Susuz Yaz’ın Türkiye sinemasında hem millî hem de uluslararası bir öneme sahip olduğunu biliyoruz. Metin Erksan’ın yönetmenliğini yaptığı film, Hülya Koçyiğit’i ülkeye tanıtarak ileride Yeşilçam’ın en belirgin yüzlerinden biri olmasına ön ayak oldu ve yurt dışında hatırı sayılır ödüllerle dönerek – ki Altın Ayı ile tek başına yeterli – ülke sinemasında sağlam bir yer, tarihsel önem edindi. Görsel medyumu bir anlığına kenara bırakıp köküne, yani edebi tarafına döndüğümüzde eser sahibi Necati Cumalı’nın yaşamının izlerini açık seçik fark ediyoruz. Sürülen milyonlarca insandan biri olan Cumalı, ailesinin yerleştirildiği Urla’da çocukluğunu geçirdi ve üniversite eğitimini tamamladıktan sonra sürgün memleketine geri dönüp bir süre burada çalıştı. Çocukluğunda ve gençliğinde gördüğü doğa ve izlediği insan bir araya geldi öyküsünde ve bir taşra tragedyası koydu önümüze. Edebi eserin perdeye yansıtılmasındaysa başarılı bir tutarlılık söz konusu ki bunun ilk adımı öykünün geçtiği Bademler Köyü’nde yapılan çekimlerle atıldı. Bu anlatı tutarlılığı film için başarılıysa da toplumsal açıdan bir o kadar acı çünkü ortada kalkınmak için çırpınan kırsalın hataları, bencilliği ve egemenlik kaygısından süregelen esirleştirmesi kol geziyor. Susuz Yaz, insanın insanla ve doğayla olan ilişkisini egemenlik üzerinden anlatır ve bunu yaparken sessiz sedasız akan su gibi acele etmez, önüne koyulmuş engelin arkasında birikir; ta ki kabından taşıp yıkımı çatlamış toprağın üzerine serene dek.

Susuz Yaz: Köleci Erkek ve Çorak Toprağı

Ege belki de iki savaşın ardından Anadolu’daki en sert yok oluşu görmüş bölge: öldürülen halklar, katledilen toprakdaşlar ve barış için zorunlu sürgün…  Modern dünyayı fikirleriyle kuran coğrafya erkeğin yaşattığı koca bir katliamın ardından kalkınmaya çalışırken yine erkeğin bencilliğine yenik düşer. Tarımın birincil geçim kaynağı olduğu coğrafyada bitkinin en büyük ihtiyacı su, erkek tarafından köleleştirilir. Toprağı eken, tarımı geliştiren ve savaşları çıkaran erkeğin, egemenlik hırsının sahiplendiği toprakla yakından ilişkisi var. 3 kişilik klanın ağası Osman’ın hırsları ve sahiplik saplantısıyla yıkıma ilerleyen bir “aile” var karşımızda. Komünal yaşamın izlerini taşıyan, “Su doğanın armağanıdır” algısına karşı çıkarak onu sahiplenmeye giden Osman, kendi türüne yani insanlığa ihanet eder ve bir anlamda feodal düzeni toprağına eker. Ege’nin yeni insanlarının yeni yaşam alanlarıyla kurdukları bağ yaşam kaygısıdır. Osman ise zenginleşme derdindedir; toprağı tanımaz. Tek isteği toprakta bitecek paradır. Hakkı yenenin başkaldırısı savaşa çağrıdır ve köylülerle Osman arasında haklı bir “su davası” başlar. Böylesi bir savaşta yara almaz güç sahibi; aksine altındakileri yok eder. Kendi suçunun cezasını çekecek biri bile vardır; tıpkı Osman’ın yerine hapse giren küçük kardeşi Hasan gibi.  Sahip, düşmanı gibi kardeşini de yok eder, ona armağanlar sunan, çorak toprağına can veren doğa anayı bile köleleştirir.

Bereketli Kadın ve Can Suyu  

Kadınsa, doğa gibi erkeğin güç, yücelik savaşında en çok zarar gören pasifleştirilmiş figürdür. Erkek, egemenliğini haddi olmayarak dikte ederken altında kalan “sesi soluğu çıkmayan kadın” ve doğa buna göz yummak, erkeğin iktidarının piyonları olmak zorunda kalır. Bahar’ın Hasan’la evlenmesi ve tek kadın olarak Kocabaş ailesine girmesiyle, suyla mesafe olarak uzak ancak imge olarak yakın bir ilişkisi olur. Suya en uzak o durur; ne de olsa herhangi bir söz hakkı yoktur Hasan ve Osman denen iki “er” varken. Hasan hapse düştükten sonra eşlik statüsüyle Hasan’ın temsilcisine dönüşür fakat Hasan’ın bile yapamadığını “kadın başına” hiç yapamaz. Osman onu geri püskürtür ve kabından taşamayan su gibi havuzuna geri döner. Su toprağa ulaşmaz, diğer çiftçiler sevinmez ve su sıkıştığı kabını aşamaz. Kadın sözünü geçiremez, karşı duramaz. Osman nasıl suyu ehlîleştirdiyse aynısını Bahar’a da yapar. Ve onun erkeksizliğine, başsızlığına çözümü de kendi bulur; çözümse bizzat kendisidir, Bahar’ın da “sahibi” olmalıdır.

Metalaştırdığı suyu koruyup gözettiği gibi odadaki delikten Bahar’ı izler, fantezisini kurar, koynuna sokmak, yatakta köleleştirmek için fırsat kollar. Su tarlada, kadın yatakta erkeğin can suyudur ve doyumsuz kral bu sularda günahlarını yeşertir. Filmin sonundaysa Bahar’ın isyanıyla su kabından nihayet taşar ve günahı Osman’ın cesedini yatağından sürükleyerek içinden, benliğinden defeder. Osman’ın ölümü düzenin yıkılışı, doğanın tekrar özgürleşmesi ve kadının kurtuluşudur.

Ege’de yıkılmış uygarlığın ve yeniden yeşertilmeye çalışılan toprağın filmidir Susuz Yaz. Medeniyetin kurucu erkek her ne kadar doğayı ilkel ve vahşi olarak görse de Susuz Yaz bu iki sıfatı önüne alanın erkeğin ta kendisi olduğunu anlatıyor. Doğa vahşiyse onun ürünü olan insanın kökünden edindiği bu sıfata şaşırmamak gerek. Ne de olsa böylesi bir doğanın ürünü olan insandan da fazla bir medet umulamaz. Boynuzun kulağı geçmesi gibi gücü ele geçiren erkek medeniyeti, doğanın devinimini kırmak ve kendi tekelinde köleleştirmek için elinden gelen bütün insafsızlığı kullanıyor. Filmse doğayı ve kadını ele geçiren erkek kadar sert ve yırtıcı. Susuz Yaz, yıkılmış insan uygarlığının tekrar nasıl kurulduğunu özetleyen, insanın vahşetini görselleştiren ve Türkiye’nin tarihini de bir anlamda ortaya koyan bir kaynak film.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi