Coen Kardeşler’in sinemasını, Matrix’teki kırmızı ve mavi hap ikilemine benzetirim. Mavi hapı alırsanız, bu sinema ile yıldızınızın barışması pek mümkün değildir. Kendine has ve filmlere bağlantılarla dolu bu dünyanın aşırılıkları ve absürtlükleri rahatsız edici olabilir. Eğer kırmızı hapı tercih etmişseniz, bilirsiniz ki tüm bu absürt durumların arkasında aklınızın alamayacağı bağlantılar ve fikirler uçuşurlar. Her katmanda ayrı bir keyif ve keşfetme arzusu sizi bekler. Bu dünyayı sorgulamak, Luis Bunuel’in L’Age d’Or’undaki ineği sorgulamak kadar abes kaçacaktır.

Yüce Sezar – Hail, Caesar!, size kırmızı hapı yutturmakla kalmayan; yan etkileri ile başınızı döndüren, tansiyonunuzu yükselten ve gündüz vakti rüya görmenize neden olan bir film. Uzun zaman sonra Coenler’in çektiği “ilk komedi filmi” olarak tanımlayabileceğimiz yapımda bir Hollywood prodüktörü olan Eddie Mannix’in (Josh Brolin) birkaç gününe odaklanıyoruz. “Sorun çözücü” olan Mannix’in başı oldukça kalabalık: En önemli oyuncusu kaçırılmış, kadın yıldızı evli olmadan hamile kalmış ve kendisi de başka bir sektörden önemli bir iş teklifi almış. Yüzeydeki tüm bu sorunlar ve Hollywood dünyasına satirik bir yaklaşım olarak adlandırabileceğimiz ana hikayeyi katman katman açmaya başladığımızda ise karşımıza din, siyaset ve sinema üçgeninde zengin bir alt metin çıkıyor.

Öncelikle filmin temel hikayesinin sinemayla bağlantılı olduğunu düşündüğümüzde aklımıza hemen Barton Fink geliyor. Fakat Yüce Sezar’ın Barton Fink ile bağlantısı, sadece filmde yer alan sinema stüdyosu Capitol Records ile sınırlı kalıyor. Film ilk intiba olarak bir Hollywood taşlaması izlenimi uyandırıyor. Mannix’in sözleriyle Hollywood’un temel hedefi “eğlence”; diğer hedefleri ise “gerçek bir Amerikalıyı temsil  etme”, “dini yönden kimseyi rencide etmeme” vb. gibi yan konular. Bu nedenle ana hikaye 50’ler soğuk savaş paranoyasından beslenen bir casusluk filmi gibi tasarlanıyor. Ucuz roman tadındaki bu hikaye ile dönemin kara film yönetmenlerinin tarzlarına ve bazı sahnelerin birebir yeniden tasarlanmasına tanık oluyoruz.  Türler ve karakterler iç içe girmeye başlıyor. Coenler ilginç bir biçimde filmin bu “rüya üretme” gücünü, aynı fabrikadan çıkma başka “rüya”lar ile besliyor. Mesela bize uzun uzun bir su altı filminden ya da denizci müzikalinden parçalar gösteriyor. Hatta bu sahneleri o kadar uzun tutuyorlar ki bir anda ana hikayeden kopup kendimizi başka bir filmde bulduğumuzu hissediyoruz. Bir müzikale ayağımızla tempo tutarken bir anda uykudan uyanmamız için dürtülüyoruz. Bu dürtme, rahatsız etme ve keyfi bölme hissi bütün filme bilinçli olarak yayılıyor. Western ve müzikal gibi en muhafazakar türler, aynı zamanda en renkli karakterlere ve mizansenlere sahip filmler olarak bize soruyorlar: “Sizin düş görmeniz için daha ne yapabiliriz?” Sonrasında bi başka rüya fabrikası olan din devreye giriyor. Hollywood’un dirliği ve birliği ile el ele koşan rahipler, Mannix gibi çözüm odaklı bir adamın sorunlarına bile çare bulmaya başlıyorlar. Günahlarının kefaretini, sinema sektörüne yaptığı katkılarla ödemeye çalışan Mannix aracılığıyla İsa ve Bakire Meryem anlatısı, bizzat filmin çekirdeğini oluşturuyor.

Yüce Sezar: Coen Kardeşler’in Gündüz Düşleri

Sonrasında filmin diğer katmanı geliyor. Bu sefer bir tepside bize “Das Kapital”i sunuluyor. Daha çok “yeni başlayanlar için”. Neredeyse koca bir külliyatı 5-10 dakikada özetleyen Coenler, Hollywood’un düş fabrikasının asalak patronların yönettiği bir kölelik düzeni olduğunu vurguluyorlar. Hatta bizzat Herbert Marcuse ile aynı adı taşıyan bir profesör aracılığıyla praksis kavramını ortaya atıyorlar. Gündelik hayat ve teori arasındaki dolayımlamaya dayalı, ortaklıkların paylaşımı ile bilinç yaratılan ortak bilinç ile Hollywood’u özgürleştirecek kadar ileri gidiyorlar. Fakat başkasının elinde didaktik bir kaba mizah örneği olabilecek bu çıkış, yeniden rüya üretmeye yarıyor. Bu seferki rüyamız sosyalizm soslu ve izleyici olarak bolca tokat yemeye devam ediyoruz. Bir biz yiyoruz, bir George Clooney. Ve filmin sonu da tüm bu rüya anlatısını tamamlıyor. Mutlu ya da mutsuz bir son, fark etmez. Önemli olan öğle uykusundan kalkmış bir sersemlikte koltuğumuzu terk etmemiz.

Uzun zamandır dijital kameralarla çalışan görüntü yönetmeni Roger Deakins, bu sefer 35 mm ile kusursuz bir 50’ler atmosferi yaratıyor. Sanat yönetimi ve gücünü bizzat sinema kanonundan alan görsel anlatı da Yüce Sezar – Hail, Caesar!’ı değerli kılıyor. Sonuç olarak kırmızı hapı aldığınıza pişman olmuyorsunuz.

Coen Kardeşler’in sinemasını, Matrix’teki kırmızı ve mavi hap ikilemine benzetirim. Mavi hapı alırsanız, bu sinema ile yıldızınızın barışması pek mümkün değildir. Kendine has ve filmlere bağlantılarla dolu bu dünyanın aşırılıkları ve absürtlükleri rahatsız edici olabilir. Eğer kırmızı hapı tercih etmişseniz, bilirsiniz ki tüm bu absürt durumların arkasında aklınızın alamayacağı bağlantılar ve fikirler uçuşurlar. Her katmanda ayrı bir keyif ve keşfetme arzusu sizi bekler. Bu dünyayı sorgulamak, Luis Bunuel’in L’Age d’Or’undaki ineği sorgulamak kadar abes kaçacaktır. Yüce Sezar – Hail, Caesar!, size kırmızı hapı yutturmakla kalmayan; yan etkileri ile başınızı döndüren, tansiyonunuzu yükselten ve gündüz vakti rüya görmenize neden olan bir film. Uzun zaman sonra Coenler’in çektiği “ilk komedi filmi” olarak tanımlayabileceğimiz yapımda bir Hollywood prodüktörü olan Eddie Mannix’in (Josh Brolin) birkaç gününe odaklanıyoruz. “Sorun çözücü” olan Mannix’in başı oldukça kalabalık: En önemli oyuncusu kaçırılmış, kadın yıldızı evli olmadan hamile kalmış ve kendisi de başka bir sektörden önemli bir iş teklifi almış. Yüzeydeki tüm bu sorunlar ve Hollywood dünyasına satirik bir yaklaşım olarak adlandırabileceğimiz ana hikayeyi katman katman açmaya başladığımızda ise karşımıza din, siyaset ve sinema üçgeninde zengin bir alt metin çıkıyor. Öncelikle filmin temel hikayesinin sinemayla bağlantılı olduğunu düşündüğümüzde aklımıza hemen Barton Fink geliyor. Fakat Yüce Sezar’ın Barton Fink ile bağlantısı, sadece filmde yer alan sinema stüdyosu Capitol Records ile sınırlı kalıyor. Film ilk intiba olarak bir Hollywood taşlaması izlenimi uyandırıyor. Mannix’in sözleriyle Hollywood'un temel hedefi “eğlence”; diğer hedefleri ise “gerçek bir Amerikalıyı temsil  etme”, “dini yönden kimseyi rencide etmeme” vb. gibi yan konular. Bu nedenle ana hikaye 50’ler soğuk savaş paranoyasından beslenen bir casusluk filmi gibi tasarlanıyor. Ucuz roman tadındaki bu hikaye ile dönemin kara film yönetmenlerinin tarzlarına ve bazı sahnelerin birebir yeniden tasarlanmasına tanık oluyoruz.  Türler ve karakterler iç içe girmeye başlıyor. Coenler ilginç bir biçimde filmin bu “rüya üretme” gücünü, aynı fabrikadan çıkma başka “rüya”lar ile besliyor. Mesela bize uzun uzun bir su altı filminden ya da denizci müzikalinden parçalar gösteriyor. Hatta bu sahneleri o kadar uzun tutuyorlar ki bir anda ana hikayeden kopup kendimizi başka bir filmde bulduğumuzu hissediyoruz. Bir müzikale ayağımızla tempo tutarken bir anda uykudan uyanmamız için dürtülüyoruz. Bu dürtme, rahatsız etme ve keyfi bölme hissi bütün filme bilinçli olarak yayılıyor. Western ve müzikal gibi en muhafazakar türler, aynı zamanda en renkli karakterlere ve mizansenlere sahip filmler olarak bize soruyorlar: “Sizin düş görmeniz için daha ne yapabiliriz?” Sonrasında bi başka rüya fabrikası olan din devreye giriyor. Hollywood'un dirliği ve birliği ile el ele koşan rahipler, Mannix gibi çözüm odaklı bir adamın sorunlarına bile çare bulmaya başlıyorlar. Günahlarının kefaretini, sinema sektörüne yaptığı katkılarla ödemeye çalışan Mannix aracılığıyla İsa ve Bakire Meryem anlatısı, bizzat filmin çekirdeğini oluşturuyor. Yüce Sezar: Coen Kardeşler'in Gündüz Düşleri Sonrasında filmin diğer katmanı geliyor. Bu sefer bir tepside bize “Das Kapital”i sunuluyor. Daha çok “yeni başlayanlar için”. Neredeyse koca bir külliyatı 5-10 dakikada özetleyen Coenler, Hollywood’un düş fabrikasının asalak patronların yönettiği bir kölelik düzeni olduğunu vurguluyorlar. Hatta bizzat Herbert Marcuse ile aynı adı taşıyan bir profesör aracılığıyla praksis kavramını ortaya atıyorlar. Gündelik hayat ve teori arasındaki dolayımlamaya dayalı, ortaklıkların paylaşımı ile bilinç yaratılan ortak bilinç…

Yazar Puanı

Puan - 80%

80%

Yüce Sezar size kırmızı hapı yutturmakla kalmayan; yan etkileri ile başınızı döndüren, tansiyonunuzu yükselten ve gündüz vakti rüya görmenize neden olan bir film.

Kullanıcı Puanları: 4.35 ( 1 votes)
80
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi