36. İstanbul Film Festivali: Yıllara Meydan Okuyanlar

36. İstanbul Film Festivali’nin dünya sinemasına yön veren, bol ödüllü ve yıllara meydan okuyan yönetmenlerin son  filmlerinden oluşan bölümü Yıllara Meydan Okuyanlar’da yer alan filmleri, festivali takip eden yazarlarımız Utku Ögetürk, Ecem Şen ve Halil İbrahim Sağlam yazıyor.

Tuz ve Ateş – Salt and Firesalt-and-fire-filmloverss

Yazar: Ecem Şen

Twitter: @penthesileaca

Yıllara Meydan Okuyanlar başlığının hakkını vereceğini düşündüğümüz isimlerden birisi kuşkusuz Werner Herzog. Bu kez yönetmeni Tom Bissel’in Aral adlı kitabından uyarlanan Salt and Fire ile beyazperdede izliyoruz. Herzog sinemasının başrol oyuncusu her zaman doğa olmuştur. Salt and Fire filminde de bu durum değişmiyor ancak filmin alıştığımız Herzog anlatımından biraz uzak kaldığını söylemek mümkün. Diablo Blanco üzerine ekolojik bir araştırma yapan Birleşmiş Milletlere bağlı bir ekibin çıktığı yolculukta kaçırılmalarını konu alan film, bu kaçırılmayı, kaçıran ekibi ve kaçırılmanın sebeplerini adeta filmin son anına kadar büyük bir gizlilik içerisinde işliyor ancak ne yazık ki Werner Herzog’un tüm bu gizleme çabalarına rağmen tüm sebepler filmin ortalarından itibaren apaçık izleyicinin karşısına dikiliyor. Filmin ilk bölümü Herzog sinemasından uzakta konumlanır gibi görünse de filmin ana mekanının tuz çölüne geçiş yapmasıyla doğa karşısında insanın küçüklüğü ve çaresizliği yoğun olarak gün yüzüne çıkıyor.

Michael Shannon, Veronica Ferres ve Gael Garcia Bernal gibi başarılı isimlerin Werner Herzog ile bir araya gelecek olması elbette filme yönelik beklentiyi üst düzeylere çıkarıyor. Ancak filmin bu beklentiyi tam anlamıyla karşıladığını söylemek zor. Michael Shannon ve Veronica Ferres’in rollerinde başarılı olmaları filmi toparlamaya yetmiyor. Aynı şekilde Gael Garcia Bernal de filmin mizahi yönünü güçlendiren bir karakter ancak Bernal filmde rol aldığı Mozart in the Jungle dizisinin Rodrigo karakterine yer yer fazlaca yaklaşmış gibi görünüyor.

Doğayı, bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu rakamlardan ziyade deneyimleyerek algılamanın önemini vurgulayan filmde Herzog, sık sık aktüel kamera kullanımına ve fazlaca 360 derece dönen kamera hareketlerine başvuruyor. Bu durum, izleyiciye daha geniş bir bakış alanı sunarken aynı zamanda aktüel kamerayla izleyiciye “orada olma” hissini vererek doğayı deneyimleme öncülünü doğruluyor. Ancak ne yazık ki tüm bunlar Salt and Fire’ın alıştığımız Herzog filmi tadından uzak olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Sonsuz Şiir – Poesia Sin Fin

sonsuz-siir-filmloverss

Yazar: Ecem Şen

Twitter: @penthesileaca

Sonsuz Şiir, Alejandro Jodorowsky’nin gençlik yıllarına adadığı sürreal bir şiir aslına bakılırsa. La Danza de la Realidad adlı, çocukluğuna odaklandığı otobiyografik filmiyle uzun bir aradan sonra beyazperdeyle yeniden buluşmuş olan Jodorowsky, Sonsuz Şiir ile bir devam filmi çekerek bu kez de gençliğine odaklanıyor. Gündelik hayatta birbirinden farklı ya da birbirine benzer birçok olay ve his deneyimliyoruz. Bu deneyimlere yıllar sonra geriye dönüp yeniden baktığımızda elbette her şeyi ayrıntılarıyla hatırlamak mümkün olmayacaktır ancak her bir anının zihnimizde canlanan kendine has imgeleri gün yüzüne çıkar. Jodorowsky’nin de gençliğine dönüp baktığında bulup çıkardığı imgeleri izleyiciyle paylaştığını söylemek mümkün. Zamanın yavaş aktığını hissettiği bir barda tamamen yaşlıları kullanması ya da hayatın bütün karmaşasının ve karanlığının içerisinde annesinin iyiliğini ve asilliğini opera ile birleştirmesi gibi. Sonsuz Şiir, yönetmenin şiirle olan bağından aile ilişkilerine, yaşadığı sarsıcı ve hayatında iz bırakan ilk aşktan tattığı dostluklara Jodorowsky’nin Jodorowsky olmasında payı olan her bir ana tek tek değinmeyi ihmal etmiyor.

Jodorowsky filminde renkleri de tam anlamıyla gençliğin hareketli ve canlı yapısıyla uyum sağlayacak bir yapıda kullanıyor. Filmde Jodorowsky’nin açık yüreklilikle gençliğinin en büyük çatışması olan babasını da ayrıntılı olarak tasvir etmesi ve geç kalınmış vedasını filmde gerçekleştirmesi yönetmenin kurduğu tüm bu hayali dünyanın en net ve en somut unsuru olarak karşımıza çıkıyor. Sonsuz Şiir, toplumun kimliksiz bir yığın oluşuna yaptığı eleştiriler yönetmenin politik tavrıyla da birleştiğinde, aslında yalnızca, -Jodorowsky gibi- sahip olduğumuz hayallerimizin bize kimlik kazandırabileceğini yüksek sesle haykıran izlemesi kadar içinde kaybolması da keyifli bir film olarak değerlendirilebilir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi