Önceki Sayfa1 / 3Sonraki Sayfa

Yalnızlık hissinin filmin her tarafına sindiği, direkt olarak yalnızlığı anlatmasa da hikayelerinde pek çok yalnız karakter bulunduran 30 muazzam filmi sizler için derledik.

Yalnızlık Üzerine 30 Muazzam Film

Umberto D. (1952)

umberto-d-1952-filmloverss

Bir derin kuyuya benzetir yalnızlığı Nietzsche ve sorar; “Taş atmak kolaydır bu kuyunun içine ama bu taş dibe inecek olursa, kim çıkarabilir?” İtalyan Yeni Gerçekçiliği sinema akımının baş eserlerinden biri olarak kabul edilen Vittorio De Sica filmi Umberto D.; bireyin toplum içerisinde yalnız bırakılışını, bizzat bu yalnızlığa rağmen onu görmezden gelen toplum içinde var olmaya çalışan emekli bir devlet memurunun gözünden anlatır bize. Yalnızlık bir seçim olduğunda güzeldir ama Umberto D.’nin mahkum edildiği yalnızlık kimsesiz bir çaresizlikten başka birşey değildir. Taş kuyunun dibine çoktan çarpmış ve kuyu dahil herkes tarafından çoktan unutulmuştur!

Umberto’nun başını sokabileceği bir oda için çırpınışını ve toplumda en azından fark edilmek adına gösterdiği çabayı hiç bir duygu sömürüsüne yer vermeden o benzersiz diliyle anlatan Vittorio De Sica, Bisiklet Hırsızları gibi bir başyapıtın bile üzerine çıkabilen bir yalnızlık senfonisi oluşturmayı başarmıştı.

Bu liste özelinde şunu bir kez daha vurgulamak gerek; Bukowski, Camus veya Sartre benzeri bir yalnızlık çoğu zaman bir tercihtir. Cehennem başkalarıdır diyerek tutunduğun yakıcı bir hazdır ve aynı zamanda seni daha güçlü kılan büyük bir kaçış yoludur. Ama söz konusu 60 yaşlarında bir ihtiyarın toplum içinde var olma çabası olduğunda tam anlamıyla bir yoksunluk halidir ve kesinlikle katlanılmazdır!

Smultronstället (1957)

wild-strawberries-bergman-1957

Ünlü sinemacı Ingmar Bergman 1957 yılında yönettiği Smultronstället, 84 yaşındaki profesör Isak Borg’ün kendisine takdim edilecek ödül töreni için Stockholm’den Lund’a seyahat ederken yaşadığı geçmişe dönüşü konu ediniyor. İnsanlardan kendini soyutlayan, genel olarak insanların da ondan çok hoşlanmadığını söyleyebileceğimiz Borg’un bahsi geçen yolculuk sırasında varoluşsal düşüncelerle çocukluğuna inmesi Citizen Kane-vari bir anlatıyı akla getirse de, film otobiyografik özellikleri ile farklılaşıyor. Özellile korku sahnelerinde farkını belli eden Bergman’ın kamerası, Borg’un yalnızlığını ve geçmişle yüzleşmesini aktarma konusunda ortaya yetkin bir iş çıkarmayı başarıyor.

Red Desert (1964)

michelangelo-antonioni-red-desert-filmloverss

Michelangelo Antonioni’nin yönettiği Red Desert, Yalnızlık Üçlemesi’nin – L’avventure, La Notte, L’eclisse – ardından çektiği ilk filmdir.

Red Desert, Giulliana’nın yaşadığı sıkışmışlık hissini oldukça gerçekçi bir anlatıyla seyirciye yansıtan Antonioni’ni sanayileşmeyi arka plana alarak muazzam bir içsel yolculuk sunar. Antonioni’nin ilk renkli filmi olan Red Desert’te yönetmenin renk kullanımında tercih ettiği zıtlıklar filmin seyir kalitesini arttıran bir diğer önemli detaydır.

Michelangelo Antonioni Red Desert ile Venedik Film Festivali’nde FIPRESCI ödülü ve Altın Aslan’a layık görülmüştür.

Repulsion (1965)

Repulsion-roman-polanski-filmloverss

İlk filmi Knife in the Water ile gerilim konusunda müthiş bir çıkış yapan Roman Polanski’nin İngiltere’de çektiği ve sinemasının zirvelerinden sayılan bir filmdir Repulsion. Daha sonraları “Apartman Üçlemesi” olarak anılacak olan Rosamary’s Baby ve The Tenant’ın öncülü olan film, Carol’un yalnızlığını ve yavaşça delirişini anlatıyor. Polanski sineması için başat temalardan olan psikolojik anormalliklerin oldukça yoğun kullanıldığı filmde Carol’un değişen ruh hallerine tanık oluruz. Fakat bu ruh hallerinin kökeninde yatan her daim yalnızlık duygusudur. Carol, yalnız olmadığında diğer insanlardan, yalnız olduğundaysa tanık olduğu gerçeklikten korkar. Bir anlamda Polanski yalnızlığı bir tür varoluşsal lanet olarak bizlere sunar. Çünkü Carol sonunda herkesten kaçıp kendi başına kalsa da bu sefer zihninin ona oynadığı oyunlardan kaçamaz. Bu aslında oldukça önemli bir söylemdir. Öyle ki Foucault ve Deleuze gibi çağdaş filozofların özellikle eğildikleri delilik ve şizofreni konularıyla ilgili olarak, normalliğin ya da aklı başındalığın toplumsal ve varoluşsal köklerine atıflarda bulunur.

Le Samourai (1967)

le-samourai-filmloverss

Le Samourai, Jean-Pierre Melville tarafından, Joan McLeod’un The Ronin isimli eserinden uyarlanmıştır. Başrolünü Alain Delon’un üstlendiği film, profesyonel bir kiralık katilin son görevinde tanıklar tarafından görülmesiyle yaşadığı olayları konu alır.

Le Samorai, görsel açıdan yarattığı muazzam atmosfer ile muazzam bir seyir sunarken aynı zamanda suç üzerine yapılmış en önemli filmlerden kabul edilerek kültleşmiştir. Günümüzde, Leon için Luc Besson’a ilham veren film olarak da adından çokça söz ettiren Le Samorai kara film türünün en önemli örneklerinden biridir. Bu estetik harikası film, tüm bu sinemasal özelliklerinin yanı sıra, karakterin içinde bulunduğu ve yalnızlık hissi seyirciye son derece başarılı bir şekilde aktarmayı başarmıştır.

Eklemekte fayda var, filmin en az kendisi kadar başarılı bir de soundtrack albümü vardır.

Solaris (1972)

solaris-tarkovsky-filmloverss

Hikâyelerinin belli bir noktalarında uzay yolculukları içeren bilimkurguların hiç kuşkusuz ortak noktası yalnızlık temasıdır. Çünkü milyarlarca insanın yaşadığı dünyanın gittikçe ayaklarının altında küçülmeye başlamasıyla o derin yalnızlık da ister istemez her karakterin içine düşer. İşte Solaris de tam bu yalnızlığı içeriyor ama daha fazlası da var. Solaris gezegenini izleyen uzay üssünde garip olayların yaşanması üzerinde dünyadan gönderilen bir doktorun hikayesini anlatan film, bir noktadan sonra karakterimizin yalnızca uzaydaki tek başınalığını anlatmakla kalmayıp; geçmişini hatırlayarak tümden benliğinin yalnızlaşmasını anlatır. Hatta öyle ki filmin efsane finali, tam da bu konuya işaret ederek, tüm insanlığa dönük bir yalnızlık sembolü yaratır. İster uzayda olsun isterse çocukluğunun geçtiği evin hemen yanındaki bahçede, insan her daim yalnızdır kendi hayatında.

Angst essen Seele auf (1974)

ali-fear-eats-the-soul

Angst essen Seele auf, Reiner Werner Fassbinder’in en vurucu filmlerinden biri olarak göze çarpıyor. Brigitte Mira ve El Hedi ben Salem’in başrollerinde yer aldığı Angst essen Seele auf (Ana karakterin zayıf Almancasının altını çizmek için filmin adında bilerek gramer hatası yapılmıştır), altmışına merdiven dayamış Emmi’nin, otuz yaşlarındaki Faslı Ali ile evlenmesi ile ikilinin bu evlilik sonrası değişen hayatlarına konuk oluyor. 2. Dünya Savaşı itibarı ile ülke olarak büyük bir akıl durgunluğu ve buhran döneminden geçen Almanya’nın bu dönem sonrası toplumsal anatomisini yapan film, gelenekçi ve ırkçı düşüncenin kırıntılarının Emmi ve Ali’nin hayatlarını sonsuz bir yalnızlığa sürüklemesini dramatik bir şekilde izleyiciye aktarıyordu.

Taxi Driver (1976)

taxi-driver-shot-filmloverss

Paul Schrader’ın senaryosunu yazdığı, ünlü sinemacı Martin Scorsese’nin sinema tarihine armağan ettiği klasik film Taxi Driver belki yalnızlık üzerine bir film değil ama Vietnam Savaşı görmüş ve sistemin oluşturduğu topluma ait olmadığını her sahnede hissettiğimiz Travis Bickle karakteri aslında sinema tarihinde gördüğümüz en yalnız karakterlerden biridir. Robert De Niro’nun sadece dillere pelesenk olmuş ünlü sahnelerinde değil, tüm film boyunca döktürdüğü Taxi Driver, rahatsız edici ve anarşik yapısı ve kuvvetli alt metni ile her sinefilin tekrar tekrar izlemesi gereken filmlerden biri. Filmin sinema dünyasına armağan ettiği ünlü oyuncu Jodie Foster’ın kısa ama öz performansı da cabası.

Paris, Texas (1984)

paris-texas-wenders-filmloverss

Alman Sineması’nın en önemli autuer yönetmenlerinden olan Wim Wenders’in, olaylı Amerika macerası sırasında çektiği Paris, Texas; daha sonra iyiden iyiye güçlenecek olan Amerikan Bağımsız Sineması’nda ağırlıklı olarak işlenecek konuları ele almasıyla bir açıdan öncü bir film olarak dikkat çeker. Yıkıcı bir olay sonrası tüm anıları iç içe geçen ve hatıralarının açık seçikliğini kaybeden Travis, bir yandan nerede ve kim olduğunu anlamaya çalışırken bir yandan da geçmişinin peşine düşer. Hiç kuşkusuz Wim Wenders’in hemen her filminde temel tema olarak karşımıza çıkan yalnızlık, bu filminde oldukça farklı bir şekilde ele alınır. Çünkü aslında Travis yalnız değildir, onu yalnız kılan; geçmişinin silinmiş hatıralarıdır. Bu yüzden Travis, etrafındaki bir sürü onu seven dostuna karşın kendisini çok yalnız hisseder. İçindeki kendisine olan yalnızlığını bir türlü yenemez. Haliyle geçmişine dönük çıktığı yol, artık onun için zaruri bir hal alır.

Der Himmel über Berlin (1987)

wings-of-desire-filmloverss

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden kısa bir süre sonra doğan Wim Wenders, tam da Almanya’nın büyük bir toplumsal ve düşünsel buhrana sürüklendiği dönemlerde gençliğini yaşamış bir yönetmendir. Bu yüzden filmleri her zaman bir arayış ve yolculuk içindedir. Fakat yine de bu arayışı benzerlerinden ayrılır. Çünkü o, ne daha iyi bir hayat arıyordur ne de dünyayı yeniden keşfetmek istiyordur. Tüm aradığı aslında kendi yaşamı içinde varoluşsal bir özdür. Bu yüzden yolculukları her zaman hedefsiz ve amaçsızdır, varoluşun şaşkınlığıyla oradan oraya sürükleniştir. İşte Der Himmel Über Berlin filmi de, tam olarak bu yaklaşımı ortaya koyar. Ezelden beridir yaşayan ve Berlin’in üzerinde uçan meleklerin hikayesini anlatır yönetmen bizlere. Ölümsüzlüğü, uçabilmeyi, görünmez olmayı arzulayan insanlara rağmen; tüm bunlara sahip olan meleklerin yalnızlığına şahit oluruz. O kadar uzun süredir yaşamaktadırlar ki, artık kim ve ne olduklarını unutmuşlardır. Dahası, her şeyi ve herkesi görmüş olarak, artık onlarda sevinç ya da üzüntü uyandıracak hiçbir şey kalmamıştır. Bu bir anlamda ölümsüz olmanın yalnızlığıdır. Her şey geçip giderken sizin tek başınıza kalakalmanızın.

Önceki Sayfa1 / 3Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi