Önceki Sayfa1 / 3Sonraki Sayfa

Yunan Yeni Dalgası ve Yeni Fransız Aşırılığı başlıkları altında hazırladığım özel dosyalardan sonra, ortak belirleyeni ‘yeni’ akımlar olan bu dosyalara ‘Yeni Queer Sinema’ ile devam etmeye karar verdim. Yeni bir akım olmasının yanı sıra önemli bir sinema kuramı (Queer Film Kuramı) olarak da dikkatleri çeken Yeni Queer Sinema özel dosyasına başlamadan ve akımın karakteristik özellikleri, bileşenleri, belirleyici yönetmen ve filmlerinden bahsetmeden önce; ‘queer’ teriminin hem kuramsal hem de kavramsal anlamda ne anlama geldiğine bakmamız gerektiği kanaatindeyim.

“Tuhaf, acayip, şüpheli, iğreti, dengesiz, kötü, değersiz gibi sözcük karşılıkları olan ve Batı’da uzunca bir süre eşcinselleri aşağılamak için kullanılan queer kelimesi bilinçli ve stratejik olarak sahiplenilmiştir.”(1) Bu anlamda, heteroseksüel olmayan tüm kimlikleri tanımlamak için bir şemsiye kavram olarak kullanılan queer uzun yıllar boyunca bu şekilde tanımlanmıştır. Fakat bu tanım sığ olmasa da; birçok yönden eksik bırakılmış bir tanımdır. Çünkü şemsiye bir kavram olarak ifade edilen queer’in; lezbiyen, gay, biseksüel ya da transgender kimlikleri içinde barındıran ve onları sahiplenen bir kapıya çıktığını söylemek pek doğru olmayacaktır. Aksine queer, merkezleşmiş ve değişmez olarak kabul edilen cinsel kimlik anlayışlarını; yani normatif olarak kabul edilen heteroseksüelliği de homoseksüelliği de reddeden bir görüşü savunur. Bu anlamda kendini queer olarak tanımlayan bireyler cinsel kimlik ya da cinsel yönelime göre sınıflandırılmayı reddetmiş ve kendilerini direkt queer olarak tanımlamışlardır. Bu sebeple, özellikle 1990’lı yıllarda yaşanan kırılmalarla birlikte çok boyutlu sosyal bir bağlama oturmaya başlayan queer terimini, yalnızca cinsel kimlik ve cinsel yönelimler üzerinden ele almak yanlış olacaktır. Bugünkü queer tanımı kimliği üreten, onaylayan ve normalleştiren her tür sosyal süreci sorgulamaktadır. Sadece cinsel kimlik ve cinsel yönelimler olarak değil; din, dil, ırk, sınıf şeklindeki sınıflandırmalara da karşı çıkan queer teori, kimliklerin merkezleşmesine karşı bir eşitlik mücadelesi vermektedir.

Queer sinema ise queer teorinin ortaya koyduğu bu politik mücadeleyi sinemaya aktaracak güçlü hamleyi 1990’lı yıllardan sonra yapabilmiştir. 1990’lı yıllarda ortaya çıkan Yeni Queer Sinema’ya gelmeden önce anaakım sinemada yok sayılan ya da normalleştirilen eşcinsel imgesine bakmak gerekir. Özellikle Hollywood Sineması’nın eşcinsel kimliklere yönelik tutunduğu muhafazakar ve ötekileştirici tavrın bir yansıması olarak 1980’li yılların sonuna kadar beyazperdede resmedilen LGBTİ karakterlerin sapkın, patolojik vaka, katil, psikolojik rahatsızlık kurbanı, sosyopat gibi çeşitli olumsuz özelliklere sahip bireyler olarak temsil edildiğini açık bir biçimde söyleyebiliriz. Kısacası; 1980’li yılların sonuna dek sinemada temsil edilen homoseksüel karakterler büyük oranda belli stereotipler etrafında şekillenmiştir. Bu tip karakterler sadece Hollywood sinemasında değil ama ağırlıklı olarak anaakım sinemada aşağılık ve çirkin tiplemeler olarak yansıtılmış ve hatta eşcinsellik gülünecek, korkulacak ve ağlanacak bir durum olarak lanse edilmiştir.

Günümüzde, ülkemizdeki birçok TV dizisinde tipleme olarak yer alan eşcinsel karakterlerin, tam da bu bahsi geçen durumda olduğu gibi, bir tür güldürü malzemesi olarak yansıtılması oldukça çirkin ve alaycı bir tutumun göstergesidir. Özellikle bu tür film ya da dizilerdeki eşcinsel karakterler; gelenekselleşmiş cinsiyet rollerini korumak, devletin en küçük birimi işlevi gören geleneksel ailenin bekasını sağlamak, ataerkil düzeni sağlamlaştırmak ve daha sayabileceğimiz birçok kalıplaşmış yapıyı koruyabilmek adına heteronormatif düzeni sekteye uğratmayacak şekilde tek tipleştirilmiştir. Yani Hollywood’un ve anaakım sinemanın yansıttığı LGBTİ karakterlerin daha geniş bir LGBTİ topluluğundan yalıtılarak normalize edilmeye çalışıldığını söylemek mümkündür. Bu bir nevi LGBTİ kimliklerin asimile edilerek deformasyona uğraması ve hatta daha açık bir ifadeyle heteroseksüelleştirilmesi ve metalaştırılması demektir. Bugün anaakım sinemada açık bir şekilde sunulan LGBTİ imgesinin sadece şekil değiştirdiğini, ‘çirkin eşcinsel’den ‘normal eşcinsel’e dönüştüğünü görebilmek mümkündür. Bu ‘normalleştirilmiş’ eşcinsel karakterler; geleneksel cinsiyetçi bakış açılarına sahip, aile değerlerini savunan, aşkı ve seksi evlilik kurumu olmaksızın düşünmeyen, ulusal değerlere önem veren bireyler olarak ifade edilmiştir.

Yeni Queer Sinema ise bu normalleştirmeye karşı çıkarak eşcinselliği bir azınlık göstergesi olarak ele alan normatif mantığı yapıbozuma uğratır. Hollywood sinemasının normalize ettiği homoseksüel imgesi yeni queer sinema tarafından sorguya açılır. Kısacası; queer sinema anti-kimlik politikalarıyla şekillenen bir sinemadır. Özellikle 1990’larda AIDS’in artışa geçmesiyle birlikte görünürlük kazanmaya başlayan queer sinema, her yıl artan sayıdaki yapımlarla dikkatleri odağına çekerek bir akım olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. İlk olarak, 1992 yılında Sight&Sound dergisinde B. Ruby Rich tarafından kaleme alınan bir makalede kullanılan Yeni Queer Sinema kavramı; 1990’lı yılların başında queer temalı bağımsız yapımların yarattığı hareketi tanımlamak için kullanılmıştır. Amerikan bağımsız sinemasının en önemli festivalleri olarak nitelendirebileceğimiz Sundance ve Toronto film festivallerindeki başarılarıyla akademisyen ve eleştirmenlerin dikkatlerini çeken bu hareketin/akımın öncülüğünü yapan filmler ise şunlardır: Paris is Burning (Jennie Livingstone, 1990), Tongues United (Marlon Riggs, 1990), Poison (Todd Haynes, 1991), My Own Private Idaho (Gus Van Sant, 1991), Young Soul Rebels (Isaac Julien, 1991), Edward II (Derek Jarman, 1991), The Living End (Gregg Araki, 1992) ve Swoon (Tom Kalin, 1992)

Köklerini İngiliz ve Amerikan bağımsız sinemasından alan Yeni Queer Sinema’nın, günümüzde, dikkatleri en çok çeken yönetmenleri olarak lanse edebileceğimiz Gregg Araki, Gus Van Sant ve Todd Haynes’in filmleri yeni queer sinemanın karakteristik özellikleri olarak nitelendirebileceğimiz; ‘pozitif imaj’ı umursamayan ve politik olarak doğruya bir değer atfetmeyen filmler olarak tüm basmakalıp yargıları, merkezleşmiş kimlikleri ve normatif düzen anlayışını yerinden etmeye gayret ederler. Bu anlamda onların filmlerindeki imgeler, belli bir normatif düzen doğrultusunda merkezleşmeyen kimlikleri; sürekli bir oluş halinde, akışkan, çeşitli ve dinamik bir biçimde resmetmeye gayret eder.

Tüm bu bilgiler ışığında birbirinden değerli Yeni Queer Sinema örneklerine doğru çıkacağınız yolculukta kemerlerinizi gevşetmeyi ve koltuklarınızı dilediğiniz pozisyona getirmeyi unutmayınız. Şimdiden, iyi yolculuklar!

 

Kaynakça:

(1) Cüneyt Çakırlar & Serkan Delice, Cinsellik Muamması / Türkiye’de Queer Kültür ve Muhalefet,  İstanbul: Metis, 2012

Önceki Sayfa1 / 3Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi