Birlikte yer aldıkları Muhsin Bey, Eşkıya ve Gönül Yarası gibi filmlerle gönüllerde taht kuran ve Türkiye Sineması’na ivme kazandıran Yavuz Turgul ve Şener Şen ikilisi; Yol Ayrımı filminde, Av Mevsimi’nden tam 7 yıl sonra yeniden bir araya geliyor. Hal böyle olunca, birlikte çok değerli yapımlara imza atan bu ikiliden klişe tuzaklarına düşmeyen, seyir zevki yüksek bir iş bekliyoruz. Her ne kadar, bir önceki filmleri Av Mevsimi, ikilinin kariyerlerinde gözle görülür bir düşüş olduğunun sinyallerini verse de henüz bazı tespitler yapmak için çok erkendi. Fakat 7 yıl sonra gelinen nokta, bu düşüşün daha sert bir çakılmaya dönüştüğünü kanıtlar nitelikte. Belki böyle düşündüğüm için aranızda bana kızanlar da olacak; ama tüm bu satırları keyifli bir halde yazmadığımı söylemeliyim. Sinemaya duyduğumuz aşkta pay sahibi olan bir ikilinin geçirdiği negatif yönlü değişime şahit olmak kibirli bir hazdan çok keder duygusuna yol açıyor. Denenmiş yolları deneyen ve hiçbir yenilikçi söylemde bulunmayan; aksine gerçekçilikten çok uzak bir hayalperestlikle işçi sınıfı, prekarya ve tüm sömürülenler adına sistemin çarklarını dinamitleyen bir ‘kahraman’ yaratma girişiminde bulunan ve bizden de böyle bir umuda tutunmamızı isteyen Yol Ayrımı, bugün dizilerde örneğine çokça rastlayacağımız duygu sömürüsünün farklı bir türüne imza atıyor. Bugün hangi kanalı açarsanız açın karşınızda bir örneğini bulabileceğiniz 2.5 saatlik dizilerimiz bu sömürü işini pek becerememiş olsa gerek ki sinemamızı da bir duyar kasma mefhumu aldı. Kahramanlık hikayelerine o kadar çok inandırıldık ki kendi güç potansiyellerimizi bir kenara bırakıp ortalıkta görünmeyen, aşkın bir varlıktan medet umuyoruz ve bu masallara itinayla inanıyoruz. Sinema da bu masalların aktarımı için işlevsel bir araca dönüşüyor, ne yazık. Yol Ayrımı: “Umut en büyük kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır.” Zengin ama çok zengin bir işadamının, vahşi bir kapitalistin 180 derece değişerek mağdur ettiği, bir anlık bile umursamadığı, varlıklarını görmezden geldiği çalışanlarının tarafında saf tutacağını, onlar için kendi servetinden ve konforlu hayatından vazgeçeceğini düşünmemizi istemek en açık tabirle umudun tuzağına düşmemizi istemek değil midir? Evet, ‘böyle şeyler ancak filmlerde olur’ tabirini doğrulayan Yol Ayrımı binbir türlü didaktik söylemiyle Nietzsche’den hiç nasibini almamakla eşdeğer bir yol izliyor. En vakur haliyle ne diyordu Nietzsche: “Umut en büyük kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır.” Umudun, fakirin ekmeği olmaktan çıkıp halkın afyonu olarak pazarlandığı bir dünyada sığınak haline dönüşmesi ve kitleleri çaresiz bekleyişlere sürükleyerek eyleme kudretini ve güç istencini ‘aşkın’ bir kahramanın ellerine ve onun iktidarına bırakması sığ bir fanteziden başka bir şey olamaz. Çünkü umut mücadeleden ziyade çaresiz bekleyişlerin sığınağıdır. Marx ve Engels, umuda bel bağlatılarak pasifize edilen işçi sınıfının kurtuluşunun ve refahının sermaye patronlarının vicdanına bırakıldığını görse, sanırım, manifestolarını yeniden yazardı. Bu anlamda, karakter dönüşümlerini sınıfsal ilişkiler ve motivasyonlardan bihaber şekilde, birden bire gerçekleştiren Turgul’un Yol Ayrımı filmi gerçekle bağlantının kesildiği bir tiyatro oyunundan farksız. Bu oyunda sahne alan büyük oyuncuların aşırılığa varan derecedeki teatral performansları ise şok edici cinsten. Yavuz Turgul’un, İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin mihenk taşı olarak görebileceğimiz Vittoria De Sica imzalı, var olma mücadelesi veren bir işçinin perspektifinden insanlık durumunu gerçekçi bir sinema estetiği ile aktaran Bisiklet Hırsızları filmine göndermeler yaparak sinefil seyirciyi yakalama çabası; ne yazık ki ilk filmini çeken yeniyetme bir yönetmenin düştüğü tuzak gibi görünüyor. Kör göze parmak…

Yazar Puanı

Puan - 45%

45%

Av Mevsimi, ikilinin kariyerlerinde gözle görülür bir düşüş olduğunun sinyallerini verse de henüz bazı tespitler yapmak için çok erkendi. Fakat 7 yıl sonra gelinen nokta, bu düşüşün daha sert bir çakılmaya dönüştüğünü kanıtlar nitelikte.

Kullanıcı Puanları: 3.49 ( 22 votes)
45

Birlikte yer aldıkları Muhsin Bey, Eşkıya ve Gönül Yarası gibi filmlerle gönüllerde taht kuran ve Türkiye Sineması’na ivme kazandıran Yavuz Turgul ve Şener Şen ikilisi; Yol Ayrımı filminde, Av Mevsimi’nden tam 7 yıl sonra yeniden bir araya geliyor. Hal böyle olunca, birlikte çok değerli yapımlara imza atan bu ikiliden klişe tuzaklarına düşmeyen, seyir zevki yüksek bir iş bekliyoruz. Her ne kadar, bir önceki filmleri Av Mevsimi, ikilinin kariyerlerinde gözle görülür bir düşüş olduğunun sinyallerini verse de henüz bazı tespitler yapmak için çok erkendi. Fakat 7 yıl sonra gelinen nokta, bu düşüşün daha sert bir çakılmaya dönüştüğünü kanıtlar nitelikte.

Belki böyle düşündüğüm için aranızda bana kızanlar da olacak; ama tüm bu satırları keyifli bir halde yazmadığımı söylemeliyim. Sinemaya duyduğumuz aşkta pay sahibi olan bir ikilinin geçirdiği negatif yönlü değişime şahit olmak kibirli bir hazdan çok keder duygusuna yol açıyor. Denenmiş yolları deneyen ve hiçbir yenilikçi söylemde bulunmayan; aksine gerçekçilikten çok uzak bir hayalperestlikle işçi sınıfı, prekarya ve tüm sömürülenler adına sistemin çarklarını dinamitleyen bir ‘kahraman’ yaratma girişiminde bulunan ve bizden de böyle bir umuda tutunmamızı isteyen Yol Ayrımı, bugün dizilerde örneğine çokça rastlayacağımız duygu sömürüsünün farklı bir türüne imza atıyor. Bugün hangi kanalı açarsanız açın karşınızda bir örneğini bulabileceğiniz 2.5 saatlik dizilerimiz bu sömürü işini pek becerememiş olsa gerek ki sinemamızı da bir duyar kasma mefhumu aldı. Kahramanlık hikayelerine o kadar çok inandırıldık ki kendi güç potansiyellerimizi bir kenara bırakıp ortalıkta görünmeyen, aşkın bir varlıktan medet umuyoruz ve bu masallara itinayla inanıyoruz. Sinema da bu masalların aktarımı için işlevsel bir araca dönüşüyor, ne yazık.

Yol Ayrımı: “Umut en büyük kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır.”

Zengin ama çok zengin bir işadamının, vahşi bir kapitalistin 180 derece değişerek mağdur ettiği, bir anlık bile umursamadığı, varlıklarını görmezden geldiği çalışanlarının tarafında saf tutacağını, onlar için kendi servetinden ve konforlu hayatından vazgeçeceğini düşünmemizi istemek en açık tabirle umudun tuzağına düşmemizi istemek değil midir? Evet, ‘böyle şeyler ancak filmlerde olur’ tabirini doğrulayan Yol Ayrımı binbir türlü didaktik söylemiyle Nietzsche’den hiç nasibini almamakla eşdeğer bir yol izliyor. En vakur haliyle ne diyordu Nietzsche: “Umut en büyük kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır.” Umudun, fakirin ekmeği olmaktan çıkıp halkın afyonu olarak pazarlandığı bir dünyada sığınak haline dönüşmesi ve kitleleri çaresiz bekleyişlere sürükleyerek eyleme kudretini ve güç istencini ‘aşkın’ bir kahramanın ellerine ve onun iktidarına bırakması sığ bir fanteziden başka bir şey olamaz. Çünkü umut mücadeleden ziyade çaresiz bekleyişlerin sığınağıdır. Marx ve Engels, umuda bel bağlatılarak pasifize edilen işçi sınıfının kurtuluşunun ve refahının sermaye patronlarının vicdanına bırakıldığını görse, sanırım, manifestolarını yeniden yazardı. Bu anlamda, karakter dönüşümlerini sınıfsal ilişkiler ve motivasyonlardan bihaber şekilde, birden bire gerçekleştiren Turgul’un Yol Ayrımı filmi gerçekle bağlantının kesildiği bir tiyatro oyunundan farksız. Bu oyunda sahne alan büyük oyuncuların aşırılığa varan derecedeki teatral performansları ise şok edici cinsten.

Yavuz Turgul’un, İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin mihenk taşı olarak görebileceğimiz Vittoria De Sica imzalı, var olma mücadelesi veren bir işçinin perspektifinden insanlık durumunu gerçekçi bir sinema estetiği ile aktaran Bisiklet Hırsızları filmine göndermeler yaparak sinefil seyirciyi yakalama çabası; ne yazık ki ilk filmini çeken yeniyetme bir yönetmenin düştüğü tuzak gibi görünüyor. Kör göze parmak derecede bisiklet objesi kullanmak daha doğrusu bisikletin ödipal bir metafor olarak sürekli karşımıza çıkması ve nihayetinde metaforun yine filmin içinde tanımlanarak açıklanması seyircinin yok sayıldığı, yalnızca nihai tüketici olduğu pasif bir deneyime dönüşüyor. POV kamera tercihleriyle Mazhar Bey (Şener Şen) ile özdeşleşmemizi isteyen Turgul, onun geçireceği dönüşümlerde seyircinin vicdanından nemalanırken – ‘varoş’ bir mahallede polisle çatışan kitleyle birlikte biber gazı yemek, şiddetli yağan yağmurda ıslanmayı göze almak, arabanın çarpıp kaçtığı bir sokak köpeğini sahiplenmek vb.- son tahlilde Mazhar Bey için çizdiği yolda ilerlememizi, buna inanmamızı ve ona alkış tutmamızı istiyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi