Güneşe Yolculuk’tan Araf’a, Pandoranın Kutusu’ndan Tereddüt’e her zaman bireysel gibi görünen meselelerin aslında ne denli toplumsal olabildiği gerçeğiyle izleyicisini yüzleştiren cesur filmlerin yönetmeni Yeşim Ustaoğlu ile, Divan İstanbul’da son filmi Tereddüt’ün ana çerçevesinde Ustaoğlu’nun sinemasından, sinemasının motiflerinden ve toplumsal sorunlardan bahsettiğimiz oldukça keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

 Söyleşi: Ecem Şen, Utku Ögetürk

Fotoğraf: Sezen Kansu

Utku Ögetürk: Tereddüt’ün yazım aşamasından başlayalım istiyorum, fikrin ortaya çıkış sürecinden bahsedebilir misiniz?

Yeşim Ustaoğlu: Tereddüt’ü yazmaya Araf’tan sonra başladım. Çünkü bir şekilde bir proje diğerini doğuruyor ya da bir resim, bir imge. Aslında, Araf’taki Zehra karakteri, Elmas’ı içinden çıkarmış oldu. Zehra’nın yaşadığı serüven, Elmas’a dokunabilmem için ipuçları veriyordu. Elmas şekillenirken, vücut bulurken, yani bir noktada yaşadığı serüven oluşurken Şehnaz’ı da yaratmaya başlamıştım ve bu yazım sürecinde Şehnaz, “ben de buradayım.” demeye başladı. Yazmak oldukça gerçek ve uzun soluklu bir serüven. Bu hikaye aslında, etrafındaki diğer olgular ve karakterlerle beraber yazım sürecinde doğdu. Ama iki kadının yollarının kesişmesi fikri, karakterleri şekillendirirken ortaya çıktı.

Utku Ögetürk: Tereddüt’ün ele aldığı konuya bakacak olursak, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun her geçen kötüleştiğini de göz önüne alarak, senaryonun yazımına başladığınız ilk günden kurgu aşamasının son bulmasıyla beraber filmin tamamlandığı güne kadar hikayede yaptığınız bir takım değişiklikler oldu mu?

Yeşim Ustaoğlu: Aslında yapmadım. Filmin nasıl başlayıp, nasıl biteceğini netleştirmeye başladığımda -ki bir hikayeye nasıl başlayıp, nereye varacağınızı bilmeniz çok önemli, hikayeye çok daha net hakim olabilirsiniz bu şekilde- neler olacağına zaten karar vermiştim. Dolayısıyla karakteri çok iyi devindirmeniz lazım, en azından benim yazım sürecim bu şekilde oluyor. Tabii ki hikaye, en başından son noktasına gelene kadar yazım süresince çok fazla şekillenerek, detaylanarak, benim dilimde kıvamlanarak oluştu. Bu sebeple neredeyse hiç değişiklik yapmadım. Sonrasında çekim süreci başladı, başkalarını bilemem ama benim için her zaman bir filmin yarattığı imge çok önemlidir; oraya ulaşabilmek çok önemlidir. Ve onu şekillendirecek, o imgeye ulaşabilecekse önümde uzanan yolu yürürüm ben, tüm aşamalarda sonuna kadar giderim. Yaşadığım süreçle ilgili her şeyi unuturum, sadece o imgeye ulaşabilecek bir saplantı içinde olurum.

“Bu filmin ismi Tereddüt olacak dedim.”

15683038_10154317061484436_56404436_n

Utku Ögetürk: Peki, Tereddüt’ü filmografinizde çok olgun bir sinema örneği olarak görüyorum. Siz, Tereddüt’ü filmografinizde nerede konumlandırıyorsunuz?

Yeşim Ustaoğlu: Bunları sizin takdirinize bırakıyorum. Tabii ki bir sinemacı her zaman yaptığı eserlerin daha üstünde eserler üretebilmek ister ancak çok da böyle kararlar vermez, bir heyecanla yola çıkar. Az önce bahsettiğim gibi bir imgenin peşinde koşar. Bundan tatmin ve haz ile çıkmak ister. Böyle uzun soluklu bir sinema serüveninden, tecrübesinden sonra seyirci tarafından “sinemacının en olgun eseri değilmiş.” denmesi  çok daha kötü bir şey tabii ki ama bu duruma düşen sinemacılar da ne yazık ki var.

Utku Ögetürk: Filmin uluslararası ismiyle Türkçe adı arasında bir farklılık var. Yanlış bilmiyorsam Clair-Obscur kullanmayı tercih ediyordunuz ancak Türkçeye Tereddüt olarak geçti.

Yeşim Ustaoğlu: Hayır, filmin ismi önce Tereddüt olarak belirlendi. Ben “bu filmin ismi Tereddüt olacak.” dedim. Tereddüt’ün çevirisini yapmaya çalıştığımızda ise hem İngilizce hem de Fransızca karşılığını yetersiz bulduk; çağrışımları da son derece yetersiz kaldı. Fransızca “Clair-Obscur” tanımlamasının ise filmin geneline çok uygun olduğunu düşündük ve bu isim hikayeyi, “Tereddüt” kelimesinin direkt tercümesinden çok daha iyi karşıladı.

Ecem Şen: Özellikle filmin başlangıcında, Elmas’ın eşarplarında pembe ve kırmızı arasında gidip gelen bir renk skalası görüyoruz keza kayın validesinin evi daha kırmızı ağırlıklı renklere sahipken, kendi oturduğu eve pembe tonları  hakimdi. Var olan kasvetli renkler de Elmas’ın yaşadığı sürecin sonunda,  çiçeklenen kıyafetlere dönüşmeye başladı. Renk kullanımının bu şekilde tutarlı değişiklikler göstermesini, Elmas’ın çocukluk ile kadınlık arasındaki sıkışmışlığının bir temsili olarak okuyabilir miyiz?

Yeşim Ustaoğlu: Sizin açınızdan ve tabii ki seyirci açısından bu doğru bir okuma. Doğal olarak tabii ki bir “çocuk kadın” imgesi vardı elimizde. Elmas bir çocuk kadın gerçekten söylediğiniz gibi ve onun bu yapısına uygun tercihler kullanıldı. Ama tabii ki her şey bu kadar da matematiksel ilerlemiyor. Bunlar aslında kendiliğinden de oluşabilen tercihler. Sonrasında belki de biraz daha sorunlarından uzaklaşmış bir kadına doğru evrildiğinde, tabii ki o soğuk renklerden uzaklaşıp daha canlı bir renk armonisine geçmek doğal olarak gelişen bir durum aynı zamanda.

Aşk formülü olan bir matematik değil.

yesim-ustaoglu-6-filmloverss

Ecem Şen: Filmin iki kadın karakteri Şehnaz ve Elmas hakkında konuşmak gerekirse; her ikisinin de hikayeleri, aslında ayrı birer film oluşturabilecek katmanlardan oluşuyor.

Yeşim Ustaoğlu: Doğru.

Ecem Şen: Ama siz bu iki hikayeyi iç içe geçirmeyi tercih etmişsiniz. İki kadını da aynı eril tahakkümün kurbanı olarak ele aldığımızda, Şehnaz çok daha yüzeysel dertlere sahip bir karakterken, Elmas’ın çok daha dramatik bir karakter olarak görüldüğüne dair bir takım eleştiriler okudum. Açıkçası, ben bu şekilde düşünmüyorum; benim için Şehnaz sanki bir köprü görevi üstleniyordu. Filmin genel izleyici kitlesi ana karakter olan Şehnaz’a daha yakınken, aslında Elmas’ı daha iyi anlamamız için oluşturulmuş bir köprü, uzatılmış bir el gibi geliyor bana. Siz bu karakterleri oluştururken böyle bir motivasyonla hareket ettiniz mi?

Yeşim Ustaoğlu: İlginç söylediğiniz. Buna belki de bir köprü, bir el uzatma denebilir. Şehnaz ve Elmas, gerçekten çok farklı iki kadın. Kesişmeleri profesyonel anlamda belki ama özellikle bir doktor olarak Şehnaz’ın genç kadınla kurduğu empati önemli ve bu empati, kendi içine dönüp bakmasına da vesile olabilir. Ama Elmas’ın hikayesi aslında daha bilinir aynı zamanda elle tutulur bir hikaye. Elmas’ın içine düştüğü durum, daha bilebileceğimiz bir durum. Ben Şehnaz’ın hikayesini çok daha komplike ve çok daha problematik buluyorum. Bunun algılanması konusunda ise rezistansın daha güçlü olduğunu düşünüyorum. Ama tersine de çok tanık oldum. Çok derinden ve yoğunluklu bir algıya sahip olan ve o hikayenin rezistansını, aslında belki de kendi ön yargılarını kırabilme gücüne sahip bir seyircinin varlığına tanık oldum. Bu çok önemli bir şey; bu yüzden izlerken kendi ön yargılarımızdan, katı tutumlarımızdan uzaklaşarak izlememiz lazım. Esasta var olan bu ön yargılar, seyirciyi sığlığa ve yüzeyselliğe düşürebilen bir tavır, algı problematiği bana soracak olursanız. Bu noktada dediğim gibi Şehnaz daha kompleks bir ilişkinin içinden geçiyor. İlişki yaşamak çok kolay bir şey değil. İnsan ilişkisi, yani insanların bir arada olması, insanla kurduğunuz  bu ilişki – bedensel ilişki de dahil – ebeveyn ilişkisinden çok daha farklı. Çünkü burada zihninizle beraber bedeninizi de paylaştığınız bir mahremiyetin içine giriyorsunuz. Esas kompleksite ve içinden çıkılamayan durum bu aslında. Ve biz içinde yaşadığımız toplumda, bu konuda gerçekten samimi ve derinlikli tartışmalar içine giremiyoruz; ön yargılı davranıyoruz. Böyle bir kompleksite kim olursanız olun, nereden gelirseniz gelin; üst veya orta sınıfa mensup olun ya da iyi eğitimli olun; aşkın, tutkunun ve bedensel birlikteliğin içerisinde yer alan herkes, her an kendisinin manipüle edildiği ve kendisinin de diğerini manipüle ettiği bir durumun içerisine giriyor. Tutkunun, şehvetin, aşkın, bir oyunun ya da bir döngünün içerisinde kişi, bu manipülasyonu derhal o an çözümleyip içinden çıkamaz. Bu formülü olan bir matematik değil. Bunlar çok derinlikli ve zor olgular. Aşk söz konusu çünkü. Kısacası, Şehnaz böyle bir döngü içerisinde, belki de ona bir değneğin değmesi gerekiyor. Bir çeşit uykunun içinde aslında ve kendisiyle yüzleşemiyor. Dolayısıyla Elmas’ın varlığı bir anlamda Şehnaz’ın da uyanmasını sağlıyor.

Ecem Şen: Tereddüt benim için çok kıymetliydi. Çünkü evet, “çocuk gelin” sorunu fazlasıyla dramatik bir durum, filmlere çokça konu oluyor ama biz bu probleme daha çok uzaktan üzülüyormuşuz gibi hissediyorum. Ama kendimden izler görmemin de etkisiyle, filmde Şehnaz ile özdeşleştim ve Şehnaz’ın filmdeki varlığı, Elmas’a çok daha kolay yaklaşmamı ve onu anlamamı sağladı.

Yeşim Ustaoğlu: Kesinlikle! Ne güzel, genç bir sinemacıyla söyleşi yaparken böyle şeyler duyuyorum. Duymamız gereken şeyler bunlar, bizi ön yargılarımızdan sıyırıp çıkartan şeyler bunlar olmalı. Evet, çok sahici bir şey söylüyorsunuz. Biz Şehnaz’ı anladığımız ölçüde, ona değdiğimiz anda Elmas’ı bizden gayri bir öteki olmaktan çıkartıyoruz.

Psikodrama inanılmaz ilginç bir teknik.

yesim-ustaoglu-filmloverss-5

Utku Ögetürk: Filmi izlediğim andan itibaren erkek karakterleri de düşünmeye çalıştım ve üç karakterin ortak özelliğinin toplum tarafından “iyi” birer insan olarak tarif edilmeleri olduğunu hissettim. İyi ve modern bir sevgili, başarılı bir doktor ve görevlerini yerine getirmeye çalışan bir koca… Sizin bu erkek karakterleri yaratırken motivasyonunuz ne oldu?

Yeşim Ustaoğlu: Film çekerken tıpkı hayatın içinde olması gerektiği gibi insanlar, ilişkiler ve karakterler yaratıyorsunuz. Evet, Şehnaz’ın eşi böyle bir eş, özünde narsistik bir yetersizlik ve beceriksizliğe sahip, bu yetersizliğinden kaynaklı  grandiyöz davranışlar gösteren biri… Cem çok  komplike bir karakter aslında. Şehnaz’ın ilişkisinde, ona direkt şiddet uygulayan kötü bir adamın yer alması gerekmiyor. Zaten, böyle bir adamla Şehnaz’ın neden ilişkisi olsun? Cem, çok bildiğimiz klişelerin dışında bir adam; kendisiyle ilgili her şeyi beğenme motivasyonu daha güçlü, dolayısıyla karşısındakini sevebilme yeteneğinden yoksun, kendisine atfettiği grandiyöz davranışlarla her şeyi mükemmel yaptığını düşünen bir adam. İyi yemek yapıyor ve kendi bildiği ölçüde iyi de sevdiğini düşünüyor. Zaten dışarıdan bakıldığında, bu tür ilişkiler her şeyin çok mükemmel olduğunu düşündürtür. Bu tarz ilişkilerde insan, toplumun içine çıkmak ve kendisine şahit aramak, ne kadar iyi ve mükemmel bir ilişkisi olduğunu göstermek ister. Belki bunu bilinçli yapmaz ama yine de yapar. Bütün aşklar, aşkını ispat edecek bir şahit ister. Bu şekilde ele aldığımızda Şehnaz ile Cem’in ilişkisi dışarıdan mükemmel gözükür; mükemmel bir eş, mükemmel bir koca, gayet yakışıklı, karizmatik, işinde başarılı, eşine yemek yapıyor ve her türlü seçiminde son derece elegant bir adam. Ama bütün bunların üstünde kendini her şeyden daha çok seviyor. Bu bir manipülasyondur ve bunun bir manipülasyon olduğunu düşünebildiğimiz andan itibaren görüyoruz ki manipülasyonun içinde yaşayan kişi ne kadar güçlü bir birey olursa olsun, bu tür bir yörüngenin içerisinde yaşadığı sürece ilişkisini sürdürebilir. İtiraz ettiği andan itibaren, -en küçük ölçekli bir itiraz dahi- ilişkinin yürümesinde sıkıntı yaratabilir. Çünkü adamın, kendisine yönelik arzu nesnesini kırmaya başlar. Zaten, böyle bir itiraz geldiği andan itibaren, birden bire narsist olandan gelen tepkinin de ne kadar güçlü olduğunu görüyoruz. Bu tepki çok yoğun bir üzüntüyle de olabilirdi; yani Cem’den gelen itiraz kendini öldürmeye kadar gidebilecek bir yıkılmaya dönük bir davranış biçimi de olabilirdi ki bu da bir manipülasyondur. Ama ben filmde kullandığım yolu tercih ettim. Yani şiddetin de uygulanabileceğini, bir insanın içindeki şiddet potansiyelinin ne kadar güçlü olabildiğini söylemeyi tercih ettim. Dolayısıyla Cem çok sıradan bir narsistik. Elmas’ın kocasını zaten siz çok iyi tanımladınız; çok sıradan, çok normal bir adam. Evet, kalbi sevgi dolu ve kendi ölçülerinde karısını çok seviyor. Ama denklem bozuk ve o da bu denklem içerisinde bir kurban aslında.

Ecem Şen: Filmde ön plana çıkan unsurlardan en önemlileri rüya ve su. Elmas’ın hislerinin en net açığa çıktığı, yani rüyasının betimlendiği sahnede psikodramayı tercih ediyorsunuz. Bu tercihinizdeki sebep nedir?

Yeşim Ustaoğlu: Su değindiğiniz gibi hep çok sevdiğim, hemen her filmimde metafor olarak kullandığım bir olgu. O yüzden oraya tekrar dönmeyeyim. Rüyaları ise bu filmde daha çok denedim. Bilinçaltımızla biraz daha ilgilenmeyi tercih ettim ve bunu çok sevdim. Psikodrama inanılmaz ilginç bir teknik aslında ve ben Pandoranın Kutusu’ndan bu yana çok uzun zamandır psikodrama ile ilgileniyorum. Pandoranın Kutusu’nu yazdığım süreçte hiç unutamadığım bir tecrübe yaşadım. Bir psikodrama grubuyla tanıştım. Filmin yazım sürecinde psikodramatistler beni çağırarak, bir canlandırma yarattılar karşımda. Bu canlandırma süresince nereye savrulduğumu ve içimden neler çıkabileceğini gördüğümde inanılmaz etkilendim. O gün, beni derinden etkileyen bir gündü. O zamandan beri psikodrama ile yoğun olarak ilgileniyorum ve yazım metodu olarak da beni çok ilgilendiriyor. Çünkü kendime çok net projeksiyon tutabiliyorum bu teknik sayesinde. Rüyaların çözümlenmesinde kullanıldığını da biliyorum, benzer tecrübeler içerisine de girdim dönem dönem. Dolayısıyla bildiğim bu teknik, rüyalarla ilgili yazarken de kendini çağırdı ve filmde yer alan rüyaları oluştururken benim için her şey çok netti. O kadar hızlı yazdım ki, Şehnaz’ın rüyasındaki dalgalar gibiydi. Müthiş bir tecrübe. Oyuncular da çalışırken ve yaşarken olağanüstü bir tecrübenin içerisinden bizle beraber geçti. Birçok şey gördük, öğrendik bir kez daha. Seyirci de aynı şekilde, böyle bir tekniğin varlığını bir kez daha gördü ve yaşadı. Onların da izlerken bizimle aynı konsantrasyonun içine girdiklerini düşünüyorum.

Ecem Şen: Peki, psikanalizle bağınız nereye dayanıyor? Örneğin, Şehnaz’ın Cem ile yaşadığı cinsel ilişkiden tatmin olamamasının ardından rüyasında gördüğü suların her şeyi yıkması cinsel bir anlam taşıyordu.

Yeşim Ustaoğlu: Evet, o rüya sahnesi o şekilde yazıldı zaten. Benim orada en net hissettiğim imge boğulmaydı. Boğulma ve patlayıp çıkma. Bir çeşit boşalma imgesi de, kazıdıkça çok fazla anlam çıkartabiliriz. Ama boğulma ve patlama imgesinin bende ne kadar kuvvetli olduğunu, yazarken ve hatta düşünürken göğsümün nasıl sıkıştığını gördüm. Aslında, Şehnaz’da bu durum çok sık yaşanıyor. Onun göğsüne kapanan, nefes almasına engel olan bir durum var. Bir sonraki rüyası da aslında bununla paralel olarak tam bir karabasan. İlkinde suyla, ikincisinde ise neredeyse gözü açık bir şekilde boğulma yaşıyor.

Utku Ögetürk: Şehnaz’ın gördüğü ikinci rüya, biraz daha Elmas karakteriyle bütünleşmesinin ardından gördüğü bir rüya.

Yeşim Ustaoğlu: Şehnaz’ın ikinci rüyası Elmas’ı sağalttıktan sonra gördüğü bir rüya. Bu sağaltma, Elmas açısından pozitif bir süreç olsa da Şehnaz için bu gidişat tersine dönmekte. Ama bu tersine giden süreç, Şehnaz’da bir açılma ve ayılmaya da sebep oluyor. Bu sebeple çizgiyi aslında pozitif olarak da değerlendirebiliriz.

Festivallerde bir erozyon olduğunu zaten uzun zamandır söylüyordum.

Ecem Şen: Filmografinizi dikkatle incelediğimizde filmlerinizdeki baba karakterlerinin görünmemelerine rağmen aslında çok büyük bir yer kapladığını görüyorum. Güneşe Yolculuk, Pandora’nın Kutusu gibi filmlerinizde de baba figürü hep var ama bu fiziksel olarak seyirciye yansıtılmıyor. Aynı şekilde, Tereddüt’te de Elmas’ın hayatında baba, çok büyük bir söz hakkına sahip ve Elmas’ı ciddi bir şekilde etkiliyor ama hiç cisimleşmişleştirilmiyor. Baba kavramının yokluğunun bu kadar geniş bir yer kaplıyor olması sizin hayatınızda neye tekabül ediyor?

Yeşim Ustaoğlu: Doğru, bir muğlak, bir varoluş halinde baba figürü hemen her filmimde var. Güneşe Yolculuk’ta Berzan’ın babası kayıp, Pandora’nın Kutusu’nda üç kardeş için de bir kayıp baba söz konusu. Bulutları Beklerken’de de yitirilmiş bir aile, kardeş olgusu var. Bende özelde babayla, babanın varoluşuyla ilgili, birey olarak sağlıklı ilişki kurulmaması durumu ile ilgili bu muğlaklık meselesi çok derinlerde bir yerde yatıyor. Bunu kişisel bir nevroz olarak da alabilirsiniz. Ama ben bunun, toplumun kendi damarlarına da çok fazla sirayet etmiş olduğunu düşünüyorum. Ben yazarların, yaratırken belirli nevrozları, takıntıları ve temaları olduğuna inanırım. Filmlerimde muğlaklık olduğu gibi; ölüm, ölümü anlamak, ölümü kavramak, ölümle haşır neşir olmak da var.  Keza su, suyun ilişkisi… Bunlar hep bende olan, dilime çok doladığım ve yazdığım her şeyde var olan kavramlar ve doğal olarak Tereddüt’te kendisini, herkes açısından farklı yorumlara sahip olacak şekilde gösteriyor.

Utku Ögetürk: Antalya Uluslararası Film Festivali’nin Uluslararası Yarışma bölümünde birçok ödüle layık görüldünüz. Ancak, ulusal yarışmada beklentilerin çok dışında ödüller dağıtıldı. Siz, Türkiye’deki festival yapısı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yeşim Ustaoğlu: Genel olarak, festivallerde bir erozyon olduğunu zaten uzun zamandır söylüyordum. Bu hepimizin tartıştığı bir konu. Adil olma konusunda da uzun zamandır sıkıntı olduğunu söyleyebiliriz. Araf ve Pandoranın Kutusu’da aynı şekilde… Ama genel olarak bakacak olursak, basın da dahil, bu tür filmlerle ilgili sıkıntılı bir davranış gösterildiğini söylemek yanlış bir yorum olmayacaktır. Ama ne olursa olsun, benim gibi sinemacılar bunu çok da umursamaz. Jüri demek subjektif bir yorum demektir ve bunu kabul ederek orada olursunuz. Benim için önemli olan festivalde yarışmak değil, filmimin orada gösterilebiliyor olması. Hele burada 18+’lık bir durum varken, filmin festivalde bu şekilde yer alabilmesi benim için önemliydi.

Utku Ögetürk: Son olarak, Tereddüt’ün ardından yazmaya başladığınız ya da hazırlandığınız yeni bir projeniz var mı?

Yeşim Ustaoğlu: Bugünlerde çok kaşınıyorum. Bir süredir yaşadığımız süreçle ilgili gelişen depresif ruh hali bende de bulunuyor. Bugünlerde bunu çok hayra yorarak üzerinde çalışıyorum.

Utku Ögetürk: Heyecanla bekliyoruz, çok teşekkür ederiz.

Yeşim Ustaoğlu: Ben teşekkür ederim.

utku-ogeturk-yesim-ustaoglu-ece-sen-filmloverss

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi