2008 yılında çektiği ilk uzun metrajı Frozen River ile gelecek için ümitlendiren ancak sonrasında beyazperdede herhangi bir projesini göremediğimiz, televizyonda ise Law & Order: Special Victims Unit için birkaç bölüm polisiye dizi yöneten Courtney Hunt, kağıt üstünde oldukça sağlam gözüken ancak pratikte bolca çuvallayan bir film ile geri döndü; Yüce Adalet.

Kısaca özetleyecek olursak Yüce Adalet, babasını öldürdüğü iddia edilen Mike isimli gencin, mahkeme sürecini konu alıyor. Mike’ı savunma görevini üstlenen avukat Ramsay (Keanu Reeves) bütün işaretlerin müvekkilini göstermesine rağmen elinden geleni yapmaya çalışır, fakat Mike cinayeti kendisinin işlediği belirtmek dışında tek kelime etmez. Tek mekanda geçen veya bu süreci hapishane ile de birleştiren bir film değil Yüce Adalet, daha çok ters köşe yapmayı amaçlayan bir avukat filmi olarak değerlendirebiliriz. Akıllara 12 Öfkeli Adam (1957) ve Bülbülü Öldürmek (1962) gibi kült filmleri getirse de janr benzerliği dışında bu filmlerle herhangi bir bağ kurmak mümkün değil; filmin hukuksal yanlışları gözler önüne sermek veya bu işleyiş ile ilgili göze batan çarpıklıkları aktarmak gibi bir derdi yok. Daha çok seyirciyi şaşırtmak üzerine kurulmuş bir polisiye olarak ele almak doğru olacaktır. Courtney Hart, direkt olarak Mike’ı savunan avukat Richard Ramsey’in hissettiklerini hissetmemizi, kullanılan iç sesler ile avukatın tarafından olaya bakmamızı amaçlıyor. Bu tercih için rastgele kullanılan bir yöntem diyemeyiz, filmin amacına uygun şekilde kurgulanmış bir teknik. Zira, film süresince kendimizi suçlamalarda bulunan tarafın/avukatın yanında hissedemiyoruz; bu da hem avukatı, hem de babasını öldürdüğüne inandığımız Mike’ın yanında olmamızı sağlıyor ve tek taraflı bir bakış açısına sahip olan filmin çok katmanlı bir mahkeme filmi olmasını engelliyor. Çözülmesi gereken bir puzzle varken, seyirci giderek olayın dramatik tarafına evrilmeye başlıyor; nitekim hem yönetmen Hart hem de senarist Nicholas Kazan seyirciyi finale hazırlayacak ipuçları bırakırken öyle bonkör davranıyor ki, bir yerden sonra olay örgüsünü çözen seyirci için film “Ben, biliyordum böyle olacağını.” diyerek böbürlenmek kalıyor.

Yüce Adalet: Adalet Bunun Neresinde? 

Nicholas Kazan’ın kaleme aldığı senaryo için zayıf demek mümkün değil lakin tahmin edilebilir olması, seyirciye alışageldik hamlelerin dışında herhangi bir yenilik sunmaması sadece senaryonun değil filmin genelinin de akışını sekteye uğratıyor. Burada asıl problem Kazan’ın tüm film boyunca seyirciyi şaşırtmaya uğraşan tercihinde yatıyor. Eğer filmin, türdeşlerinde olduğu gibi, hukuk sistemini eleştirmek, Amerikan aile yapısını ele almak gibi dertleri olsa, filmin tahmin edilebilir olması önemsiz olarak görülebilinir ancak tüm film seyirciyi ters köşeye yatırmak amacıyla yazılarak kurgulanınca bu detay görmezden gelinemiyor. Klişe bir örnek ile açıklayacak olursak, dönemin sinema koşullarında Alfred Hitchcock filmleri seyirciyi şok edebilirken, bugün izlendiğinde seyirci tarafından kolaylıkla tahmin edilebilir kalıyor. Yüce Adalet de sinemanın daha erken yıllarında çekilmiş olsaydı, ne kadar ipucu verilirse verilsin heyecanını son sahneye kadar koruyabilirdi lakin benzerlerini o kadar çok izledik ki, bu klişelerle heyecan yaratması mümkün değil.

Yüce Adalet’in en önemli avantajı hiç kuşkusuz ki Keanu Reeves ve Renée Zellweger. Her iki oyuncu da üst düzey performans sergileyerek, filmin inandırıcı olmasını sağlıyor. Bu noktada özellikle Renée Zellweger için bir parantez açmak istiyorum; filme girmeden önce ismini oyuncu kadrosunda görmesem, filmi izlerken Loretta karakterini canlandıranın Zellweger olduğunu kesinlikle tahmin edemezdim. Film için uygulanan makyajdan mı bilemiyorum, Zellweger alıştığımız görüntüsüden son derece uzak.

Özetle toparlayacak olursak, sonuna kadar kendini izletiyor olması bir avantaj olsa da genel olarak vasatı aşamayan bir film Yüce Adalet. Tam bir izle geç filmi olarak, türdeşlerinin arasında kaybolacaktır.

2008 yılında çektiği ilk uzun metrajı Frozen River ile gelecek için ümitlendiren ancak sonrasında beyazperdede herhangi bir projesini göremediğimiz, televizyonda ise Law & Order: Special Victims Unit için birkaç bölüm polisiye dizi yöneten Courtney Hunt, kağıt üstünde oldukça sağlam gözüken ancak pratikte bolca çuvallayan bir film ile geri döndü; Yüce Adalet. Kısaca özetleyecek olursak Yüce Adalet, babasını öldürdüğü iddia edilen Mike isimli gencin, mahkeme sürecini konu alıyor. Mike’ı savunma görevini üstlenen avukat Ramsay (Keanu Reeves) bütün işaretlerin müvekkilini göstermesine rağmen elinden geleni yapmaya çalışır, fakat Mike cinayeti kendisinin işlediği belirtmek dışında tek kelime etmez. Tek mekanda geçen veya bu süreci hapishane ile de birleştiren bir film değil Yüce Adalet, daha çok ters köşe yapmayı amaçlayan bir avukat filmi olarak değerlendirebiliriz. Akıllara 12 Öfkeli Adam (1957) ve Bülbülü Öldürmek (1962) gibi kült filmleri getirse de janr benzerliği dışında bu filmlerle herhangi bir bağ kurmak mümkün değil; filmin hukuksal yanlışları gözler önüne sermek veya bu işleyiş ile ilgili göze batan çarpıklıkları aktarmak gibi bir derdi yok. Daha çok seyirciyi şaşırtmak üzerine kurulmuş bir polisiye olarak ele almak doğru olacaktır. Courtney Hart, direkt olarak Mike’ı savunan avukat Richard Ramsey’in hissettiklerini hissetmemizi, kullanılan iç sesler ile avukatın tarafından olaya bakmamızı amaçlıyor. Bu tercih için rastgele kullanılan bir yöntem diyemeyiz, filmin amacına uygun şekilde kurgulanmış bir teknik. Zira, film süresince kendimizi suçlamalarda bulunan tarafın/avukatın yanında hissedemiyoruz; bu da hem avukatı, hem de babasını öldürdüğüne inandığımız Mike’ın yanında olmamızı sağlıyor ve tek taraflı bir bakış açısına sahip olan filmin çok katmanlı bir mahkeme filmi olmasını engelliyor. Çözülmesi gereken bir puzzle varken, seyirci giderek olayın dramatik tarafına evrilmeye başlıyor; nitekim hem yönetmen Hart hem de senarist Nicholas Kazan seyirciyi finale hazırlayacak ipuçları bırakırken öyle bonkör davranıyor ki, bir yerden sonra olay örgüsünü çözen seyirci için film “Ben, biliyordum böyle olacağını.” diyerek böbürlenmek kalıyor. Yüce Adalet: Adalet Bunun Neresinde?  Nicholas Kazan’ın kaleme aldığı senaryo için zayıf demek mümkün değil lakin tahmin edilebilir olması, seyirciye alışageldik hamlelerin dışında herhangi bir yenilik sunmaması sadece senaryonun değil filmin genelinin de akışını sekteye uğratıyor. Burada asıl problem Kazan’ın tüm film boyunca seyirciyi şaşırtmaya uğraşan tercihinde yatıyor. Eğer filmin, türdeşlerinde olduğu gibi, hukuk sistemini eleştirmek, Amerikan aile yapısını ele almak gibi dertleri olsa, filmin tahmin edilebilir olması önemsiz olarak görülebilinir ancak tüm film seyirciyi ters köşeye yatırmak amacıyla yazılarak kurgulanınca bu detay görmezden gelinemiyor. Klişe bir örnek ile açıklayacak olursak, dönemin sinema koşullarında Alfred Hitchcock filmleri seyirciyi şok edebilirken, bugün izlendiğinde seyirci tarafından kolaylıkla tahmin edilebilir kalıyor. Yüce Adalet de sinemanın daha erken yıllarında çekilmiş olsaydı, ne kadar ipucu verilirse verilsin heyecanını son sahneye kadar koruyabilirdi lakin benzerlerini o kadar çok izledik ki, bu klişelerle heyecan yaratması mümkün değil. Yüce Adalet’in en önemli avantajı hiç kuşkusuz ki Keanu Reeves ve Renée Zellweger. Her iki oyuncu da üst düzey performans sergileyerek, filmin inandırıcı olmasını sağlıyor. Bu noktada özellikle Renée Zellweger için bir parantez açmak istiyorum; filme girmeden önce ismini oyuncu kadrosunda görmesem, filmi izlerken Loretta karakterini canlandıranın Zellweger olduğunu kesinlikle tahmin edemezdim. Film için uygulanan makyajdan mı bilemiyorum, Zellweger alıştığımız görüntüsüden son derece uzak. Özetle…

Yazar Puanı

Puan - 42%

42%

42

Yüce Adalet'in sonuna kadar kendini izletiyor olması bir avantaj olsa da film genel olarak vasatı aşamıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.8 ( 1 votes)
42
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi