Ülkemizde sayısı her geçen gün artan festivallerle birlikte sinemamızın daha iyi bir noktaya geleceğine inanan insanlardan olamadım hiç. Kaliteli bir kaç organizasyon dışında bir çoğunun neden yapıldığını anlamakta bile ciddi zorluk yaşıyorum. Festivaller, ülkede sinema yapmak isteyenlerin de doğal olarak isimlerini duyurabilecekleri bir platform olduğu için ilgi çekiyor ve bu sebeple festivallere uygun filmler üretilmeye çalışılıyor. Rüştünü ispat etmiş bir kaç yönetmen dışında genel olarak ülkemiz sinemasına ön yargılıyım. Özellikle son dönemin genç sinemacılarından ilgimi çeken, yaptığı işleri merak ettiğim neredeyse kimse yok. Bu sebepten festivallerde elimden geldiğince yabancı işleri takip etmeye çalışır, yerli yapımlardan çok ilgimi çeken bir şey olmadıkça film izlemem. Bu festivallerde bol ödül alan, insanların çok konuştuğu, hakkında çılgınlar gibi yorumlar yaptıkları bazı filmleri, aradan biraz zaman geçtikten sonra, sıcaklığını kaybedip, gündemden indikten sonra izlemeyi tercih ediyorum. Uzun zamandır merak ettiğim ve çekildikten sonra gündemi uzun süre meşgul eden filmlerden Zenne’yi yeni izleme fırsatım oldu ve açık konuşmak gerekirse son dönemde izlediğim filmler arasında bu denli bir hayal kırıklığı yaşatan başka bir filme rastlamadım.

2008 yılında eşcinsel olduğu için babası tarafından vurularak öldürülen Ahmet Yıldız’ın hikayesinden esinlenilerek çekilen bir film Zenne. Ahmet Yıldız’ın arkadaşları Caner Alper ve Mehmet Binay’ın hem yazıp hem de yönetmenliğini üstlendiği film çıkış noktası olarak ülkemizin önemli sorunlarından bir tanesine değinmekle birlikte genel olarak büyük eksikliklerle dolu.

6516069613_cf2246550b_z

Filmin konusundan bahsetmek istiyorum fakat ben de tam olarak anlayabilmiş değilim filmin konu olarak ne üstüne kurulduğunun. Can, İstanbul’da gündüzleri fal bakarak, akşamları dans ederek hayata tutunmaya çalışan, Almanya’dan gelmiş teyzesiyle birlikte yaşayan feminen-aseksüel bir asker kaçağı. Ahmet, Urfa’dan İstanbul’a üniversite için gelmiş, kardeşiyle yaşayan, ailesiyle sıkıntıları olan bir eşcinsel. Daniel ise savaş muhabirliği yaptığı Afganistan’da fotoğrafını çektiği çocukların mayına basarak ölmelerine sebebiyet veren, İstanbul’da kafasını toplamaya çalışan Almanyalı biseksüel bir fotoğrafçı. Karakterleri tanıtırken cinsel yönelimlerinden bahsetmemin sebebi filmin kendini tanıtırken bu durumu kullanmasıdır. Zenne, bu üç karakteri fıkralarda olduğu gibi bir araya getiriyor ve biraz oradan, biraz buradan, dur birazda şuradan hikayeler koyarak 99 dakikalık bir film oluyor.

Sürekli tekrar ettiğim sinemasal bir aforizma vardır: “İyi senaryodan kötü film olur ama kötü senaryodan iyi film olamaz.” Zenne, senaryosuyla beraber iyi bir film olabilme özelliğini baştan kaybediyor. Yazan ve yöneten kişiler keşke hazırlık aşamasında biraz yardım alsalarmış çok daha güzel bir film ortaya çıkabilirmiş. Kendine güvensizlik o kadar çok hissediliyor ki, tek bir doğru üzerinde ilerleyemiyor film. Eşcinsellerin askerlik konusunda yaşadıkları sıkıntıları izleyeceğiz gibi olurken, birden İslam ve arabesk kültürle yoğurulmuş ailenin evlatlarına olan yaklaşımlarına dönüyor, ardından başka bir aile görüyoruz ki orada da askerde psikolojisi allak bullak olmuş bir general çocuğu duruyor. Bütün bunlar yetmezmiş gibi Almanyalı fotoğrafçımızın menajeriyle olan husumeti var ki o bambaşka bir konu. Senaryoyu renklendirmek adına yan hikayeler ve karakterler elbette olmalı ancak bunların yoğunluğu ve hikayeye olan etkileri önceden hesaplanmalı. Bu yapılmadığı zaman ortaya çıkan şey maalesef tat vermiyor.

6516072111_d2d101dc2a_z

Daniel karakteri üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Karakter derinliği yaratmak demek filmin konusuyla hiç alakalı olmayan şeyleri seyirciye göstermek değildir ey senarist. Afganistan’da bizlere gösterdiğin, fakirliğin, savaşın, ölen çocukların, mayınların filmin ana hikayesine hiç bir katkısı yok. Skype’tan devamlı konuştuğu eski sevgili yeni menajer ablamız da yine aynı derecede gereksiz. Hangi akla hizmet kadını Almanya’dan İstanbul’a getirip, adamın kucağına oturtup dudağına öpücük kondurtup gönderiyorsunuz siz. Sinema bu kadar basit bir şey mi?

Festivallere itibar etmemem için başka bir sebep de Zenne’nin aldığı en iyi sinematografi ödülleri. Filmin ana karakteri Zenne Can’ın, düş sahneleriyle farklılık yaratılmak istenmiş fakat Sihirli Annem ve Selena’yı andıran özel efektler ile verilmek istenen duygusallıktan çok, komik bir durum elde edilmiş. Filmin başlarında 3 karakterimizin yavaştan kaynaşmaya başladığı Kilyos sahilindeki sahnede, Alman fotoğrafçımız Can’ı dans kıyafetleri ile fotoğraflıyor. Fotoğraf makinasından çıkan ses ve ardından çekilen fotoğrafları görme olayından zaten bıkmışken karşımıza gelen fotoğraflar yine olmamış dememize sebep oluyor. Keşke profesyonel bir fotoğrafçıyla anlaşıp düzgün fotoğraflar çekilseymiş. Kurulan kadrajların acemiliği birçok sahnede oldukça göze batıyordu. Hele Can’ın annesini ziyareti sonrasında duygusallaşan annenin araba arkasında koşma sahnesi “Açaydım kollarımı getme deyeydim” repliğine aşık, ağlama potansiyeli taşıyan seyircinin beklentilerini karşılasa da bende “Yine mi?” tepkisine sebep oldu. Müzik kullanımındaki dramatize edici yapı ise bir yerden sonra insanın uykusunu getiriyor. Hangi sinematografiye ödül verildi anlamak oldukça güç.

6516080185_b34640ed78_z

Oyunculuk konusunda Zenne Can rolündeki Kerem Can’ın hakkını teslim etmek lazım. Mimikleri ve tepkileriyle filmin nadir güzel taraflarından biriydi. Keşke dans konusu üzerinde biraz daha durulsaymış. İsmi ‘Dancer’ olan bir filmden akılda kalan tek bir dans sahnesi olmaması komik. Onun dışında Ahmet’in annesi rolündeki Rüçhan Çalışkur’dan bahsetmeden geçmek olmaz. Urfalı, geleneksel, töre inancına sahip, dominant, nefret edilesi kadın rolünde o kadar başarılıydı ki Ahmet’in kardeşi Hatice tokatlamasaydı ben filmin içine girip tokatlayacaktım. Çalışkur’u daha başka filmlerde, daha farklı rollerde uzun uzadıya izleme fırsatına sahip olabiliriz umarım.

Zenne, İslamla yoğurulmuş, gelenekselliği bir türlü elinden bırakamamış, eşcinselliğin hala bir tabu olarak kabul edildiği bir doğu toplumu olan ülkemizde, çekilmesi cidden büyük cesaret isteyen bir film. Konunun gündeme getirilmesi ve bakış açılarının değiştirilmesi açısından bu tarz filmlerin yapılması oldukça önemli. Fakat niyetinizin güzel olması, ortaya çıkardığınız şeyin güzel olmasına maalesef yetmiyor. Zenne, son dönemde çekilen soğuk yerli yapımlardan olmasa bile neresinden tutarsak tutalım elimizde kalıyor. Aldığı ödülleri ve insanların bu denli beğenmesini bir türlü anlayamıyorum. Sanırım ben sinemadan anlamıyorum. Kalın sağlıcakla.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi