Uzun ve inişli çıkışlı X-Men filmlerinden sonra Bryan Singer işe yeniden el atıyor ve karşımıza çizgi romanının altında yatan felsefesi sosyokültürel siyasi göndermelerle geliştirilmiş, önceki filmler arasında bir köprü ve aynı zamanda yeni bir başlangıç olan X-Men: Geçmiş Günler Gelecek (X-Men: Days of Future Past) çıkıyor.

Distopik bir mutant yok oluşunun yaşandığı dünya ile başlayan film kurtuluşun yolunu geçmişte aramayla paralel devam eden iki farklı olay zincirini zaman kavramıyla ele alarak devam ediyor. Her şeyin başlangıcı kabul edilen 1973 yılındaki bir suikastı engelleme çabası aynı zamanda filmin temel hikayesi aslında. Bu açıdan zaman kavramı hikayede tutarlılığı sağlama görevini yerine getirecek kadar ele alınmış. Yani ufak bir detay belki ama aynı zamanda serinin en genel filmlerinden biri olmasını sağlamaya yetmiş. Daha önceki filmlerdeki olaylar genel olarak hikayeye pek de etki etmiyorlar. Yalnızca ikili ilişkilerdeki ufak ayrıntılar olarak ele alınmışlar. Bu aslında büyük bir başarı kabul edilebilir. Çünkü Singer X-Men filmleri içindeki en kapsayıcı ve bu kapsayıcılık uğruna karakterler arası bağlantıları feda etmeyen oldukça iyi bir film yapmayı başarmış. Buna rağmen bazı temel sıkıntılar da yok değil. Mesela filmin esas hikayesi olan geçmişteki mücadeleyi anlamlandırmak için kurulan distopik hikaye çok kısa tutulmuş. Hatta o kadar kısa ki kurtuluş için geçmişe dönme fikrinin ne ara bulunduğunu anlayamadan gerçekleştirilmesine şahit oluyoruz. Filmin iki saati geçen süresini düşündüğümüzde muhtemelen yönetmen bu ilk bölümü biraz fazla uzatmak istememiş fakat bu geçmişe gitme hikayesinin biraz havada kalmasına sebep olmuş. Diğer önemli sıkıntıysa karakterlerin hikayedeki görevleri konusundaki tercihler. Peter karakteri çok başarılı bir şekilde işlenip filmin kurgusunda inanılmaz akıcılık sağlarken finaldeki duygusal atmosferi sağlamak adına bir anda kenara atılıp görmezden geliniyor. Bu yüzden de filmdeki mizahi aksiyon ile duygusal sahneler arasındaki geçişler fazla sert olmuş.

Girişte de bahsettiğimiz çizgi romanın altında yatan felsefeyi geliştirme konusunda yönetmen gerçekten beklentilerin üstünde bir performans gösteriyor. Eski Amerika Başkanı Kennedy’e yapılan atıf bir tür saygı duruşu niteliğinde. Fakat özellikle filmdeki mücadele edilen kötü karakter üzerinden yapılan gönderme tam anlamıyla enfes. Dr. Bolivar Trask karakteri başlı başına bir incelemeye konu olacak şekilde oluşturulmuş desek yanlış olmaz. Örneğin Alejandro Jodorowsky’nin Holly Mountain filminde Amerikan Siyasi yaklaşımının isim yoluyla fikir empoze edişini eleştirdiği sahneyi ele alarak Güney Amerikalı devrimci Simon Bolivar’ın kötü bir karakterde isim olarak kullanılması ve bu karakterin Adam Curtis’in The Power of Nightmares belgesel serisinde ele aldığı yakın dönem Amerikan Siyasi tarihindeki yeni muhafazakarlık akımının mevcut siyasi yaklaşımındaki halkı ortak bir düşman uğruna birleştirme yoluyla barışı sağlama fikrini savunması ne kadar tesadüf olabilir. Ya da bu karakterin amacına beklenmedik kriz anlarında bir anda ortaya çıkarak fikirlerinin altındaki düşünceyi çok da sorgulatmadan kısa vadede kesin bir çözüm sunma cesaretini ve de gafletini göstererek ulaşması.

Geçmişteki mücadeleyle birlikte adım adım final sahnesine giderken yönetmen final sahnesinin tahmin edilebilirliği konusunda bir hamle yapmıyor. Bunun yerine aynı finale farklı yollarla ulaşılması sonucu çıkacak farklı sonuçlar üzerinden bir ilgi uyandırıyor ve bunu başarıyor da. Zaten filmin sonu itibariyle Singer seriye bir tür yeni bir başlangıç yapmış. Bu açıdan seriyi sıkı sıkıya takip eden, karakterleri oldukça iyi tanıyan hayranları için filmin destansı bir finali var diyebiliriz. Fakat Xavier, Revan ve Erik arasındaki ilişkinin yalnızca aksiyon sahneleri için bir fon olarak kullanılarak derinlemesine yeterince işlenmemesi biraz hayal kırıklığı yaratabilir.

Uzun ve inişli çıkışlı X-Men filmlerinden sonra Bryan Singer işe yeniden el atıyor ve karşımıza çizgi romanının altında yatan felsefesi sosyokültürel siyasi göndermelerle geliştirilmiş, önceki filmler arasında bir köprü ve aynı zamanda yeni bir başlangıç olan X-Men: Geçmiş Günler Gelecek (X-Men: Days of Future Past) çıkıyor. Distopik bir mutant yok oluşunun yaşandığı dünya ile başlayan film kurtuluşun yolunu geçmişte aramayla paralel devam eden iki farklı olay zincirini zaman kavramıyla ele alarak devam ediyor. Her şeyin başlangıcı kabul edilen 1973 yılındaki bir suikastı engelleme çabası aynı zamanda filmin temel hikayesi aslında. Bu açıdan zaman kavramı hikayede tutarlılığı sağlama görevini yerine getirecek kadar ele alınmış. Yani ufak bir detay belki ama aynı zamanda serinin en genel filmlerinden biri olmasını sağlamaya yetmiş. Daha önceki filmlerdeki olaylar genel olarak hikayeye pek de etki etmiyorlar. Yalnızca ikili ilişkilerdeki ufak ayrıntılar olarak ele alınmışlar. Bu aslında büyük bir başarı kabul edilebilir. Çünkü Singer X-Men filmleri içindeki en kapsayıcı ve bu kapsayıcılık uğruna karakterler arası bağlantıları feda etmeyen oldukça iyi bir film yapmayı başarmış. Buna rağmen bazı temel sıkıntılar da yok değil. Mesela filmin esas hikayesi olan geçmişteki mücadeleyi anlamlandırmak için kurulan distopik hikaye çok kısa tutulmuş. Hatta o kadar kısa ki kurtuluş için geçmişe dönme fikrinin ne ara bulunduğunu anlayamadan gerçekleştirilmesine şahit oluyoruz. Filmin iki saati geçen süresini düşündüğümüzde muhtemelen yönetmen bu ilk bölümü biraz fazla uzatmak istememiş fakat bu geçmişe gitme hikayesinin biraz havada kalmasına sebep olmuş. Diğer önemli sıkıntıysa karakterlerin hikayedeki görevleri konusundaki tercihler. Peter karakteri çok başarılı bir şekilde işlenip filmin kurgusunda inanılmaz akıcılık sağlarken finaldeki duygusal atmosferi sağlamak adına bir anda kenara atılıp görmezden geliniyor. Bu yüzden de filmdeki mizahi aksiyon ile duygusal sahneler arasındaki geçişler fazla sert olmuş. Girişte de bahsettiğimiz çizgi romanın altında yatan felsefeyi geliştirme konusunda yönetmen gerçekten beklentilerin üstünde bir performans gösteriyor. Eski Amerika Başkanı Kennedy’e yapılan atıf bir tür saygı duruşu niteliğinde. Fakat özellikle filmdeki mücadele edilen kötü karakter üzerinden yapılan gönderme tam anlamıyla enfes. Dr. Bolivar Trask karakteri başlı başına bir incelemeye konu olacak şekilde oluşturulmuş desek yanlış olmaz. Örneğin Alejandro Jodorowsky’nin Holly Mountain filminde Amerikan Siyasi yaklaşımının isim yoluyla fikir empoze edişini eleştirdiği sahneyi ele alarak Güney Amerikalı devrimci Simon Bolivar’ın kötü bir karakterde isim olarak kullanılması ve bu karakterin Adam Curtis’in The Power of Nightmares belgesel serisinde ele aldığı yakın dönem Amerikan Siyasi tarihindeki yeni muhafazakarlık akımının mevcut siyasi yaklaşımındaki halkı ortak bir düşman uğruna birleştirme yoluyla barışı sağlama fikrini savunması ne kadar tesadüf olabilir. Ya da bu karakterin amacına beklenmedik kriz anlarında bir anda ortaya çıkarak fikirlerinin altındaki düşünceyi çok da sorgulatmadan kısa vadede kesin bir çözüm sunma cesaretini ve de gafletini göstererek ulaşması. Geçmişteki mücadeleyle birlikte adım adım final sahnesine giderken yönetmen final sahnesinin tahmin edilebilirliği konusunda bir hamle yapmıyor. Bunun yerine aynı finale farklı yollarla ulaşılması sonucu çıkacak farklı sonuçlar üzerinden bir ilgi uyandırıyor ve bunu başarıyor da. Zaten filmin sonu itibariyle Singer seriye bir tür yeni bir başlangıç yapmış. Bu açıdan seriyi sıkı sıkıya takip eden, karakterleri oldukça iyi tanıyan hayranları için filmin destansı bir finali var diyebiliriz. Fakat Xavier,…
Puan - 68 / 100

6.8

Geçmişteki mücadeleyle birlikte adım adım final sahnesine giderken yönetmen final sahnesinin tahmin edilebilirliği konusunda bir hamle yapmıyor. Bunun yerine aynı finale farklı yollarla ulaşılması sonucu çıkacak farklı sonuçlar üzerinden bir ilgi uyandırıyor ve bunu başarıyor da.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
7
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi