir boyutta takdim edebilmeye yardımcı oluyor. Bir yandan Brooklyn’de çektiğim bir filmi montajlamam gerekiyor, hikaye iç güzellik hakkında; bir guru tarafından karnı yarılan bir kadının hikayesi. Guru onu organlarından azad ederek otonomi edinmesini sağlıyor. Her şey yoldan çıkmış iki polisin gözleri önünde yaşanıyor. Son olarak bir de uzun metraj projem var, bir tür elektrik western diyebiliriz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi