Kirpikleri ıslak, göz makyajı akmış, burnu kızarık, ağlayarak bağıran bir kadın ile açılan Yeryüzünün Kraliçesi’nde akla gelen ilk düşünce “Klasik!” ise, bir şeylerin çok yanlış gidiyor olduğunu kabul etmemiz gerekir. Ne ağlamak ne de ‘delilik’ bir kadın için klasiktir, fakat sinemada, eril kültüre karşı özgürleştirici bir karşı duruş ile histerik kimliğe bürünen kadınları izlemek – yürek burkucu olduğu kadar – heyecan vericidir de. Festivaller sayesinde İstanbul’da daha önce izleme şansı bulduğumuz The Color Wheel (2011) ve Listen Up Philip (2014)’in yönetmeni, Amerikan bağımsız sinemasının yeni gözdelerinden Alex Ross Perry de, özlem duyduğu 60’ların histerik kadın odaklı psikolojik gerilim filmlerini, retro hissiyatını kaybettirmeden günümüze taşır Yeryüzünün Kraliçesi ile. Carnival of Souls (1962), Repulsion (1965), Sisters (1973) gibi filmlerin geriliminden, Persona (1966) ve Interiors (1978)’ın dramasından ve genel olarak dönemin stilistik özelliklerinden etkilendiğini gördüğümüz Perry’nin, bu yolda greni, 16mm filmi ve zoomları ile varlığını hissettiren görüntü yönetmeni Sean Price Williams ve gergin piyano vuruşlarıyla tansiyonun her daim yukarıda kalmasını sağlayan Keegan DeWitt ile yaptığı iş birliği türe saygı duruşu niteliğindeki filmin etkileyiciliğinde önemli yer tutar. Fakat kuşkusuz en büyük prim, yönetmenin Listen Up Philip’ten sonra tekrar bir araya geldiği, Mad Men dizisi ve The One I Love’daki performanslarıyla dikkat çeken oyuncu Elisabeth Moss’a verilmelidir.

Yeryüzünün Kraliçesi’nin ilk sahnesinde erkek arkadaşı James (Kentucker Audley)‘in ona daha fazla dayanamadığını ve aldattığını itiraf ederek terk edişine, göz yaşlarıyla karşılık verdiğini gördüğümüz Catherine (Elisabeth Moss), sanatçı bir babanın, kendisi de ressam olmasına rağmen onun işlerini yönetmekte yardımcı olan kızı ve bir nevi gölgesidir. Önce intihar eden babası, sonra da James tarafından terk edilen Catherine, resim malzemelerini de alarak en yakın arkadaşı Virginia (Katherine Waterston)’ın göl evinde tatile, huzur bulmaya gider. Fakat bu iki yakın arkadaş, bir önceki sene James’in, bu yaz da Virginia’nın erkek arkadaşı Rich (Patrick Fugit)’in evdeki varlığı ile daha da anlaşmazlığa düşer ve Catherine kendini yıkıcı bir tutum ile, yalnızlık ve bensizlik hissi içinde kaybolarak psikoza doğru sürüklenirken Virginia’nın tek yapabildiği korku ve endişeyle bu çöküşe tanıklık etmek olur.

Biriciklik Yolunda Kaybolan Kadın: Yeryüzünün Kraliçesi

Perry henüz ilk dakikadan yakın ve uzun planlarla gösterdiği Catherine’in kafasının içine davet eder izleyicisini. Çoğunda, bizim duyamadığımız iç konuşmaların verdiği donuk gözlerle etrafına ve kendine bakan Catherine’in, hem iki sene içinde, hem de anlık değişen ruh halinde kaybolmak hiç de zor olmaz.  O, devamlı bir acı hissettiği suratına dokundukça ister istemez bir yoklar seyirci de kendininkini, ya da öyle hissettiği – hissetmeye yakın olduğu – anlara gider veya belki de özdeşleşemez ama eminim empati kurmaktan da alıkoyamaz kendini. Sinemada histerik kadın karakteri iliklerinde hissetmemek elinde değildir çoğu zaman kadın izleyicinin, ister doğrudan özdeşleşsin kendi ‘zorunlu’ deneyimleriyle, ister Catherine’in eril vicdanının dürtüsü ile kendi duygusal dışavurumunu ‘beni böyle görmeni istemiyorum’ diyerek aşağılamasına benzer olarak onu güçsüz görsün ve eleştirsin. Buradaki en büyük çatışma, yönetmenin cinsiyet ekseninde topluma yaklaşımının stereotiplerden beslenmesi yüzünden, eleştirel bir bakış sahiplenilmediği zaman, düzeni sürdürücü bir tutum olarak algılanması olabilir sanırım. Perry’nin, var oluş sancısı ve dışavurumları üzerinden kendini de yansıttığına emin olduğum kadın karakterini seçim amacı, onun duygusal ve içe dönük oluşu olmalı diye düşünüyorum. En nihayetinde histerik kadın etkili bir yansımadır ve Perry bunu bilerek merkezine oturtur.  Erkek psikozu sinemada hep şiddet ile kendini vururken kadın göz yaşlarını akıtır. Erkekleri meselelerden kaçarken görürüz fakat Virgina ile Catherine sürekli yüzleşme halindedir ve kuşkusuz daha gürültülü bir etki yaratır sinema perdesinde.

Yeryüzünün Kraliçesi, geçen her günü italik yazılarla gözümüze sokan stili ve modu – karakterine uygun olarak – allak bullak eden kurgusu ile yarattığı korkuyu bir de sessizlikte çatlayan ambiyans müziğiyle beslese de, gerilimin asıl kaynağı bu ‘deli’ kadındır türün diğer örneklerinde de olduğu gibi. Bu açıdan Perry’nin türe olan saygısını fazlasıyla bağımlı bir açıdan sunduğunu söylemek yanlış olmaz belki, fakat bunu kalıp karakterine kazandırdığı derin sayesinde hakkıyla kotarmış olmasıdır bana kalırsa önemli olan. Çünkü ‘delilik’ ve ‘kadınlık’ hala ‘aklın timsali erkeğin’ ayrı ayrı kabusu olmaya devam ederken, ‘tahmin edilemeyenin’ kabul edilememezliği, bunun ile özdeşleştirilen bu iki olgunun bir aradalığında, tıpkı Catherine’in her adımında artarak hissedildiği üzere, daha da büyük bir gerilim yaratır. Kadın da kadından korkar, çünkü içselleştirdiği eril zihniyetin yarattığı bu ‘dengesiz kadın’, etrafında kesici alet bulundurulmaması gereken bir tehlikedir onun için de. Catherine’in, neye sebebiyet vereceği kestirilemeyen bu halet-i ruhiyesi, hem insanın en temel var oluş kaygısından hem de bunu kadın olarak gerçekleştirmeye çalışmasından gelir ve her ne kadar ötekileştirilme ihtimali kuvvetli olsa da hiçbir izleyicisine o kadar da uzak değildir aslında. İki kadın her gün bunun sancısını taşır omuzlarında fakat birbirlerini dahi anlayamazlar, bize de onların iç çatışmalarının bu denli korkutucu gelmesi şaşırtıcı değildir bu nedenle.

Bu iki yakın arkadaşın arasında geçen konuşmalar rahatsız edici iki ayrı monolog halinde ilerler genelde, çünkü henüz kendi benliğini tanımakta zorlanan karakterler yalnızca yüzeysel kimlikleri ile birbirleri için var olabilirler. Perry de, karşılıklı planlarla değil, iletişimsizliğe vurgu yaparcasına ayrı ayrı odaklanır karakterlere. Hayatını onunla ilgilenen erkeklerinin varlığı altında kuran Catherine’e ilk hatırlatma önceki sene yapılır arkadaşı tarafından, ama her şey ‘olması gerektiği gibi giderken’ dönüp bakmaz haline, inkar eder. Bu yüzden Perry’nin iki seneyi birbirine harmanlayarak vermesi, kadınların yalnız ve bağlı hallerinin kontrastını göstermede çok kuvvetli bir etki yaratır. Virginia, kendi yalnızlığı ve iç çatışmasına yük olarak gördüğü Catherine ve sevgilisinin bağımlı ilişkisine dokundurur önce. Catherine onun yanında tam anlamıyla olamadığı için özür dilediğindeyse tam tersi bir durumda ödeşecekleri konusunda anlaşırlar, bu da onların içinden çıkamadıkları durumun farkındalığını gösterir. Hikayenin ana plotunu oluşturan zaman diliminde de yine aynı durum içinde, baş başa kalamadıklarını görürüz bu iki kadının, yalnızken bile erkeklerin gölgesindedirler daima. Virginia Catherine’e, orada yapayalnız, benliğini oturtmak için çok geç kalmış olduğunu hatırlatır durur film boyunca ve Catherine onu terk eden adamların ardından artık – erkeğe dayandırılmış – var oluşunu hissedemezken, arkadaşının onu önemsediği düşüncesine de inanamaz. O kendini dahi önemsemeyi öğrenememişken başkası nasıl başarabilir ki diye düşünür belki de. Kadın yine çocuksuluk sınırındadır, çünkü orada bırakılmıştır. Benlikleri kapışır erkek egemen toplumda zar zor var olabilmeye çalışan iki kadının. Üst sınıf beyaz kadınların hem aralarındaki gerginlik hem de iç çatışmalarının şımarıklık olarak algılanması da muhtemel, ama bence Perry’nin otonomi verilmeyen kadının ego ihtiyacını anlattığı bu durumun tahayyülü zor değil, empatik çekiciliği çok kuvvetlidir aksine. Birçoğumuz gibi Catherine de, sözde kraliçesidir bireyselliği dayatan ama biricikliğini yakalamasına izin vermeyen yeryüzünün.

Yabancı erkek korkulan bir varlık olarak çizilmiştir kadın bakışından ve güçsüz bir anı yakalandığında öldürme arzusunun yegane objesidir. Fakat bu bastırılmış korku ve arzu, kadının ‘deliliğe’ yaklaştığı noktada yerini yüzleşmeye bırakır. Filmin şüphesiz en güçlü anı, Catherine’in, arkadaş canlısı bir tavırın altında sinsice üstüne giden –Perry’nin yarattığı karakter ile Patrick Fugit’in birleşiminin etkisinden de güç alan – Rich’e insanlığın tüm suçunu, korkusuzca yüzüne vurduğu sahnedir. Depresyonun, ahlaksızlığın, güvensizliğin kaynağı olduğunu vurur yüzüne tövbe etmez adamın Catherine ve altını çizer: Benim hakkımda bir şey bildiğin yok! Kadın-oluş’unu elinden çalan eril anlayışa, onun dayattığı ahlağa karşı duruş, yaratıcı kadının doğanın tam içinde, delilik ile kavuşmasından doğar. Göl evi kapısı açık bir hapishaneye dönüşür bu klostrofobik film ilerledikçe ve Perry bizi yalnızca bu iki kadının ya da yalnızca kadınların dünyası ile değil, doğrudan insanın nasıl var olmayı bulmaya çalıştığı hapishane ile burun buruna bırakır. Bize de anlamaya çalışmak düşer Catherine’i. Kendi içine ve başkalarına bakmaktan ne kadar korkutulmuşsa insan, o kadar korkar bu kadından da, gözyaşlarından da gülüşünden de. Depresyon, duygu durum bozuklukları, sınır kişilik sendromu, kendini yıkıcı davranışlar ve hepsinin dışavurumu olarak dökülen göz yaşları kadına özgü olmasa da atfedilmiştir. Perry de kendi derdini – sonuçta erkeklik de onun üzerine öylece atılıvermiştir – bu kalıp üzerinden anlatmayı tercih eder ve bunu, ilk bakışta o yolda olduğu algılanabilecek tuzağa düşmeden, aksine bu sorunsalı bilhassa öne çıkararak yapar. Kısacası, Yeryüzünün Kraliçesi, modernize ettiği türün hem stilistik hem de hikaye açısından akılda kalıcı bir örneği olarak, beyazperdede doğru temsillerine özlem duyduğumuz ‘histerik kadın’ üzerinden insanın ve eril toplumun sade ama oturaklı bir yansımasını, gerçekliğinden güç alarak yüksek dozda tutabildiği psikolojik gerilimi ile güçlü bir sinema deneyimi yaşatan bir yapım.

Kirpikleri ıslak, göz makyajı akmış, burnu kızarık, ağlayarak bağıran bir kadın ile açılan Yeryüzünün Kraliçesi'nde akla gelen ilk düşünce “Klasik!” ise, bir şeylerin çok yanlış gidiyor olduğunu kabul etmemiz gerekir. Ne ağlamak ne de ‘delilik’ bir kadın için klasiktir, fakat sinemada, eril kültüre karşı özgürleştirici bir karşı duruş ile histerik kimliğe bürünen kadınları izlemek – yürek burkucu olduğu kadar – heyecan vericidir de. Festivaller sayesinde İstanbul’da daha önce izleme şansı bulduğumuz The Color Wheel (2011) ve Listen Up Philip (2014)’in yönetmeni, Amerikan bağımsız sinemasının yeni gözdelerinden Alex Ross Perry de, özlem duyduğu 60'ların histerik kadın odaklı psikolojik gerilim filmlerini, retro hissiyatını kaybettirmeden günümüze taşır Yeryüzünün Kraliçesi ile. Carnival of Souls (1962), Repulsion (1965), Sisters (1973) gibi filmlerin geriliminden, Persona (1966) ve Interiors (1978)'ın dramasından ve genel olarak dönemin stilistik özelliklerinden etkilendiğini gördüğümüz Perry’nin, bu yolda greni, 16mm filmi ve zoomları ile varlığını hissettiren görüntü yönetmeni Sean Price Williams ve gergin piyano vuruşlarıyla tansiyonun her daim yukarıda kalmasını sağlayan Keegan DeWitt ile yaptığı iş birliği türe saygı duruşu niteliğindeki filmin etkileyiciliğinde önemli yer tutar. Fakat kuşkusuz en büyük prim, yönetmenin Listen Up Philip’ten sonra tekrar bir araya geldiği, Mad Men dizisi ve The One I Love’daki performanslarıyla dikkat çeken oyuncu Elisabeth Moss’a verilmelidir. Yeryüzünün Kraliçesi’nin ilk sahnesinde erkek arkadaşı James (Kentucker Audley)‘in ona daha fazla dayanamadığını ve aldattığını itiraf ederek terk edişine, göz yaşlarıyla karşılık verdiğini gördüğümüz Catherine (Elisabeth Moss), sanatçı bir babanın, kendisi de ressam olmasına rağmen onun işlerini yönetmekte yardımcı olan kızı ve bir nevi gölgesidir. Önce intihar eden babası, sonra da James tarafından terk edilen Catherine, resim malzemelerini de alarak en yakın arkadaşı Virginia (Katherine Waterston)’ın göl evinde tatile, huzur bulmaya gider. Fakat bu iki yakın arkadaş, bir önceki sene James’in, bu yaz da Virginia’nın erkek arkadaşı Rich (Patrick Fugit)’in evdeki varlığı ile daha da anlaşmazlığa düşer ve Catherine kendini yıkıcı bir tutum ile, yalnızlık ve bensizlik hissi içinde kaybolarak psikoza doğru sürüklenirken Virginia’nın tek yapabildiği korku ve endişeyle bu çöküşe tanıklık etmek olur. Biriciklik Yolunda Kaybolan Kadın: Yeryüzünün Kraliçesi Perry henüz ilk dakikadan yakın ve uzun planlarla gösterdiği Catherine’in kafasının içine davet eder izleyicisini. Çoğunda, bizim duyamadığımız iç konuşmaların verdiği donuk gözlerle etrafına ve kendine bakan Catherine’in, hem iki sene içinde, hem de anlık değişen ruh halinde kaybolmak hiç de zor olmaz.  O, devamlı bir acı hissettiği suratına dokundukça ister istemez bir yoklar seyirci de kendininkini, ya da öyle hissettiği – hissetmeye yakın olduğu – anlara gider veya belki de özdeşleşemez ama eminim empati kurmaktan da alıkoyamaz kendini. Sinemada histerik kadın karakteri iliklerinde hissetmemek elinde değildir çoğu zaman kadın izleyicinin, ister doğrudan özdeşleşsin kendi ‘zorunlu’ deneyimleriyle, ister Catherine’in eril vicdanının dürtüsü ile kendi duygusal dışavurumunu ‘beni böyle görmeni istemiyorum’ diyerek aşağılamasına benzer olarak onu güçsüz görsün ve eleştirsin. Buradaki en büyük çatışma, yönetmenin cinsiyet ekseninde topluma yaklaşımının stereotiplerden beslenmesi yüzünden, eleştirel bir bakış sahiplenilmediği zaman, düzeni sürdürücü bir tutum olarak algılanması olabilir sanırım. Perry’nin, var oluş sancısı ve dışavurumları üzerinden kendini de yansıttığına emin olduğum kadın karakterini seçim amacı, onun duygusal ve içe dönük oluşu olmalı diye düşünüyorum.…

Yazar Puanı

puan - 81%

81%

Yeryüzünün Kraliçesi, modernize ettiği türün hem stilistik hem de hikaye açısından akılda kalıcı bir örneği olarak, beyazperdede doğru temsillerine özlem duyduğumuz ‘histerik kadın’ üzerinden insanın ve eril toplumun sade ama oturaklı bir yansımasını, gerçekliğinden güç alarak yüksek dozda tutabildiği psikolojik gerilimi ile güçlü bir sinema deneyimi yaşatan bir yapım.

Kullanıcı Puanları: 3.7 ( 1 votes)
81
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi