2001 yılında hayatımıza giren ve kötü zamanlamasına rağmen türü içinde kült olarak kabul edilen Zoolander, 15 yıl sonra devam filmiyle tekrar gündemde. Yönetmenlik koltuğunda yine ve yeniden Derek Zoolander’a hayat veren Ben Stiller otururken, senaryoda da kendisine ilk filmden Justin Theroux ile John Hamburg ve yine komedi filmlerinden Nicholas Stoller eşlik eder. İlk filmde Owen Wilson, Will Farrell’dan oluşan kemik kadroya yeni hikayede Penelope Cruz da dahil olurken, tam bir ünlüler geçiti olan ve sırtını tam da buraya dayayan Zoolander 2’de Justin Bieber, Billy Zane, Sting, Benedict Cumberbatch, Skrillex, Kim Kardashian, Marc Jacobs, Susan Sarandon, Valentino, John Malkovich hatta Neil deGrasse Tyson gibi daha ismini sayamayacağım onlarca yüz görebilmek mümkün. Fakat bel bağlanılan tüm bu tanıdık yüzleri ve epik şatafatı bir kenara bıraktığımızda aslında geriye hiçbir ‘heyecan’ bırakmayacak kadar boş kahkaya dayanan bir film izliyoruz; çünkü moda endüstrisine, şöhret kültürüne, sosyal medya bağımlılığına ve daha birçok noktaya satirik bir dille yaklaşma çabasında gözükürken, tam da parodileştirilen bu sorunları üreten ve yarın bunu yapmaya devam edecek insanların kendi kendileriyle dalga geçerken gösterilmesi samimi olmadığı kadar komik de gelmiyor.

İlk filmde dünyanın en ünlü ve en aptal erkek modeli olan Derek Zoolander’ı ve onun tahtını kapan Hansel (Owen Wilson) ile çekişmelerini, Matilda (Christine Taylor) ile gelişen romantizm ve çocuk işçiliğini kaldırdığı için endüstriye tehdit olarak gördüğü Malezya başkanına suikast düzenlemesi adına beynini yıkayan moda devi Mugatu (Will Farrell) ile savaşı ekseninde tanımıştık. Zoolander 2 tüm bunların özetini vererek başlarken, Derek’in ‘İyi Okuyamayan ve Başka Güzel Şeyler de Yapmayı Öğrenmek İsteyen Çocuklar’ için açtığı merkezin yanlış inşaatçılıktan çökmesiyle enkaz altında kalan Matilda’nın ölümünden sonra oğlu Derek Jr.’ı da iyi bir ebeveyn olamadığı için kaybederek yalnız kalan Zoolander’ın bir keşiş yengeci olarak ‘çok aşırı kuzey’e taşındığını ve aynı enkazda yüzü yaralanan Hansel’ın da kendini çöllere vurup Kiefer Sutherland’ın da bulunduğu – ve herkesin hamileliğine sebebiyet verdiği – grubu (orgy) ile yaşadığını da göstererek girer hikayeye. Yıllar sonra Billy Zane’in çağrısıyla tekrar dünyayı sallamak için Roma’ya gelen ikili, yeni moda ikonu genç hipster Don Atari (Kyle Mooney) defilesinde alay konusu olsa da Versace temsili Alexanya Atoz (Kristen Wiig) podyumunda yer alma şansı yakalar. Fakat Interpol Moda Departmanı ajanı Valentina’nın (Penélope Cruz)  Justin Bieber ve diğer pop yıldızlarının ölümünü araştırmak için ulaştığı ikili, aslında her şeyin Derek Jr.’ın kaçırılıp sonsuz gençlik iksiri için kurban edilmesine yönelik bir planın parçası olduğu öğrenmesiyle kurtarma operasyonuna girişir.

Zoolander 2: Absürt Şöhret Dünyasının Yorucu Parodisi

Filmin hikayesini uzun uzun anlatmaya dahi gerek yokken, seyir keyfinizi bozacak ayrıntılardan kaçınarak aslında tüm senaryonun, yine ve yeniden, çok basit bir yapı üzerine kurulduğunu göstermekti niyetim. Hollywood ana akım komedi filmlerinden yenilikçi bir yaklaşım bekleme ümidine dair bir ipucu dahi alamadığımız, klasik bir film olarak çıkıyor karşımıza Zoolander 2, ama zaten aksini bekleyerek koltuğa oturacak kimse olmasa gerek. Bunu bir kenara koyup filmin komediyi besleyen yanlarından bahsetmek gerekirse, abartının her zamanki gibi burada da ana besin kaynağı olarak kullanıldığını ve bunun zaman zaman işe yaradığını kabul edebiliriz. En genelinde, Stiller ve Wilson’ın ciddi oyunculuklarının parodi havasını güçlendirdiği ve zaman zaman tüm güldürüyü suratlarından sağladığı da eklenebilir. Will Farrell ise, girdiği dakikadan itibaren, kötücül hareketlerinin gerek ana karakterden daha zekice olması, gerekse bunu eleştirel dilini meşrulaştırabilmek adına daha dürüst bir şekilde kullanabilmesi, kuşkusuz çok daha yukarı taşır kahkaha desibellerini – tabii olabildiği kadar. Yan karakterlerin ise komediyi daha çok izleyicinin magazin sevdasını  kullanarak birkaç basit şaka ile kotardığını belirtmek de haksız bir çıkarım olmaz.

Lanse edildiği gibi zeki bir satirik dili olduğunu kabul etmek güç olsa da, filmin bir nebze olsa istenileni doğru aktardığı tek açının da altını çizmek şart. Derek Zoolander karakteri o kadar aptal ve saf çizilmiştir ki, en basit bir çıkarımı dahi yapamaması ve sürekli yanlış davranması onun bakış açısının problemli olduğunu kabul etmemizi sağlar. Bunun iyi tarafı ise, temsil ettiği kesimin bir parodisi olarak, barındırdığı düşünce sistemlerinin sorunlu ve saçma kısımlarına daha fazla dikkat çekebiliyor olması. Derek’in, yüzdeki minik bir çizginin dahi tüm güzelliği mahvettiği algısı, şişmanlığı kötülükle bir ele alması ve daha birçok abartılı hareketi, gerçekte bu kadar absürt olsun olmasın, izleyiciyi ağlanacak haline güldürmesine neden olur. Çünkü Zoolander ‘şişmanla’, ‘çirkinle’, ‘yaşlıyla’ ve şöhret dünyasında yeri görülmeyen daha birçok sıfatla dalga geçerken, buradan malzemesini alsa da, aslında bu düşünceleri muhafaza eden ve bu algıyı yaratanları tiye alır, en azından bu açıdan gerçekten bir işe yarayabileceğine inanmaya çalışılabilir.

İnsanın gitgide hayatının tamamını adadığı bütün anlamsızlıkları (havalı olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!) yüzümüze vurur vurmasına da, Zoolander 2’nin gerçekten bunu ne kadar samimi yaptığı asıl soru olmalıdır bana kalırsa. Çünkü koca bir moda ve müzik endüstrisini masaya yatırırken, en ünlü isimleri kullanmadaki amaç, aslında yine bu çarkı döndürmekten başka bir niyeti de işaret etmez. Magazin sayfalarının tanıdık isimlerini tuhaf hallerde – bilhassa kendilerine büyük çelişkiler içindeyken – görmek zaman zaman tarifsiz bir haz yaratabilecekse de, buna dayanmak, hatta Tyson ve Malala gibi endüstrinin içinden olmadığı için eleştirel bir bakış açısıyla yer verilen, ama sanki bu yolla da vakumla çekercesine divana dahil edilmek istenen isimleri de kullanmak en genelinde rahatsız edici bir etki yaratır. Filmi izlerken akıllara en çok takılan ise, dalga geçip geçilmediğinden emin olamamak oluyor, çünkü gösterilen absürtlük, kendilerini oynayan isimler yüzünden belgesel algısı bile yaratabiliyor zaman zaman ve sektörden insanların kendi kendine eğlendiği bir oyuna dönüşüyor sanki film. Her ne kadar ‘modası geçmiş’ ya da güncel popüler kültür göndermeleri barındırması filmi bir anı defterine çevirerek – hatta neredeyse sığ da olsa bir meta analiz örneği olarak –  yerini tür arşivinde sağlamlaştırsa da, bunu 100 dakikalık bir hap şeklinde ve elbette gişe rekorlarına yönelik yapması, seyri eğlenceli kılacağına aksine yorucu etkisiyle değerini aşağılara çekiyor. Yine de Zoolander 2’nin, ilk filmi sevenler için hem bir nostalji hem de Hollywood’un giderek epikleşen anlatısıyla heyecan verici bir etki yaratacağını söylemek mümkün elbette, fakat belki de geçmişte kalsa çok daha güzel hatırlanabilirdi.

2001 yılında hayatımıza giren ve kötü zamanlamasına rağmen türü içinde kült olarak kabul edilen Zoolander, 15 yıl sonra devam filmiyle tekrar gündemde. Yönetmenlik koltuğunda yine ve yeniden Derek Zoolander’a hayat veren Ben Stiller otururken, senaryoda da kendisine ilk filmden Justin Theroux ile John Hamburg ve yine komedi filmlerinden Nicholas Stoller eşlik eder. İlk filmde Owen Wilson, Will Farrell’dan oluşan kemik kadroya yeni hikayede Penelope Cruz da dahil olurken, tam bir ünlüler geçiti olan ve sırtını tam da buraya dayayan Zoolander 2'de Justin Bieber, Billy Zane, Sting, Benedict Cumberbatch, Skrillex, Kim Kardashian, Marc Jacobs, Susan Sarandon, Valentino, John Malkovich hatta Neil deGrasse Tyson gibi daha ismini sayamayacağım onlarca yüz görebilmek mümkün. Fakat bel bağlanılan tüm bu tanıdık yüzleri ve epik şatafatı bir kenara bıraktığımızda aslında geriye hiçbir ‘heyecan’ bırakmayacak kadar boş kahkaya dayanan bir film izliyoruz; çünkü moda endüstrisine, şöhret kültürüne, sosyal medya bağımlılığına ve daha birçok noktaya satirik bir dille yaklaşma çabasında gözükürken, tam da parodileştirilen bu sorunları üreten ve yarın bunu yapmaya devam edecek insanların kendi kendileriyle dalga geçerken gösterilmesi samimi olmadığı kadar komik de gelmiyor. İlk filmde dünyanın en ünlü ve en aptal erkek modeli olan Derek Zoolander’ı ve onun tahtını kapan Hansel (Owen Wilson) ile çekişmelerini, Matilda (Christine Taylor) ile gelişen romantizm ve çocuk işçiliğini kaldırdığı için endüstriye tehdit olarak gördüğü Malezya başkanına suikast düzenlemesi adına beynini yıkayan moda devi Mugatu (Will Farrell) ile savaşı ekseninde tanımıştık. Zoolander 2 tüm bunların özetini vererek başlarken, Derek’in ‘İyi Okuyamayan ve Başka Güzel Şeyler de Yapmayı Öğrenmek İsteyen Çocuklar’ için açtığı merkezin yanlış inşaatçılıktan çökmesiyle enkaz altında kalan Matilda’nın ölümünden sonra oğlu Derek Jr.’ı da iyi bir ebeveyn olamadığı için kaybederek yalnız kalan Zoolander’ın bir keşiş yengeci olarak ‘çok aşırı kuzey’e taşındığını ve aynı enkazda yüzü yaralanan Hansel'ın da kendini çöllere vurup Kiefer Sutherland’ın da bulunduğu – ve herkesin hamileliğine sebebiyet verdiği – grubu (orgy) ile yaşadığını da göstererek girer hikayeye. Yıllar sonra Billy Zane’in çağrısıyla tekrar dünyayı sallamak için Roma’ya gelen ikili, yeni moda ikonu genç hipster Don Atari (Kyle Mooney) defilesinde alay konusu olsa da Versace temsili Alexanya Atoz (Kristen Wiig) podyumunda yer alma şansı yakalar. Fakat Interpol Moda Departmanı ajanı Valentina’nın (Penélope Cruz)  Justin Bieber ve diğer pop yıldızlarının ölümünü araştırmak için ulaştığı ikili, aslında her şeyin Derek Jr.’ın kaçırılıp sonsuz gençlik iksiri için kurban edilmesine yönelik bir planın parçası olduğu öğrenmesiyle kurtarma operasyonuna girişir. Zoolander 2: Absürt Şöhret Dünyasının Yorucu Parodisi Filmin hikayesini uzun uzun anlatmaya dahi gerek yokken, seyir keyfinizi bozacak ayrıntılardan kaçınarak aslında tüm senaryonun, yine ve yeniden, çok basit bir yapı üzerine kurulduğunu göstermekti niyetim. Hollywood ana akım komedi filmlerinden yenilikçi bir yaklaşım bekleme ümidine dair bir ipucu dahi alamadığımız, klasik bir film olarak çıkıyor karşımıza Zoolander 2, ama zaten aksini bekleyerek koltuğa oturacak kimse olmasa gerek. Bunu bir kenara koyup filmin komediyi besleyen yanlarından bahsetmek gerekirse, abartının her zamanki gibi burada da ana besin kaynağı olarak kullanıldığını ve bunun zaman zaman işe yaradığını kabul edebiliriz. En genelinde, Stiller ve Wilson’ın ciddi oyunculuklarının parodi havasını güçlendirdiği ve zaman zaman tüm güldürüyü suratlarından sağladığı da eklenebilir. Will Farrell…

Yazar Puanı

Puan - 45%

45%

Zoolander 2’nin, ilk filmi sevenler için hem bir nostalji hem de Hollywood’un giderek epikleşen anlatısıyla heyecan verici bir etki yaratacağını söylemek mümkün, fakat moda endüstrisine, şöhret kültürüne, sosyal medya bağımlılığına ve daha birçok noktaya satirik bir dille yaklaşma çabasında gözükürken, tam da parodileştirilen bu sorunları üreten ve yarın bunu yapmaya devam edecek insanları kendi kendileriyle dalga geçerken göstermesinden doğan bu samimiyetsiz temsil, belki de geçmişte kalsa çok daha 'komik' hatırlanırdı.

Kullanıcı Puanları: 1.08 ( 2 votes)
45
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi