Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa

The Descendants

the-descendants - filmloverss

Bazen hayat iyiliğiniz için sizi omuzlarınızdan tutup sarsar, canınızı acıtır. Yeni bir başlangıca ihtiyacınız olduğunu düşündüğü için… Neredeyse bilindik bir hikâye, eşi geçirdiği ağır bir kaza sebebiyle hastanede yatan, bu dönemde, o güne kadar yoğun iş hayatı yüzünden ihmal ettiği kızlarını anlamaya, onlarla diyalog kurmaya çalışan zengin bir emlak tüccarı baba. Hawaii’de geçen hikaye ne kadar bilindik olsa da, dram ve komedinin bir arada ince ince işlenişi filmi farklı kılıyor. George Clooney’in hayat verdiği, baba, Matt King kadar filmdeki diğer karakterler de filme başlı başına anlam katıyor. Özellikle Matt King’in, yaşama şansı olmayan eşinin kendisini aldattığını öğrendiğinde, önce içinden çıkmakta zorlandığı sorular silsilesi, sonrasında her şeye rağmen yeni bir hayat kurmak için verdiği mücadele filmi izlemeye değer kılıyor. En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oscar da kazanan filmin gösterildiği festivallerden de 51 ödüllü bulunuyor.

O replik: Babamla hemfikirim “Çocuklarına bir şeyler yapabilecekleri kadar para ver ama hiçbir şey yapmadan oturacakları kadar çok verme.”

50 First Dates

50-First-Dates-fl

Lucy’nin 1 sene önce, babasının doğum gününde geçirdiği korkunç trafik kazası beyninin bir bölümünde hasara yol açmıştır. Bu sebeple, kazadan öncesini çok net hatırlıyor olmasına rağmen kaza günü ve sonrasında yaşadıklarını sadece 24 saat hafızasında tutabilmektedir. Her gün aynı şeyleri yapar ve her gece yattığında o gün içinde yaptıklarını unutur. Babası ve erkek kardeşi bu duruma alışmışlardır. Her gün babasının doğum gününü yeniden kutlarlar, her gün 1 sene öncesine ait o gazeteyi yeniden okurlar, her gün aynı filmi yeniden izlerler, ta ki Henry gelene kadar…

Lucy, her sabah olduğu gibi yine aynı kafede kahvaltı etmektedir. Diğer sabahlardan farklı olan o sabah, hayatını sonsuza dek değiştirecek bir şey yaşar; Henry’le tanışır. Lucy’e ilk görüşte âşık olan Henry, hastalığından habersiz, bu kızla geçireceği günlerin hayalini kurmaktadır. Hastalığını öğrendiğinde ise kurduğu hayallerden vazgeçmek yerine, onu her gün kendine tekrar âşık etmenin yollarını aramaya başlar.

Film Hawaii’de geçiyor. Hawaii demek, yaz demek. Yaz filmlerinin çoğu gibi; eğlenceli, kıpır kıpır bir film 50 First Dates. Hafıza kaybınız olmasa da tekrar tekrar izleyip, her seferinde ilk seferki keyfi alabilirsiniz.

O replik: Son bir ilk öpücük alabilir miyim?

(500) Days of Summer

500 Days of Summer

Listedeki diğer filmlerden bir nebze ayrılan lakin ismiyle “Yaz Filmleri” arasında olmayı kesinlikle hak eden bir film (500) Days of Summer. Her ne kadar Türkçeye “Aşkın (500) Günü” diye çevrilmiş olsa da film, Summer (Yaz) isimli bir kıza aşık olan Tom’un 500 gününü anlatıyor. Belirli kalıplara bağlı kalmayan bir aşk hikayesinin anlatıldığı film ilk sahnesinden son anına kadar klasik Hollywood romantik komedilerinden ayrılan ender yapımlardan bir tanesi. Film iki başrol oyuncusu Joseph Gordon-Lewitt ve Zooey Deschanel’ın bu filmle birlikte daha çok sevildiği ve belirli bir hayran kitlesi kazandığı da yadsınamaz bir gerçek.

Sadece yaz filmleri listemde değil, en sevdiğim filmler listemin de ilk sıralarında yer alır: (500) Days of Summer. Aşkı iliklerinize kadar hissetmek, ucundan da olsa mutlu olmak eh biraz da üzülmek için birebirdir.

O replik: Sevgilim, sana bunu nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum ama… Banyomuzda Çinli bir aile var.

 Y Tu Mama Tambien

y-tu-mama-tambien filmloverss

Yaz tatilinde kız arkadaşları tarafından terk edilmiş 18 yaşlarında iki arkadaş; Julio ve Tenoch, bir düğünde kendilerinden yaşça büyük olan Luisa ile tanışırlar. Kızı etkilemek için, Boca Del Cielo (Cennet Ağzı) adındaki bir plaja gittiklerini söyleyen gençler, Luisa’nın da kendilerine katılmasıyla hayatlarını değiştirecek olan yolculuğa başlarlar. Alfonso Cuaron’un ilk filmi Ananı da (Y Tu Mama Tambien), özgün senaryosuyla Oscar’a da aday olmuş bir yol filmi. Film; Aşk, cinsellik, ölüm gibi temalarıyla komedi ve dram arasında ince bir çizgide yürüyor. Deniz, kum ve güneş, bu samimi hikayeye eşlik ediyor. Meksika’nın aşina olmadığımız coğrafyasında  garip bir aşk üçgeni kuran Ananı da, tam anlamıyla bir yaz filmi. Ama onun da ötesinde, güçlü sinematografisiyle anımsanacak filmlerden.

O replik: Bunun mutlu bir veda olmasını beklemiyordum, ama en azından sevgi dolu olsun.

Some Like it Hot

some-like-it-hot-

1959 yılında yönetmen yönetmen Billy Wilder tarafından Bazıları Sıcak Sever (Some Like it Hot) filmi başrollerinde Marilyn Monroe, Tony Curtis ve Jack Lemmon’dan oluşan efsane bir kadroya sahiptir. Amerikan Film Enstitüsü tarafından hazırlan Gelmiş Geçmiş En İyi Filmler listesinde 22. Sırada yer alan film aslında hepimizin çok tanıdık olduğu bir hikayeyi anlatır. Fakir kız ve kendini zenginmiş gibi tanıtan oğlan…

Joe ve Jerry tanık oldukları bir cinayetin ardından şehri terk etmek zorunda kalırlar, fakat mafya babasından kaçmanın tek yolu vardır: kılık değiştirmek. Florida’ya gitmek üzere olan bir kız grubunun arasına katılınca artık hayatlarına Daphne ve Josephine olarak devam etmeye başlarlar. Grubun güzel solisti Sugar’ın güzelliği ise Joe’nun dikkatli gözlerinden kaçmamıştır. Sugar hayatı boyunca erkeklere güvenmek istemiş, fakat her defasında yanılmıştır. Bu defada Florida’ya giderek zengin bir iş adamını etkileyip mantık evliliği yapmayı planlamaktadır. Florida’ya vardıklarında Joe ne yapıp edip kendini zengin bir iş adamı olarak tanıştırır ve artık bir şekilde Sugar’ın hayallerini süslemeye başlar.

Hikaye okudukça tanıdık geldiyse, 1964 yılında çekilen ve Türkan Şoray, İzzet Günay ve Sadri Alışık’ın başrollerini paylaştığı Fıstık gibi Maşallah aklınıza gelmiş olabilir. Film Bazıları Sıcak Sever’in ülkemizde çekilmiş, başarılı bir uyarlamasıdır. Bazıları Sıcak Sever hem bir klasik olarak hem de bir yaz filmi olarak listede kendine yer bulmayı kesinlikle hak eden bir film.

O replik: Ben çok zeki değilim… Hatta biraz aptalım bile. Eğer birazcık aklım olsaydı, bu şapşal trende şapşal kızlar orkestrasıyla birlikte olmazdım. Önceden erkeklerle birlikte söylerdim, ama artık buna gücüm yetmiyor. Bu zaten benim kaçmaya çalıştığım şey. Son 2 yılda 6 farklı grupla çalıştım. Tanrım! Kendime güvenemiyorum. Saksofoncu gördüm mü, hele de tenörse… Beni bu kadar çeken şey ne bilmiyorum. Come to Me, My Melacholy Baby’den birkaç satır okumaları benim için yetiyor.

Little Miss Sunshine

little miss sunshine - filmloverss

Olive adında küçük, tombul bir kız çocuğu, bir güzellik yarışmasına çağrılınca, tüm aile onu yarışmaya yetiştirmek için seferber olur. Aşırı mükemmeliyetçi babası, intihara meyilli amcası, konuşmamaya yeminli ağabeyi, uyuşturucu bağımlısı büyük babası ve her şeye rağmen aileyi bir arada tutmaya çalışan zavallı annesiyle birlikte eski, sarı Volkswagen karavanlarına atlayıp, yarışmanın olduğu şehre doğru yola çıkarlar. Bu, oldukça uzun ve zorlu bir yolculuk olacaktır.

Şu ana kadar çekilmiş en şirin yol komedisidir Little Miss Sunshine. Acılar ve hayal kırıklıklarıyla dolu 6 farklı hayat hikâyesini, olabilecek en neşeli şekilde anlatır. Mevsim yazdır ve güneş tepede parlarken, surat asmak anlamsızdır. Onca aksiliğe, yenilgiye, moral bozukluğuna rağmen izleyicide bir gülümseme bırakır. Her mevsim izlenir ama hep yazı hissettirir. Little Miss Sunshine güzeldir.

O replik: Hayatta iki tip insan vardır; kazananlar ve kaybedenler. Aralarındaki fark nedir, biliyor musun? Kazananlar asla vazgeçmeyenlerdir.

Dedemin İnsanları

cagn-irmak-dedemin-insanlari-fl

Ege’de küçük bir kasaba… Birbirinden neşeli, birbirinden kederli, birbirinden sevecen insanlarıyla… Ve Mehmet Bey, daha küçücük bir çocukken ailesiyle birlikte mübadele ile Türkiye’ye göçmek zorunda bırakılan, geldiği toprakları seven ama göçmek zorunda bırakıldığı topraklara olan hasreti hiç dinmeyen… Çetin Tekindor’un hayat verdiği Mehmet Bey, ölmeden önce doğduğu toprakları tekrar görmek isteyen, bu özlemini yazdığı mektupları şişeler içinde Ege’nin serin sularına bırakarak bastırmaya çalışan kasaba halkının saygı duyduğu hoşgörülü bir adamdır. Mehmet Bey’in hüznüne, neşesine, kendisine ‘gavur’ denmesinden rahatsız olan torunu ile olan eşsiz dostluğuna, diyaloğuna ve en önemlisi de içinde sürekli büyüyen hasretine tanık olduğumuz film, tam bir baş yapıt. Çağan Irmağın senaryosunu yazdığı ve yönettiği film, tarihi gerçekleri gözler önüne sererken, düşündürüyor ve fazlasıyla duygulandırıyor.

O replik: Bavulları hiç sevmiyorum efendim. Çok hüzünlü şeyler. Hep geri dönüp gitmeyi hatırlatırlar.


Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi