Yüze soğuk bir rüzgar gibi çarparak deri altında hissedilen filmleriyle tanıdığımız Avusturyalı yönetmen Michael Haneke, Funny Games, Benny’s Video, The Piano Teacher gibi çok konuşulan, çok tartışılan ve hep çok güçlü tesirler yaratmasıyla bilinen filmlerden oluşan sinema hayatına; kapalı kapılar arkasında yaşamaya mecbur bırakılmış, modern ve sıradan bir ailenin günlük yaşamını sunan ilk filmi Yedinci Kıta (Der Siebente Kontinent, 1989) ile kaçışı toplu intiharda bulan bu ailenin modern topluma bir ayna olma görevini üstlenmesini sağlayarak adım atmıştır.

Toplumsal yapının en küçük ama en önemli temsili ‘aile’ üzerinden, toplum ideolojisini yansıtmayı seven Haneke, üç yılını sunduğu, her gün önceden belirlenmiş aynı işlerini yapmakla yükümlü bir ailenin duygusuz yaşamı çerçevesinde, makineleşmiş modern toplumun ve bu yüzden kişiliksizleşmiş bireylerin boş hayatlarının bir eleştirisini yapar. Kurulu alarm, benzin sayacı, hesap makinesi, bitmek bilmeyen alışverişlerin yürüdüğü kasa bantlar ile çevrili otomatik kafesleri içinde günlük ritüellerine uyan insanlar; Haneke’nin tüketim toplumuna ve kapitalizmin benmerkezci rasyonalist batı toplumunda bireyi nasıl konumlandırdığına dair sade ve etkileyici örneklerden yalnızca birkaçıdır. Çağdaş kapitalist toplumun en küçük modellemesi olan çekirdek bir ailenin her gün kalkıp aynı işleri makine gibi yapıp duran, kapalı kapılarının ardında toplumun kendisinden uzaklaştırılmış, kendi duygularının bilincinde olmayan veya belki hissedemeyen bireyleri, aslında hiç de sıradışı gözükmeyen yaşamlarını bitirmeye karar verir. Haneke’nin bir gazete haberinden kaynak alarak yaptığı Yedinci Kıta, var olmayan bir yedinci kıtaya bilinçdışı bir özlem duyan, robotik modern insanın yardım çağrısıdır bir nevi.

yedinci-kita-filmloverss-1

Anne Anna’nın, eşi Georg’un ebeveynlerine yazdığı mektupta sürekli olarak kendisi, annesinin ölümü ve kardeşinin bu durumdan nasıl etkilendiği, eşinin işteki yükselişi ve bu yeni durum ile kızları Eva’nın sağlığı hakkında uzun uzadıya bahsederken mektup alıcısının duygularına yönelik herhangi bir soru sorma gayreti içinde bulunmaması birey merkezci toplumun ve karşılıklı iletişimin ne denli eksik olduğunu gösterir. Haneke anneye bu ayrıntılı mektubu yazdırırken karakterleri tanıtmaktan öte, bu durumu yansıtmak istemiş olmalıdır ki, filmin her ayrıntısında karşı karşıya gelinen, bu denli sıradan eylemlerin aslında toplumun genel tavrını apaçık yansıttığı gerçeği bir bütünlük kazansın. Yine Georg’un sonun başlangıcında, ailesine intihar notu olarak yazdığı mektupta da benzer bir egosentrizm görürüz, fakat bu sefer karakterlerin içine girdiği varoluş ikiliğinde karşıdakilerini düşünmeleri imkansız olsa gerek. Hatta Georg’un mektubundaki yumuşak tonu ve makineleşmişlikten kurtulmuş içten varoluş kararlılığı, karakterlerin dönüm noktasından sonraki kaçış aşamasının, onları film boyunca, yani normal hayatlarındaki o donukluğun tam tersi bir duygusal boyuta taşıdığını gösterir. Fakat birbirlerine gülerek baktıkları yemek masasında bile ağızlarından dökülemeyen sözcükler, kafeslerinin içine hapsolup, içinde var olmayı reddettikleri bu toplumsal düzene kendilerinden vazgeçerek karşı koymalarındaki burukluğu ve birbirlerine göstermeye göstermeye unuttukları sevgi iletişiminin yoksunluğunu yansıtır.

Haneke’nin gerçek distopyasındaki toplum sınıfları ve rolleri belli, bireylerin bir bütünün parçalarını var ettiği ama bütünden uzaklaştırıldığı kapitalist tüketim toplumudur. Orta sınıfın, alt yapının bir bölümünü oluştururken üst yapının da içinde yer alması, bir yanda makineleşmiş bir üretim nesnesi konumundayken diğer yanda, alt sınıfın aksine temel ihtiyaçlarını giderebilmenin ötesinde gördüğü ihtiyaçları yüzünden içine düştüğü boşluk, beklenen sonun ritüellerden farklı olamayacağını fark ettiği anda orta sınıf modern aileyi bu belirsizlikten uzaklaşmaya iter. Her sabah alarm sesi ile uyanan, kahvaltılarını yapıp kendi işlerine ayrılan, orada sorumluluklarını yerine getirip akşam yemek masasında tekrar bir araya gelen bu ailenin gerçek oluşu aldıkları kararın soğukluğunu daha da arttırıyor; Georg ve Anna’nın kendileri ve kızları Eva için en iyisi olduğunu düşündükleri bu kaçış bir aile intiharı olup geride gelecek ve geçmişe yönelik hiçbir şeyi bırakmamaktan ibaret. Yalnızlıkları ve boşlukları için daha iyi bir çözüm olup olmadığıysa Haneke’nin seyircinin aklına yerleştirmek istediği soru olsa gerek.

yedinci-kita-filmloverss-4

Aile tüm birikimlerini hapsettikleri bankadan çekip arabalarını da sattıktan sonra, kararlaştırdıkları özyıkıma başlamadan önce üst sınıf bir kahvaltı eder. Önce kıyafetlerden başladıkları yok etme işlemine, plaklar ve eşyalarla devam ederler. Tek amaçları geride ‘sahip oldukları’ hiçbir şey bırakmamak olan aile, yıllarca boşluk içinde bastırdıkları duygularını bu yıkım ile dışavururlar. Baba Georg’un belki kendi varoluşunun hezimeti altında hırsla parçaladığı akvaryum, –bizi şaşırtacak şekilde kararlı bir biçimde ilerleyen- yıkımın kısa bir süre durmasına neden olur. Akvaryumlarında insanın bakımına muhtaç köleler haline dönüşmüş balıkların karşı koyamadıkları bu ölüm sahnesi, baskın ideolojinin altında kalan bu ailenin yine zorla içinde tutulduğu duvarlarının içinde canlılıklarını hiçe saymaları üzerinde bir farkındalık yaratır belki de. Fakat aile kendi, varoluşlarını bitirme konusunda bu kadar kararlı iken başkasının –balıkların- ölümü üzerine boşalır. Eva’nın da, hem şimdiden modern hayatın çimdiklerini hissetmesinden hem de henüz tek rolü olan söz dinleme kurallarına uygun olarak ailesinin yokoluş kararına çok kolay yaklaşabilmesi, onun canlı yaşam üzerine olan masum düşüncelerini değiştirmez. Kurallardan ve rollerden, sözde bireyci bir toplumun sözde özgür bireyleri olarak sıkılmış insan, kendinden çok çabuk vazgeçebilirken yine de ölüm fikrinin dayanılmaz ağırlığı altında eziliverir.

Filmin kültür endüstrisi üzerine yaptığı en büyük eleştiri ise ailenin tüm nakit parasını –bozuklar dahil – klozete atıp sifonu çekmesi ve bunu kararlı bir biçimde defalarca tekrarlamasıdır şüphesiz. Yıllarca ruhsuzca çalıştıkları ve biriktirdiklerini parayı böyle geri dönüşü olmayan bir biçimde yok etmeleri, ailenin özyıkımlarındaki motivasyonu ve kararlılığı gösterir. Eminim Eva’nın ölü bedeni başında ağlayan Anna ve bu toplu intihardan daha fazla paranın suyun içinde gidişine üzülmüş izleyici çoktur. Çünkü Haneke’nin sifonu çekerken göstermek istediği de bu olsa gerek; para – maddiyat –, üzerine yaşamların yittiği bir metadır ve varoluştan önce gelen bir konuma yerleşmiştir. Sınıfsal çatışmalar veya devletin baskı aygıtları filmde kendine yer edinmez belki ama orta sınıf bu ailenin gündelik hayatı üzerinden, dinsel, öğrenimsel, kültürel, haberleşme ve aile –devletin– ideolojik aygıtlarını görmek ve ideolojisini anlamak yeterince mümkündür. Ve neticede, bunların hepsi kültür endüstrisini kullanarak sözde özgür kıldığı makine bireyleri üzerinden kendine büyük bir iş gücü fabrikası kurmuş kapitalizmi işaret eder.

yedinci-kita-filmloverss-3

Reklam panosunda görülen Avustralya manzarası ailenin imkansız kaçışlarının rüyası olarak simgelenir. Gündelik hayatlarının kapanında, mekanik boş eylemlerinin kaçınılmaz sonuçsuzluğu nedeniyle aile bu imgeyi düşleyerek en büyük motivasyonlarını oluştururlar. Eva iyi bir çocuk olup cennete gitmeyi diledikten hemen sonra gelen  -ve yine birçok yerde tekrarlanan- cennet imajı olarak sahil, boşluğun antitezi olarak var olmak zorundadır. Motivasyonsuz yaşayamayacak insanın, kültür endüstrisi sonucu yabancılaştığı hayatına devam edebilmesi için böyle bir imgeye ihtiyaç duyması kaçınılmazdır; farkındalık geldiğinde ise en basit –belki de en zor- çözüm olarak intihar fikri baş gösterir. Georg, kızı ve eşi yanı başında ölü yatar vaziyette son kez ilaçlarını almış ölümü beklerken, ekranın karlı görüntüsü eşliğinde Haneke tüm rahatsız ediciliği ile makine insanları, onların mekanik yaşamlarını, cenneti ve ölümü arka arkaya dizer.

yedinci-kita-filmloverss-2

Kadını, çalışıyor olsa bile ev işlerinden ve çocuktan sorumlu evcimen kimse olarak kabul etme, geleneksel ataerkil toplum yapısının en temel fikridir. Anna, modern hayatın kendine ‘sunduğu’ çalışma alanında kendine yer bularak kültürün bir parçası olma şansını yakalasa da, kadının doğayla eş tutulmasındaki bu yanlış hem fikirlilik onun çağdaş çekirdek ailesinde yine eve dair tüm sorumlulukları üstlenmesine neden olur. Yine Eva’nın çocuk, Georg’un eş, üçünün bir aile olarak topluma karşı sorumlulukları ve uymak zorunda oldukları roller vardır. Jimnastik sahnesinde öğretmenin öğrencileri birer ürünmüş gibi hızlıca önünden atlatmasında görüldüğü gibi toplum koca bir fabrikayı temsil eder ve arabalarının içine kapatılan, bekleme salonlarında hiçbir şey düşünmeden vakit çürütmeye mahkum bireylerin bu toplumdaki yeri gayet net bir biçimde ifade edilmiştir. Kuralların bu denli içselleştirildiği toplumun bir ailenin yok oluşunu fark edişi ise, duygusal olarak değil ancak arkalarında bıraktıkları açık ahizeli telefon yüzünden ulaşılamadıklarında gerçekleşir.

İzleyici filme başlarken, gördüğü her şey üzerine öykü kurma hevesi ile üzerine hikayeler kurmak istediği yüzleri sabırsızlıkla beklerken, filmin ilk on veya on beş dakikasında özdeşleşecek herhangi bir surat ile karşılaşamayınca bunun rahatsızlığını hisseder şüphesiz. Haneke, karakterlerini tıpkı gerçekte modernitenin insanı dönüştürdüğü gibi duygusuzlukları üzerinden anlatır. Yaptıkları veya yapmadıkları eylemlerin çerçevelediği donuk veya mutlu suratları anlamak çok güçtür; çünkü filmde kendini kendi içinde de kapatmış aile, duygularını konuşarak değil bakışarak, sığ bir biçimde göstermeye çalışır, gerçekten bir şeyler hissedip hissetmediklerinden bile emin olamaz seyirci. Haneke’nin ayrıca bu donuk kimlikleri göstermedeki kamera dili de bunda etkilidir; kişiliksizleştirildikleri yakın planlar ve duygusuzluğa alışmış kimseler olarak yaşadıkları en yoğun anlardaki açılar birbirinden hissettirdikleri açısından çok farklıdır. Seyirci, tıpkı karakterlerin araba yıkanırken sessizce camları izlemesi gibi Yedinci Kıta’yı izler ve yine tıpkı karakterler gibi –sürekli çalışmaya ayarlanmış boş vaktinde de popüler kültür ürünleri ile doldurulmuş akla bir hediye olarak – varoluş ve toplum üzerine düşünebilme fırsatı yakalar. Karakterlerin motivasyonları, yaşadıkları topluma bakıldığında kendini ele verse de, onların bunu göstermedeki isteksizliği/başarısızlığı inkar edilemez. Eva’nın kör taklidindeki çocuk motivasyonu veya Anna’nın gördüğü trafik kazasından sonraki araba yıkama sahnesindeki duygusal boşalımı veya kardeşinin yemek masasında ağlayışı… Haneke bunları gösterme ihtiyacı duymaz çünkü duygularını bastırmış karakterlerin patlama eylemlerinde nedene ihtiyacı yoktur. Anna’nın annesinin –kardeşinin söylediğine göre- ölmeden önce dediği gibi; “Bazen kendimi, opak kafalı insanlarla olmak yerine, ekranlarından düşüncelerini görebileceğim insanlarla birlikte hayal ediyorum.”: boş mekanik burjuva yaşamlarındaki insanların genel duyumsamaz tavırları tüketim toplumunun bir ürünüdür ve insanın içinde yaşadığı toplumdan yabancılaşmasına neden olur. Anna, Georg hatta küçük Eva, ne aradıklarını bilmeden etraflarına bakınırlar devamlı ve gittikçe uzaklaşırlar sözde gerçekliklerinden, bir şeyler bulma amacıyla film başına oturan seyircinin de aynı hissi yakalamasını ise kaçınılmaz kılar Haneke.

yedinci-kita-filmloverss-5
Michael Haneke, Yedinci Kıta’da seyircinin filme bağlanması veya karakterleri anlayıp onlara acıması gibi bir gaye ortaya koymaz; aksine izleyicisinin, izlediğinin bilincinde olmasını ve üzerine düşünmesini ister. Her ne kadar salt Brechtvari bir tutum izlemese de, gerek zaman değişimini gerek duygusal geçişleri göstermek için uzun süre kararttığı ekranıyla seyircisinin geleneksel film anlayışını manipüle eder ve metin üzerinde egemen kılar; seyirci film üzerine düşünmekte ve kendi sonuçlarını çıkarmakta özgürdür. Filmi üçe bölen ama klasik anlatı çerçevesine asla sıkışmayan Haneke, geleneksel – Adorno’ya göre kültür ürünleri kullanarak insan aklını aptallaştıran – tutumun aksinde yer alarak seyircisini rahatlatma kaygısı gütmeden ona gerçekleri göstererek bir çözüm yaratma fırsatı verir. Onlara sunulan hayata ve sahip oldukları tek yaşam imkanını bitiren bu ailenin intiharı için devrim denemez fakat onların, duygusuzluklarını aynı duygusuzlukla bitirmeye çabalalarındaki izlemesi acı veren çırpınışın bir yerlerde kelebek etkisi yaratma ve düşlediğimiz sahile gerçekten dalga vurabilmesi ihtimali dahi yeter belki.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi