Önceki Sayfa1 / 5Sonraki Sayfa

Ne demişler; “komşuda pişer, bize de düşer”. Bize düşen elbette afiyetle izlemeye çalışmak; ama Yunan Yeni Dalga Sineması filmlerinin öyle kolay kolay hazmedilir filmler olmadığını bu sebeple de sindirilmesinin oldukça uzun sürdüğünü en başta belirtmek gerek. Ne yapıyor bu yanı başımızdaki komşu da sindirmesi bu kadar güç oluyor diye sorduğunuzu tahmin eder gibiyim. Komşu neler yapmıyor ki! Antik Yunan Atinası’ndan günümüz Atinası’na değişen epey şey var elbette; ama bu filmleri izlerken değişmeyen bir şey olduğunu da fark ettim: Her çağda, düşünce üretimi anlamında, tüm dünyanın ilerisinde olmayı başarabiliyorlardı. Belki de, ilk aydınlanmayı kendileri yaşadıkları için, aydınlanmanın diyalektiği sonucu ortaya çıkan kimi felaketlerle herkesten önce karşılaştıkları içindi. Kısacası; Batı’nın ikiyüzlülüğünü yine Batı ayyuka çıkarmıştı. Yarattıkları modernizme modernizmin silahlarıyla saldırmaları; artık yeni politikalara, insancıl sistemlere, adalete, eşitliğe ve bir arada yaşamlara yönelik özlemin dışavurumuydu. 2008’de yaşanan büyük ekonomik kriz sonrası ekonomik, politik, sosyal ve kültürel çözülmeler ve çöküşler yaşayan Yunanistan, ‘demokrasi’nin doğduğu topraklarda ‘demokrasi’ mücadelesi verilmeye çalışılan bir ülkeye dönüştüğünde, henüz Gezi Parkı Protestoları’na 5 yıl vardı. Sanırım, meseleyi demokrasi ekseninde okumaya çalışacak olursak bu 5 yılın reelde 5 yüzyıla eşit olduğunu fark edeceğizdir. Ancak bizim meselemiz politika değil sinema; amacımız kültürel ama kültürün politikadan ayrı düşünülemeyeceğini de belirtmek için böyle bir girizgah yaptım. Zira kültürel bir etkinlik olan sinemayı dönemin ekonomik ve politik konjonktüründen ayrı düşünmek imkansız.

Ekonomik ve politik konjonktür dedim; çünkü Yunan Yeni Dalga Sineması’nın ortaya çıkışını hazırlayan koşullar tam olarak bu ekonomik ve politik çöküş meselesiyle ilişkili. Ekonomik kriz sonrası büyük çöküş yaşayan Yunanistan, Yunan ulusal sinemasında beklenmedik şekilde gelişen yeni bir sinema anlayışının ortaya çıkmasına sebep oldu. Krizin etkilerini, bu etkilerin yarattığı sosyal çürümeyi sanata ve kültüre aktarmayı seçen bağımsız yönetmenler filmleriyle seslerini tüm dünyaya duyurmaya devam ediyorlar. Her ne kadar Cahiers Du Cinema ve The Guardian sinema eleştirmenleri tarafından Yunan Tekinsiz Dalgası (Greek Weird Wave) olarak adlandırılsa da daha geniş bir kategoriden değerlendirildiğinde Yunan Yeni Dalga Sineması olarak lanse edilen bir sinema anlayışından bahsediyoruz. Evet, Yunan Yeni Dalga’sı tekinsiz bir sinema anlayışının örneklerini ve çoğu zaman benzer hassasiyetlerin ve karakteristik özelliklerin gözlemlenebileceği bir yapıyı ortaya koyuyor. Estetik biçimleri farklı olabilen bu filmlerin alt metinlerine, diyaloglarına, oyunculuklarına yansıyan tekinsizlik durumu, bu filmleri ve yönetmenlerini tek bir çatı altında değerlendirebilmemize imkan tanıyor. Sonuç olarak bu durum yeni bir ulusal sinema anlayışının doğuşunun habercisi olarak, Theo Angelopolous ve Costa Gavras’ın 1950 ve 1960’lardaki uluslararası bireysel başarılarından sonra Yunan Sineması’nın uluslararası arenadaki varlığını görünür kılıyor.

Eylül 2010’da Venedik Film Festivali’nde 4 filmle temsil hakkı kazanan Yunan Sineması; bir yıl sonra festivallerdeki temsiliyetini 30 filme çıkararak oldukça etkileyici bir görünürlük sayısına ulaşmıştır. Büyük üretim sayılarına ulaşan Yunan Sineması’nın post-resesyon sürecindeki Yunanistan için önemli bir gurur kaynağı olduğunu belirtmek gerek. Ama ortada şöyle bir durum da var; bugün Yunan Yeni Dalga Sineması olarak bahsettiğimiz sinemanın bağımsız sinemacılardan oluştuğunu vurgulamalıyız. Yani kendi sinemacılarına hiçbir maddi fon desteğinde bulunmayan Yunanistan devlet politikalarının ve yetkililerinin bu gururdan kendilerine pay çıkarması kabul edilebilir değildir. 2009 yılında 50. yaşını kutlayan Uluslararası Selanik Film Festivali’nde yaşanan olaylar da bu durumu kanıtlar niteliktedir. 2009 yılında Dünya genelinde 250 filme ev sahipliği yapacak olan Uluslararası Selanik Film Festivali’nde gösterim şansı elde edememiş ulusal bir film vardı: Yorgos Lanthimos’a uluslararası başarı kazandıran Dogtooth. Evet, yanlış duymadınız. Dogtooth, yeni sinema yasası önerisini sürekli geciktiren Yunan devlet yetkilileri yüzünden kendi ülkesinde düzenlenen Uluslararası Selanik Film Festivali seçkisine kabul edilmedi. Devlet desteğiyle düzenlenen festival 200’den fazla film yönetmeni ve yapımcısı tarafından özellikle ödül töreni sırasında büyük bir boykotla karşılaşmıştır. (Antalya Altın Portakal Film Festivali’ndeki sansür kriziyle benzerlikler taşıdığını fark ettiğinizi düşünüyorum.) Durum böyle olunca; Yunan Yeni Dalga Sineması derken aklımıza hiçbir devlet desteği olmadan tamamen bağımsız yollardan gelişen ve sesini duyuran bir bağımsız sinema anlayışının gelmesini temenni ediyorum.

Peki kimdir bu Yunan Yeni Dalga Sineması’nın temsilcileri ve bu filmler hangi karakteristik özelliklere sahipler? Öncelikle Yunan Yeni Dalga Sineması’nın karakteristik özelliklerinden bahsetmekte fayda var. Kapitalist sistem tarafından şekillendirilen otoriter kurumlar ve en başta bu otoriter kurumların en küçük birimi olan aile, Yunan Yeni Dalga sinemacıları tarafından eleştirel ve yıkıcı bir perspektifle işleniyor. Bir statüko biçimi olarak aile sürekli saldırıya uğruyor. Bu yeni sinemacıların sosyal üretimin tutukluk yapan ve pas tutmuş dişlilerini yeniden kurmak ya da korumak yerine yapısöküme uğratma uğraşı verdiklerini net biçimde görebiliyoruz. Bu yapısökümden elbette dil de nasibini alıyor. Sadece görsel estetikte değil senaryo ve diyaloglarda da dille ilgili dikkat çekilir bir ‘yerinden yurdundan etme’ durumu söz konusu. Bu yönetmenlerin kelimelerin anlamlarını değiştirme uğraşları ya da yaptıkları kelime oyunlarıyla dili yeniden kurmaya çabaladıklarını görmek mümkün. Ne de olsa her şeyi anlamlandırma sürecimizi oluşturan bir sistem dil. Ve sistemi kurcalayabilmek için dili de bu eleştirel elekten geçirmek gerekliliğinin bilincindeler. İnsanları izole eden, ötekileştiren ve yabancılaştıran sanayileşmenin yarattığı modernizme modernizmin silahlarıyla saldıran bir sinema anlayışı güdüyorlar; çünkü dünyadaki açlığın, sefaletin, sosyal kamplaşmaların sebebinin ve baskı atında tutulan toplulukların, mültecilerin, göçmenlerin, eşcinsellerin yaşadığı zulümlerin bu neoliberal yeniden yapılandırmalardan kaynaklandığının farkındalar.

Yunan Yeni Dalga Sineması’nın özellikle alegorik anlatım biçimiyle hem statükoya hem de çözülmeye ve çökmeye başlayan toplumsal yapılara saldırmakta olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Ensest, pedofili, sistemin insanları sürekli birbiriyle savaşmaya yöneltmesi, hırslarla kazanılan statüler, din kurumları, patriyarkal sistem bu saldırılardan mümkün mertebe nasibini alıyor çünkü insanı kendi doğasından uzaklaştıran, insanı doğadan uzaklaştıran tam olarak bu saydığımız şeyler. Yunan Yeni Dalgası bu gerçeklikleri bizlerin, yani homo sapienslerin, yarattığını haykırırcasına yüzümüze vurarak yansıtıyor ve bu yüzden bu filmleri izlerken midemize kramplar giriyor ya da Miss Violence (2013) örneğinde olduğu gibi sinir krizinin eşiğine geliyoruz. Kompozisyon kurallarını yıkan çekim ve çerçeveleme teknikleri ile estetik biçim olarak da aykırı işlere imza atan Yunan Yeni Dalga sinemacıları Brecht estetiğini olağanüstü şekilde kullanarak; metot oyunculuğunun duygular ve hisleri ön plana çıkaran pasif duruşunu, aktif bir politik duruş biçimi olan yoğun bedensel performanslarla yıkmayı hedefliyor. Hayvan-insan-doğa bütünlüğünün korunmaya çalışıldığı ve bizlere başka dünyaların da mümkün olduğunu hatırlatan, Dogtooth‘tan Attenberg‘e, Alps‘ten Strella‘ya, Yunan Yeni Dalga Sineması’nın birbirinden güzel örneklerine göz atacağınız sayfalara şimdiden hoş geldiniz!

Önceki Sayfa1 / 5Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi