“Şu yaptıklarıma bak; sen, güçlü olan, eserlerime bak ve titre..." İngiliz şair Percy Bysshe Shelley’nin Ozymandias sonesinin en güçlü dizesini, Yaratık: Covenant filminde android David’in ağzından duyuyoruz. Peki aynı dizeyi Ridley Scott için kullanabilir miyiz? Alien, Blade Runner, Thelma & Louise ve Gladiator gibi sinema tarihine damga vurmuş filmler yöneten Scott’ın 80 yaşına merdiven dayadığı günlerde yeniden Alien evrenine dönmesi, sanki biraz da her şeyin başladığı o parlak günlere dönüş ve yeniden kendini kanıtlama çabasıyla açıklanabilir. Peki ya Neill Blomkamp’ın çok konuşulan beşinci Alien filmi projesine burun kıvırarak kendi çocuğu gibi sahiplendiği serinin başlangıcını anlatmak ve bir anlamda kendi kurduğu evreni nihayete erdirmek isteyen Scott, bu hedefine ulaşmaya yaklaştı mı? “Prometheus”ta Lost’tan tanıdığımız senarist Damon Lindelof ile çalışan yönetmen, güçlü bir sembolizm anlayışıyla birçok kaynaktan beslenmişti. Genelde sadece İncil ve Hristiyanlık üzerinden okumalar yapılmış olsa da resim, edebiyat, klasik müzik ve mitoloji gibi alanlar da bu evrenin yaratılmasında ön plandaydı. Buna karşın güçlü bir sembolizmin ve vizyoner bir yönetmenliğin, iyi bir senaryo olmadıkça tek başına ayakta kalamadığının önemli bir örneğiydi Prometheus. Scott da bunun farkına varmış olacak ki, ikinci filminde Lindelof’un yerini The Aviator, Skyfall ve Hugo gibi filmlerin senaristi John Logan ile dolduruyor. Yönetmenin asıl düşüncesi ise; ilk Alien mitolojisine bağlı bir film yapmaya çalışmak ki, Yaratık: Covenant’ın asıl sorunu da tam olarak nerede duracağını bilmeyen bir film olmasından kaynaklanıyor. Filmin adından yola çıkarsak; Covenant, İncil’de Ahit sandığını temsil etmekle birlikte aynı zamanda antlaşma/verilmiş söz anlamını taşıyor. Kutsal kitaptaki antlaşma Tanrı ve İsrailoğulları arasındayken filmdeki antlaşma ise iki yönlü olarak düşünülebilir: Mühendisler ve yaratıcısı oldukları insan arasındaki antlaşma ile insan ve yaratıcısı olduğu yapay zeka arasındaki antlaşma. İlk antlaşmanın Prometheus’ta bir şekilde bozulduğunu anlasak da bu konuda herhangi bir bilgiye ulaşamıyorduk. İkinci antlaşma ise Yaratık: Covenant'ın ilk sahnesindeki gerilimle sarsılıyor. Weyland şirketinin sahibi Peter Weyland ile yaratıcısı olduğu David (Michael Fassbender) arasındaki konuşmaya yerleştirilen bolca sembolizm eşliğinde David'in, Michelangelo’nun Davut heykelinden aldığı ismiyle kusursuz bir tasarıma ve Piero Della Francesca’nın The Nativity tablosunun yarattığı vurguyla Tanrı’nın oğlu statüsüne kavuştuğuna tanık oluyoruz. Weyland’ın kendi yaratıcısını bilmemesi ve ölümlü olması, David’in kendisini daha üstün görmeye başlamasıyla sonuçlanıyor. Böylece bir bakıma ikili arasındaki antlaşma bozuluyor ve tanıdık Alien evreninin kapısı, Ahit sandığı gibi açılıyor. Alien: Covenant: Ozymandias’ın Kaidesi Bu etkili girişe rağmen Scott, izleyiciyi daha karakterlerle tanıştırırken kaybetmeye başlıyor. Prometheus’a benzer şekilde ilerleyen hikaye, altı doldurulamamış basma kalıp karakterler eşliğinde klişelerle devam ediyor. Elizabeth Shaw’dan (Noomi Rapace) sonra karşımıza çıkan ikinci Ripleyvari kadın kahraman olan Daniels (Katherine Waterston), anlatının merkezinde yer alıyor gibi görünse de Roy Batty-vari David ve üst modeli Walter’a odaklanan Scott, neredeyse tüm kozlarını yapay zeka üzerinden oynuyor. Açıkçası 70'li yılların sonunda radikal ve cesur duran kadın kahraman tercihi, iki filmdir bir alışkanlık olmaktan öteye gidemiyor. Yaratık: Covenant'ta yer verilen eşcinsel ilişki çıkışı ise o kadar silik ki, filme herhangi bir etkisi olduğu söylenemez.  Karakterlerin zayıflığı sonucunda, kırılma anlarında ortaya çıkan gerilim ve dönüm noktaları da beklenen etkiyi yaratamıyor. Film evreninde önemli bir noktada duran çok uluslu şirket-mürettebat/insan çatışması tamamen kaldırılıyor. Daha da kötüsü, Prometheus’ta karşımıza çıkan mantık hataları, Yaratık: Covenant’ta artarak devam ediyor.…

Yazar Puanı

Puan - 58%

58%

Görsel anlamda Weyland şirketinin mottosu gibi “daha iyi dünyalar inşa eden” Ridley Scott, Yaratık: Covenant ile ancak Ozymandias heykelinin kaidesini sunabiliyor.

Kullanıcı Puanları: 3.68 ( 9 votes)
58

“Şu yaptıklarıma bak; sen, güçlü olan, eserlerime bak ve titre…”

İngiliz şair Percy Bysshe Shelley’nin Ozymandias sonesinin en güçlü dizesini, Yaratık: Covenant filminde android David’in ağzından duyuyoruz. Peki aynı dizeyi Ridley Scott için kullanabilir miyiz? Alien, Blade Runner, Thelma & Louise ve Gladiator gibi sinema tarihine damga vurmuş filmler yöneten Scott’ın 80 yaşına merdiven dayadığı günlerde yeniden Alien evrenine dönmesi, sanki biraz da her şeyin başladığı o parlak günlere dönüş ve yeniden kendini kanıtlama çabasıyla açıklanabilir. Peki ya Neill Blomkamp’ın çok konuşulan beşinci Alien filmi projesine burun kıvırarak kendi çocuğu gibi sahiplendiği serinin başlangıcını anlatmak ve bir anlamda kendi kurduğu evreni nihayete erdirmek isteyen Scott, bu hedefine ulaşmaya yaklaştı mı?

“Prometheus”ta Lost’tan tanıdığımız senarist Damon Lindelof ile çalışan yönetmen, güçlü bir sembolizm anlayışıyla birçok kaynaktan beslenmişti. Genelde sadece İncil ve Hristiyanlık üzerinden okumalar yapılmış olsa da resim, edebiyat, klasik müzik ve mitoloji gibi alanlar da bu evrenin yaratılmasında ön plandaydı. Buna karşın güçlü bir sembolizmin ve vizyoner bir yönetmenliğin, iyi bir senaryo olmadıkça tek başına ayakta kalamadığının önemli bir örneğiydi Prometheus. Scott da bunun farkına varmış olacak ki, ikinci filminde Lindelof’un yerini The Aviator, Skyfall ve Hugo gibi filmlerin senaristi John Logan ile dolduruyor. Yönetmenin asıl düşüncesi ise; ilk Alien mitolojisine bağlı bir film yapmaya çalışmak ki, Yaratık: Covenant’ın asıl sorunu da tam olarak nerede duracağını bilmeyen bir film olmasından kaynaklanıyor.

Filmin adından yola çıkarsak; Covenant, İncil’de Ahit sandığını temsil etmekle birlikte aynı zamanda antlaşma/verilmiş söz anlamını taşıyor. Kutsal kitaptaki antlaşma Tanrı ve İsrailoğulları arasındayken filmdeki antlaşma ise iki yönlü olarak düşünülebilir: Mühendisler ve yaratıcısı oldukları insan arasındaki antlaşma ile insan ve yaratıcısı olduğu yapay zeka arasındaki antlaşma. İlk antlaşmanın Prometheus’ta bir şekilde bozulduğunu anlasak da bu konuda herhangi bir bilgiye ulaşamıyorduk. İkinci antlaşma ise Yaratık: Covenant’ın ilk sahnesindeki gerilimle sarsılıyor. Weyland şirketinin sahibi Peter Weyland ile yaratıcısı olduğu David (Michael Fassbender) arasındaki konuşmaya yerleştirilen bolca sembolizm eşliğinde David’in, Michelangelo’nun Davut heykelinden aldığı ismiyle kusursuz bir tasarıma ve Piero Della Francesca’nın The Nativity tablosunun yarattığı vurguyla Tanrı’nın oğlu statüsüne kavuştuğuna tanık oluyoruz. Weyland’ın kendi yaratıcısını bilmemesi ve ölümlü olması, David’in kendisini daha üstün görmeye başlamasıyla sonuçlanıyor. Böylece bir bakıma ikili arasındaki antlaşma bozuluyor ve tanıdık Alien evreninin kapısı, Ahit sandığı gibi açılıyor.

Alien: Covenant: Ozymandias’ın Kaidesi

Bu etkili girişe rağmen Scott, izleyiciyi daha karakterlerle tanıştırırken kaybetmeye başlıyor. Prometheus’a benzer şekilde ilerleyen hikaye, altı doldurulamamış basma kalıp karakterler eşliğinde klişelerle devam ediyor. Elizabeth Shaw’dan (Noomi Rapace) sonra karşımıza çıkan ikinci Ripleyvari kadın kahraman olan Daniels (Katherine Waterston), anlatının merkezinde yer alıyor gibi görünse de Roy Batty-vari David ve üst modeli Walter’a odaklanan Scott, neredeyse tüm kozlarını yapay zeka üzerinden oynuyor. Açıkçası 70’li yılların sonunda radikal ve cesur duran kadın kahraman tercihi, iki filmdir bir alışkanlık olmaktan öteye gidemiyor. Yaratık: Covenant’ta yer verilen eşcinsel ilişki çıkışı ise o kadar silik ki, filme herhangi bir etkisi olduğu söylenemez.  Karakterlerin zayıflığı sonucunda, kırılma anlarında ortaya çıkan gerilim ve dönüm noktaları da beklenen etkiyi yaratamıyor. Film evreninde önemli bir noktada duran çok uluslu şirket-mürettebat/insan çatışması tamamen kaldırılıyor. Daha da kötüsü, Prometheus’ta karşımıza çıkan mantık hataları, Yaratık: Covenant’ta artarak devam ediyor. Yeni koloniler kurmak ve insan hayatını sürdürmek amacıyla derin uzaya gönderilen bilim adamlarının çelişkili ve neredeyse aptalca kararları, hikayeyi bir an önce tasarım harikaları Xeno ve Neomorph’a taşımaktan –ve talepkar izleyiciyi susturmaktan- öte bir amaç taşımıyor. Düşünün ki mürettebat, derin uykudan sıkıldığı –evet, sıkılmak- için o güne kadar hiç görmedikleri bir gezegene güle oynaya inmekten ve insanlığın son şanslarını çöpe atmaktan çekinmiyor. Herhalde bu tercihe bir analiz kasmaya çalışsam, sadece Ridley Scott’ın insanlıktan umudunu kestiği sonucuna ulaşabilirim.

Filmin nerede duracağını tam olarak bilememesi sorunu biraz da büyük bütçeli görsel bir şölenin, b-filmi tadında bir senaryoyla işlenmesine dayanıyor. Şüphesiz ki ilk Alien filmi, sınırları net çizilmiş bir bilimkurgu-korku filmiydi. Yaratık: Covenant ise bir yandan ondan çok daha fazlasını sunmaya çalışırken teknik yönden “şık” olmaya çalışıyor. Fakat o filmi zenginleştiren sınırlı anlatısının aksine, sürekli kendisini kanıtlamaya çalışan alt metni ile basitleştirmeye çalıştıkça sürekli hata veren olay örgüsünü uyumlu ve tempolu hale getiremiyor. Serinin hayranlarına bir parmak bal çaldığı sahnelerdeki coşku, genel olarak filmin atmosferine yansıtılamıyor. Görsel anlamda Weyland şirketinin mottosu gibi “daha iyi dünyalar inşa eden” Ridley Scott, Yaratık: Covenant ile ancak Ozymandias heykelinin kaidesini sunabiliyor. Bize de Shelley’nin şiirini tamamlamak kalıyor:

“Oysa geriye hiçbir şey kalmamıştır,

Gezin çürümüş o devasa harabeyi,

uçsuz bucaksız ve çıplak

Yalnız ve dümdüz kum alabildiğine uzanır”

*Şiirin farklı çevirileri olduğu için filmdeki haliyle alıntılanmıştır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi