İnsanın sinemanın en temel nesnesi olduğunu hatırlatmaya gerek yok sanırım, fakat altını çizmek gerekir ki, bilhassa yaratılarından tanıdığımız insanların – hele bir de geçmiş zaman kipiyle anılıyorlarsa artık – hayatlarını irdeleyerek bitmek bilmeyen merakımızın nesnelerinden bir ismin daha üstünü çizdiren – formüle dayalı yapısıyla sunduğu ‘bütünlüklü’ temsile hemencecik inandırıveren– filmlere daha da çok rastlar olduk beyazperdede. En baştan belirtmekte fayda var: ‘David Foster Wallace nasıl bir adammış’, ‘neden intihar etmiş’ gibi sorularınız varsa Yolun Sonu’nda bulamazsınız; aksine, bu tuzağı temeline oturtmayan, aşırı bir etki yaratmak adına dallanıp budaklanıp yolundan şaşmayan, perspektifinin öznelliğini gizlemeyen, dürüst ve samimi bir hikayeye davetlisiniz.

David Lipsky’nin Wallace’ın ölümünden iki sene sonra yayımlanan kitabı Although of Course You End Up Becoming Yourself: A Road Trip with David Foster Wallace’tan, senarist Donald Margulies ve yönetmen James Ponsoldt işbirliği ile uyarlanan film, tam da kitabın önerdiği gibi, bir biyografi örneği değil, iki yazarın kesiştiği kısa bir yol hikayesi sunar izleyicisine. 2008 Eylül ayında gelen telefonla Wallace’ın intihar haberini alan Lipsky’nin gözünden ikilinin tanıştıkları 1996 yılına döneriz. Genç yazar David Lipsky (Jesse Eisenberg), henüz The Art Fair kitabını yayımlamışken, çıktığı an yankı uyandıran post-modern epik roman Infinite Jest’in yazarı David Foster Wallace (Jason Segel)’ın aldığı övgülere başta önyargıyla yaklaşır, fakat kitabı okur okumaz çalıştığı Rolling Stones dergisini yıllar sonra bir yazar röportajı için ikna eder ve birkaç günlüğüne kitap turunun son ayağında yazarla beraber olabilmek için köpekleriyle beraber sessiz bir yerde yaşayan Wallace’ın yanına gider. Beraber abur cubura dalıp genel olarak insana ve kendilerine dair gözlemleri üzerine sohbet eden bu otuzlu yaşlarında iki yazar David’in diyaloglarının kasetlerden aktarıldığı anlaşılır, çünkü Lipsky’yi kayıt altına alabileceği her şansta makinesinin tuşuna basarken görürüz. Wallace hakkında daha çok bilgiye ulaşmak, dedikoduları onaylatmak, evinin detaylarından çıkarımlar yapabilmek, hikayesinin etini bulmak ister Lipsky. Kendi de bir yazar olarak, işine hayran kaldığı bu adamın ondan ne kadar farklı ne kadar aynı olduğunu bilmeyi arzular, hem kıskançlıkla, hem onaylanma isteğiyle. Kurmaya çalıştıkları iletişimleri ise asıl konudur: Lipsky röportajı için materyal bekler ve durmadan hatırlatır röportaj için anlaştığını, sıcakkanlıkla kendini sunan Wallace ise aralarındaki güven ilişkisi oturmadan mahremiyetine uzanan sorular karşısında rahatsız olur ve kişisel gerilimlerini de bu ilişkiye yansıtmadan duramaz.

Yolun Sonu: İki Yazarın Karşılaşması

Filmin ana karakteri, karşılıklı olarak olumlu ve olumsuz yanları ile bir etkileşime girdiği Wallace’ı, biz üçüncü şahıslara kendi perspektifinden aktaran taraf Lipsky’dir şüphesiz. Hem kendi yazarlığının çıkarcılığını ve hırsını yansıtır, hem de Wallace’ın yazım hayatına bakmaya çalışır perdeyi aralayarak. Neticede Yolun Sonu bu iki adamın, yazarlık sıfatı altında ve üstünde var olabilme çabalarının kesiştiği ve çarpıştığı beş günün hikayesi olarak, ‘yazar miti’ üzerine düşünmemize olanak sağlar en başta. Fakat merak edildiği üzere Wallace’ın nasıl yazdığını sunmaz, Lipsky de ulaşamaz buna; çünkü gizlice girdiği odaya bakıp ancak hayal edebilir. Wallace yalnızken yazar, kimsenin ona dokunmadığı zamanlarda. Belki amuda kalkarak, belki tuvaletteyken, belki de Lipsky’nin izinsizce girdiği odada sakince oturarak yazar; neticede yazar ve biz okuruz, Wallace’ın benliğinden akan ama ona doğrudan ulaşmamızı sağlamayan tek yönlü bir yolda ilerleyen sözcükleri görürüz. Bir yaratının çıkışına bakış atabilmek, yaratıcıya gerçekten ulaşabilmek mümkün müdür ki zaten? Ya da çok daha basite indirgeyelim, bir insanı, kendi gözlemleri doğrultusunda, kendi algısı ile şekillendirdiği sürece ne kadar anlayabilir ki insan? Bizim yazar profili sunan bir yazıdan ya da biyografik bir filmden beklentimiz nedir? Ponsoldt’un filmini de biyografik örneklerin pek çoğundan, benim nezdimde, yukarıya taşıyan özelliği de bu noktada sıkışıp kalmasıdır, tam da olması gerektiği gibi. Wallace’ın yazılarında, yaşamı ele alırken intiharın üstünden geçtiğini görürüz, onun için de – tıpkı Camus’nün varoluşçu felsefesinde ele aldığı gibi – intihar insanın yaşam sorgusunda dönüp dolaşıp kıyısında dolandığı en hakiki gerçekliktir. Dehşet ve bunaltı hissiyatı ile düştüğü umutsuzluğu her satırında hissettiren yazar, küçük, güçsüz ve bencil gördüğü varlığının yarattığı dayanılmaz duygudurum içinde, gittiği tek yolun ölüm olduğunu bilir, bunu bilerek yaşamaya devam eder. Fakat bunlar Wallace’ın alnında yazmadığı gibi, kurulan güvensiz bir iletişimde de peydahlanmaz. Lipsky sanılanın aksine Wallace öldüğünde bu haberi öğrenecek ilk insan değildir, ya da gerçekten neden intihar ettiğini. Çünkü Lipsky, patronunun da baskısı ile ortaya haber değeri taşıyan bir yazar profili çıkarmak için kullanırken sözcüklerini, Wallace da çizdiği profilin bilinci ile karşılık verir ve aralarındaki iletişimin ne kadar dokunaklı olduğunu düşünmek istesek de, yaşadıkları toplumun onlarda yarattığı etkiyi birbirine sürten iki adam görürüz aslında.

Lipsky,  bandanalarının olayını sorup onun bunu genç okuyuculara hitap etmek için yaptığının düşünülebileceğini söylediğinde rahatsız olur Wallace. İnsanların onun davranışlarının altında, onları etkileme çabaları görmeleri fikrinden hoşnut olmaz. Zayıflığını, kaygılarını bir can simidi gibi gördüğü bu renkli bandanalar altına sıkıştırmak ona özel bir şeydir, kişiseldir ve başkalarının yorumları sadece bu biricik durumu bozar onun için ve şimdi insanlar ne düşünecek diye kaygılanmaya başlamak zorundadır Wallace. 90’ların ortasında, tüketimin yegane amaca dönüştüğü bir toplumda Wallace’ın yegane bağımlılığı da televizyondur, abur cuburlardır. Rolling Stone’a çıkmak ister evet, ama Rolling Stone’a çıkmak isteyen bir adam gibi görünme fikri onu rahatsız eder. Çünkü Wallace bu ikilemin içinde, bunun bilincini omzunda taşıyan bir adamdır, herkes gibi sıradan biridir ama varolması hiç de kolay olmayan bir toplumda varoluşunun biricikliğini yaratan yoldan sapmak da istemez. Kendi özel alanını yaratmak, otantik benliğine ulaşmak ister ve bunu büyük ölçüde yakaladığına biz inanıyor olsak da aslolan onun savaşıdır. Filmin yarattığı en büyük ironi de Wallace’ın bir temsilini izliyor oluşumuzdur bana kalırsa. Jason Segel, oyunculuğu ile kendi içinde otantik bir karakter çizmiş olabilir, ama bu temsilin Wallace için ne kadar hakiki olduğu bilinemez. İnsanların onun benliğini kendilerince tekrardan yaratıp ondan uzak anlam yüklemelerini sevmeyen, anlaşılamamaktan bu denli çekinen bir adamı, belki kendi cümleleriyle ama Segel’in dilinden izleriz. Fakat en nihayetinde, izlediğimiz kurgusal bir yapımdır, tıpkı Lipsky’nin kitabında bir kere kelimelere dökülen veya Segel’in bedeninde hayat bulan Wallace’ın çoktan kurgusal bir karaktere dönüşmüş olması gibi. Bunun bilinci ile zaten görünen temsil ile orijinal varlığı bir tutmamayı öğrenmiş olmamız gerekir çoktan.

Yolun Sonu ölüm haberini en başta verir bize ve bu bilginin ışığında tanırız karakterleri. Her insanı ölüme sayılı vakti kalan canlılar olarak görmemek zaten imkansız; fakat Wallace’ın, sonu önceden belirlenmiş olarak sunulan karakteri yine de ajitasyondan olabildiğince uzakta çizilmeye çalışılmıştır. Katarsiste, özdeşleşip bağlandığımız bir karakteri öldürmez ve bizi böyle bir yolla sarsmaz film. Tıpkı onun yaşamı deneyimlediği şekilde, ölümden önce yaşanılan bir zaman dilimine şahit oluruz yalnızca. Bu noktada seyircinin alıştığı desen doğrultusunda bir ölüm sahnesiyle karlılaşmayı beklemesi şaşılacak bir şey değildir elbette fakat filmin bunu vermemesi, ölümü ise sadece Lipsky’nin üzerinde bıraktığı etki ile ele alıp, onun buna verdiği anlamla anlam kazandırması kıymetlidir. Çünkü yaşam ve ölüm ne kadar genel geçer olgular olsalar da, insana dokunuşları farklıdır ve sinemada da bu farklı dokunuşları deneyimlemek, formüle dayalı algı ve duygu yönetiminin aşılabilmesinde önemli bir yer tutar bana göre. Wallace’ı kilisede dans ederken görürüz, isterseniz burada ajitasyon tuzağına düşüyor film diye düşünün, ama bu sahne onun ölümünün Lipsky’de bıraktığı etkiyi gösterir bence. Onların yolunun sonu, onun onda gördüklerinin ve göremediklerinin kırıntısıdır tüm naifliğiyle yaşamdan bir parça zevk almaya çalışan adamın bu dans hayali. Ne sempatikliği ile kırık egoları tamamlamak adına özdeşleşmek için can attığımız karakterler sunmuştur Yolun Sonu, ne de fantastik kötücüller, iyisiyle kötüsüyle insandır bu David’ler. Dertler, tasalar, mutluluklar hem çok materyal hem çok metafizikseldir, sıradan ama aynı zamanda varoluşun derin kaygılarını içerir, özetle insancıldır. Kamera da aynı samimiyette takip ederken onları, filmin yarattığı derin etki için uygun sıfatı buluruz: sadelik.

İnsanın sinemanın en temel nesnesi olduğunu hatırlatmaya gerek yok sanırım, fakat altını çizmek gerekir ki, bilhassa yaratılarından tanıdığımız insanların – hele bir de geçmiş zaman kipiyle anılıyorlarsa artık – hayatlarını irdeleyerek bitmek bilmeyen merakımızın nesnelerinden bir ismin daha üstünü çizdiren – formüle dayalı yapısıyla sunduğu ‘bütünlüklü’ temsile hemencecik inandırıveren– filmlere daha da çok rastlar olduk beyazperdede. En baştan belirtmekte fayda var: 'David Foster Wallace nasıl bir adammış', 'neden intihar etmiş' gibi sorularınız varsa Yolun Sonu’nda bulamazsınız; aksine, bu tuzağı temeline oturtmayan, aşırı bir etki yaratmak adına dallanıp budaklanıp yolundan şaşmayan, perspektifinin öznelliğini gizlemeyen, dürüst ve samimi bir hikayeye davetlisiniz. David Lipsky’nin Wallace’ın ölümünden iki sene sonra yayımlanan kitabı Although of Course You End Up Becoming Yourself: A Road Trip with David Foster Wallace’tan, senarist Donald Margulies ve yönetmen James Ponsoldt işbirliği ile uyarlanan film, tam da kitabın önerdiği gibi, bir biyografi örneği değil, iki yazarın kesiştiği kısa bir yol hikayesi sunar izleyicisine. 2008 Eylül ayında gelen telefonla Wallace’ın intihar haberini alan Lipsky'nin gözünden ikilinin tanıştıkları 1996 yılına döneriz. Genç yazar David Lipsky (Jesse Eisenberg), henüz The Art Fair kitabını yayımlamışken, çıktığı an yankı uyandıran post-modern epik roman Infinite Jest'in yazarı David Foster Wallace (Jason Segel)’ın aldığı övgülere başta önyargıyla yaklaşır, fakat kitabı okur okumaz çalıştığı Rolling Stones dergisini yıllar sonra bir yazar röportajı için ikna eder ve birkaç günlüğüne kitap turunun son ayağında yazarla beraber olabilmek için köpekleriyle beraber sessiz bir yerde yaşayan Wallace'ın yanına gider. Beraber abur cubura dalıp genel olarak insana ve kendilerine dair gözlemleri üzerine sohbet eden bu otuzlu yaşlarında iki yazar David'in diyaloglarının kasetlerden aktarıldığı anlaşılır, çünkü Lipsky’yi kayıt altına alabileceği her şansta makinesinin tuşuna basarken görürüz. Wallace hakkında daha çok bilgiye ulaşmak, dedikoduları onaylatmak, evinin detaylarından çıkarımlar yapabilmek, hikayesinin etini bulmak ister Lipsky. Kendi de bir yazar olarak, işine hayran kaldığı bu adamın ondan ne kadar farklı ne kadar aynı olduğunu bilmeyi arzular, hem kıskançlıkla, hem onaylanma isteğiyle. Kurmaya çalıştıkları iletişimleri ise asıl konudur: Lipsky röportajı için materyal bekler ve durmadan hatırlatır röportaj için anlaştığını, sıcakkanlıkla kendini sunan Wallace ise aralarındaki güven ilişkisi oturmadan mahremiyetine uzanan sorular karşısında rahatsız olur ve kişisel gerilimlerini de bu ilişkiye yansıtmadan duramaz. Yolun Sonu: İki Yazarın Karşılaşması Filmin ana karakteri, karşılıklı olarak olumlu ve olumsuz yanları ile bir etkileşime girdiği Wallace’ı, biz üçüncü şahıslara kendi perspektifinden aktaran taraf Lipsky’dir şüphesiz. Hem kendi yazarlığının çıkarcılığını ve hırsını yansıtır, hem de Wallace’ın yazım hayatına bakmaya çalışır perdeyi aralayarak. Neticede Yolun Sonu bu iki adamın, yazarlık sıfatı altında ve üstünde var olabilme çabalarının kesiştiği ve çarpıştığı beş günün hikayesi olarak, ‘yazar miti’ üzerine düşünmemize olanak sağlar en başta. Fakat merak edildiği üzere Wallace’ın nasıl yazdığını sunmaz, Lipsky de ulaşamaz buna; çünkü gizlice girdiği odaya bakıp ancak hayal edebilir. Wallace yalnızken yazar, kimsenin ona dokunmadığı zamanlarda. Belki amuda kalkarak, belki tuvaletteyken, belki de Lipsky’nin izinsizce girdiği odada sakince oturarak yazar; neticede yazar ve biz okuruz, Wallace’ın benliğinden akan ama ona doğrudan ulaşmamızı sağlamayan tek yönlü bir yolda ilerleyen sözcükleri görürüz. Bir yaratının çıkışına bakış atabilmek, yaratıcıya gerçekten ulaşabilmek mümkün müdür ki zaten? Ya da çok daha basite…

Yazar Puanı

Puan - 80%

80%

'David Foster Wallace nasıl bir adammış', 'neden intihar etmiş' gibi sorularınız varsa Yolun Sonu’nda bulamazsınız; aksine, bu tuzağı temeline oturtmayan, aşırı bir etki yaratmak adına dallanıp budaklanıp yolundan şaşmayan, perspektifinin öznelliğini gizlemeyen, dürüst ve samimi bir hikayeye davetlisiniz.

Kullanıcı Puanları: 3.74 ( 4 votes)
80
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi