Jean Luc-Godard’ın, Abbas Kiyarüstemi ile ilgili sıklıkla alıntılanan bir sözü vardır: “Sinema, D.W. Griffith ile başlar ve Abbas Kiyarüstemi ile sonlanır.” Kiyarüstemi, bu söze çok katılmasa da bir röportajında Godard’ın başka bir cümlesine atıfta bulunur: “Hayatın kendisi, iyi çekilmemiş bir filmdir.” Kiyarüstemi’nin ilk dönem filmlerinden biri olan 1974 tarihli Yolcu – Mossafer; kusurlarına karşın belki de yönetmenin gerçek hayatı yansıtmaya en çok yaklaştığı ve sonraki yıllarda rastladığımız, sinemayı şiire dönüştürme misyonunun dışında bırakabileceğimiz bir yapım olarak karşımıza çıkar.

Bilindiği üzere Kiyarüstemi’nin yönetmenlik kariyeri, İran sinemasında “Yeni Dalga”nın ortaya çıktığı bir döneme rastlar. Fürruğ Ferruhzad, Daryuş Mehrcui, Sohrab Şahit Sales gibi yönetmenler aracılığıyla ülke sinemasının dünya festivallerine entegre olduğu; karışık politik ve felsefi meselelerin şiirsel diyaloglar ve alegorik anlatım eşliğinde sunulduğu filmlerin çekildiği bir dönemdir bu. Kiyarüstemi ise 1960-69 yılları arasında reklamcı olarak çalıştıktan sonra, grafik sanatlara olan ilgisi ile sinemaya yakınlaşır. Onun sineması, kendi kişiliği ile paralel gider; kendi deyimiyle “başıboş bir serseri”dir ve rüzgar onu nereye taşırsa oradadır. Bu esnada gözlemlediği insanları, mekanları zamanla peliküle işlemeye başlar. Filmlerini “yarı film” olarak adlandırır; hikayenin, izleyicinin kafasında şekillenmesini ve film bittikten sonra orada devam etmesini amaçlar. Böylece bir senaryodan yüzlerce yeni senaryo doğabilecektir. Yönetmen kendisini ana akımın tamamen dışında da tutmaz çünkü izleyiciyi filme dahil etmek önemlidir. Bu noktada özellikle çocuk oyunculardan yararlanır; onların henüz oturmamış ve bağımsız kişilikleri, metot oyunculuğunun aksine daha çok yeni fikir ve yaklaşım ortaya koyar.

Yolcu – Mossafer: İran Enkazında Hayal Kuran Bir Çocuk

Yönetmen, aktör ve yazar Hasan Rafi’i’nin hikayesinden uyarlanan Yolcu – Mossafer’de de Kiyarüstemi’nin kendi tarzını yavaş yavaş oturtmaya çalıştığını hissederiz. Filmde; İran’ın fakir köylerinden birinde yaşayan küçük Gassem’in, Tahran’da oynanacak olan milli maça gitmek için yaptıkları anlatılır. Aklı fikri futbolda olan ve ne okulla ne de ailesiyle iyi ilişkiler kurabilen Gassem’in, maça gitmek için insanlara yalan söylediğini, sıklıkla onları yanlış yönlendirdiğini ve bu noktada bir nevi ahlak timsali -izleyicinin sağduyusu olarak sunulan- arkadaşını da suçlarına alet ettiğine şahit oluruz. Filmin etkileyici sahnelerinden birinde Gassem, annesinden para çaldığı için okul müdürü tarafından dövülür. Tüm olaylar annesinin gözü önünde ve onun rızasıyla gerçekleşir. Hatta annesinin müdüre, “Onu önce Allah’a, sonra sana emanet ediyorum” dediğini duyarız. Bu sahnenin başlangıcı, aslında tam bu şiddetin nedenini ortaya koyar. Gassem’in davranışları nedeniyle iki taraf da birbirini suçlamaktadır. Anne çok meşguldür ve ahlaklı davranmayı okulun öğretmesi gerekmektedir.  Müdüre göre ise ahlak eğitimi ailede başlar ama Gassem’in ailesi bu konuda aciz kalmıştır. Aile ve okul gibi iflas etmiş iki kurum, bir bakıma tüm suçu çocuğa yıkmakta sakınca görmezler. Böylece tek bir çocuğun uğradığı şiddet, aslında tüm bir ülkenin içselleştirdiği şiddeti sembolize eder. Şah rejiminin en baskıcı dönemlerinden birinde, bir çocuğun hayallerinin karşısında yer alan kurumlar ve özellikle de ekonomik engeller, fiziksel ve psikolojik şiddetle kendini açığa vurur.

Bu gelişmeler, Gassem’in aile ve okul ile olan bağlarını tamamen koparmasını, daha bağımsız hareket etmesini sağlar. Gassem, Antoine Doinel’in kayıp kardeşine dönüşür bir bakıma. Doinel, 400 Darbe’de denizi görmeyi hayal eder; Gassem ise futbol maçı izlemeyi. İkisi de bu uğurda -güya- toplum tarafından dayatılan ama bir yandan da bizzat onun tarafından etkisiz kılınan ahlaki sınırların etrafından dolaşırlar.

Gassem arkadaşıyla okulu asar, onun verdiği bozuk kamerayla çocukların fotoğrafını çekiyormuş gibi yaparak para kazanır. Hikayede bir bakıma Gassem’in anti-tezi olarak sunulan, iyilik timsali arkadaşının tüm uyarıları bir kulaktan girer, diğerinden çıkar. Kiyarüstemi, bu ilişkide başlangıçta taraf tutmaz ya da Gassem’in davranışlarını eleştirmez. Mümkün olduğunca realist bir yaklaşımla olayları olduğu gibi sunmaya çalışır. Fakat filmin ilerleyen dakikalarında Gassem, bir kurbana dönüşecektir. Maç izlemek için gittiği Tahran ile kendi köyü arasındaki mesafe, büyük bir iletişimsizliği de beraberinde getirir. Onun pes etmeyen tavrı, büyük şehrin ördüğü duvarları aşamaz. Yüzme havuzunda yüzen çocukları izlerken cama vurmasına ve konuşmasına karşın diğer taraftan cevap alamaması, Asghar Farhadi’nin Le Passe’sindeki havalimanı sahnesini akıllara getirir. Sonrasında Kiyarüstemi filmlerinde nadiren gördüğümüz bir rüya sahnesi ile karşı karşıya kalırız; film boyunca Gassem’e karşı nötr kalan yönetmen, onu bir rüya ile cezalandırır. Bir bakıma yaptıklarının bedelini ödemesi gerektiğini anlatır. Küçük çocuğun büyümesi ve yetişkinliğe geçişi ile de ilgilidir bu yaklaşım. Gassem kendi küçük macerasında başarısız olsa da bu deneyim onu olgunlaştırır. Tutkuların, hayatın gerçeklerine baskın çıkması mutlu bir sonu garanti etmez.

Yolcu – Mossafer: Kiyarüstemi Kendi Sinemasını Arıyor

Çocuk ve Gençlerin Zihinsel Gelişim Enstitüsü’nün katkılarıyla çekilen film, Kiyarüstemi’nin Yeni Gerçekçilik akımına en çok uyan eseri olarak anılabilir. Siyah beyaz çekilmesinin nedeni, yönetmenin zengin-fakir ayrımını en net biçimde sunmak istemesidir. Yönetmenin sonraki filmlerine nazaran baskın bir müzik kullanımı vardır; hatta Gassem’in duygularını birebir yansıtan, izleyiciyi de bu doğrultuda onunla yola çıkaran bir yaklaşımdan söz edilebilir. Bu müdahaleye karşın, Yolcu – Mossafer, İran sinema tarihinde ses dublajı yapılmayan ilk filmlerden biridir. Kiyarüstemi, asla tamamlanmış bir senaryoyla yola çıkmadığı için diyalogları da çekimler esnasında sürekli değiştirir. Oyuncularına ana fikri verir ve onlardan doğaçlama yapmalarını bekler. Bu filmde de tamamı amatör oyuncularla çalışarak en doğal olanı yakalamaya çalışır. Buna karşın rüya sahnesi ya da Gassem’in saati kurup otobüsü beklediği sekanslar düşünüldüğünde, gerçeküstücü ve masalsı bir anlatımdan söz edilebilir. Özellikle Sohrab Şahit Sales’in çizgisel zamanı yıkması gibi Kiyarüstemi de zaman kavramıyla oynar, hatta neredeyse onu mekandan soyutlar.

Yolcu – Mossafer’i, Kiyarüstemi’nin olgunluk dönemindeki başyapıtlarının yanına ekleyemesek de gerçek bir sinemacının doğuşunu haber veren bir film olarak görebiliriz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi