Önceki Sayfa1 / 4Sonraki Sayfa

Yıllarca telefon melodim olan Yumeji’s Theme’i her duyduğumda ağır ağır, bastığım her adımı hissederek, elimin dokunduğu her yerde iz bıraktığımı fark ettirecek lirik bir yavaşlıkta hareket etmeme; küçükken en sevdiğim şarkının California Dreaming olduğunu ergenliğimde hatırlatarak bugünüme yepyeni anlamlarla taşımama ve tüm bunların ötesinde söylenememiş sözlerin, yarım kalmış dokunuşların, yitik geçmişin, yalnızlığın ağırlığını daha iyi görüp kucaklamama vesile olan Wong Kar-wai kim bilir başkalarına nasıl dokunmuştur ve daha da dokunacaktır.

Sihirli bir şekilde tanışıp fantastik aşklara yolculuk eden kurgusal karakterler sunmaz, en gerçek haliyle tutunamayanları, olduramayanları ama aşkın kıymetini de bilenleri anlatır Wong. Geçmişi, geleceği, unutulamayan anıları, mutlu sonu olmayan aşkları, özlemi, korkuyu, mutluluğu arayan ama her zaman aradığını bulamayan insanlardır onun konusu. Anlar vardır yarım da olsa hep akılda kalacak, sorular vardır ama ya sorulamazlar ya cevap bulamazlar. Birbirine dokunan insanlar, ilişkiler, tamamına ermeseler de hep içeride yaşamaya devam ederler. Belirsizlik hakimdir filmlerine Wong Kar-wai’nin, arzular hayal kırıklıklarına yol açsa da bırakılamaz, tıpkı gelecek korkusunun acı bile olsa geçmişe sarılmaya yol açması gibi. Zamansızlık hissiyatı doğar en çok, yanlış zamanda birbirlerini bulmuş ya da bulamamıştır sanki herkes. Yersizlerdir aynı zamanda, ya sürekli hareket halindedirler ya da oradan oraya taşınır dururlar. Takside, trende görürüz karakterleri, evleri odaları değişir. Yerler değişir değişmesine de, karakterler bile birbirlerinin yerini doldurur zaman zaman. Geçiş halindedir Wong’un filmlerindeki her şey, tıpkı Hong Kong gibi. Farklı yerlerden gelen, bazen farklı dilleri konuşan, farklı kişiliklerdeki karakterleri bir arada tutan şey aidiyetsizlik hissi gibidir, yapayalnız, kendilerine ait bir kimlik arar dururlar sanki. Hong Kong herkesin ve kimsenin şehri olmuştur Wong’un filmlerinde, belki de öyledir gerçekten de.

Hong Kong İkinci Yeni Dalgası’nın, uluslararası platformda da en önemli ismi olarak görülen Wong Kar-wai de diğerleri gibi Hong Kong’u kendinin bir parçası, kendisini de Hong Kong’un etkisinde bir birey olarak aktarır sinemasında. Filmleri kişisel olduğu kadar politiktir, ama onları içe dönüşten, toplumsal ve bireysel hafızaya kazınan kaygılardan beslenerek yaratır. Wong, Şangaylı bir ailenin çocuğu olarak 5 yaşındayken, 1963’te gelir Hong Kong’a ve filmlerinde bu Şangay etkisini, yalnızca ona ait bir gerçeklik olmaktan öte, Hong Kong’u betimleyen bir unsur olarak ele aldığını görürüz. Hong Kong, 1984’te imzalanan Çin-İngiliz Ortak Deklarasyonu ile 1997’den itibaren 50 yıl sürecek bir geçiş dönemini Çin Halk Cumhuriyeti’ne ‘Tek Ülke, İki İdari Sistem’ anlayışıyla bağlı Özel İdari Bölge statüsü ile geçirmeye başlamıştır. Geçişten önce İngiliz sömürgesi olan Hong Kong’un, kapitalist temelli ekonomisinden belirsiz gelecekteki sosyalizme yolculuğu, Çin’in gün geçtikçe artan baskısı ve postkolonyal kimlik karmaşasının yarattığı halet-i ruhiyenin ulus sinemasının da en temelindeki sıkıntıyı oluşturması şaşırtıcı değildir. Çünkü Wong Kar-wai’nin filmlerinde gördüğümüz tam da bu geçiş döneminin getirdiği arada kalmışlık hissidir, söz sahibi ve kimliğini oturtma çabasında bir milletin oradan oraya sürüklenmesinin yarattığı sosyal ve varoluşsal kaygılardır. Filmlerde gözlemleyebildiğimiz, sunulan tüm güzelliklere rağmen varlığını her daim hissettiren pesimist kadercilik de bu duruma bağlanabilir bana göre. Çünkü özgür irade her zaman sonu belli bir süreç ile baltalanmak üzere yaratılmaya çalışılır. Bu en genel bağlamda toplumun bir kaygısı olarak görülebileceği gibi, bireyin de ölüme giden yolda kendini gerçekleştirme çabasından doğan endişeli varolma halini de yansıtır ve Wong’un filmlerindeki hissiyatı da bu açıdan varoluşçu olarak değerlendirmek mümkün benim açımdan.

Wong’un Hong Kong’una baktığımızda, hem batı ve doğu kültürü etkilerinin ortasında kalmışlık hem de çok çeşitli kültürel yapısı ile yeni bir kimlik oluşumu görürüz. Her şeye rağmen, bu diaspora sakinleri ile evinde ama evsiz hissedenler yepyeni bir kültür ve kimlik tanımına vesile olmuştur. Kurtulamadığımız egzotik gözlerle dikizlemek istediğimiz Asya da oradadır, yakın hissettiren, globalleştiğini savunabileceğimiz popüler kültür ögeleri de. Bunların birlikteliğinin oluşturduğu Hong Kong’u yansıtan yönetmen, yaşadığı toplumu, her ne kadar objektif bir bakış açısı sunmadığını belli etse de, içinden biri olarak olduğu gibi aktarır, ama kültüre ve kimliğe dair sınırları, kendi hislerini katarak daha da blur göstermesiyle de önemli bir rol oynar. Kültüre uzak izleyici için yakın çekimlerle kimliği daha da yok eder, yüzleri bilhassa birbirine karıştırır ve en önemlisi etnik kimliği en çok vurgulayan dil ve aksanları iç içe geçirip birleştirir. Geçişi ve yarattığı bunalımın etkisini görürüz yine burada; karakterleri ve kimliklerini betimleyen unsurlar birbiri ile yer değiştirir, zamandan zamana atlar. Aşkın ve erotizmin dahi bağlanma arzusundan ve –diğer bir yandan – korkusundan beslenerek iki arada sıkışması, Wong Kar-wai’nin, ‘aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeni’  değil, yapılarla ilişkisini bazen unutuverdiğimiz en basit insan ilişkilerinin dahi kültürün, coğrafyanın, ekonominin altında şekillendiğini ve buradan kaynaklı sıkıntısını kendi şahsına münhasır bir şekilde anlatmaya çalışan bir auteur olduğunu gösterir nitelikte.Neticede Wong, Hong Kong sinemasının en bilinen ismi olarak, onun bu hem kültürün içinden konuşan hem de daha bu sınırı bilhassa yıkarak varoluşsal kaygısını da yansıtan duruşu, ‘oraya’ bakan gözlerin de çekilmesine, dışarıdan değil, tam içeriden hissetmesini sağlayarak çok önemli bir görevi de yerine getirmiş olur.

wong-kar-wai-filmloverss

Wong Kar-wai, 1988’de Ashes of Time ile başladığı sinema yolculuğunda Chungking Express (1994), Fallen Angels (1995) ve Cannes’da En İyi Yönetmen ödülünü kazandıran 1997 yapımı Happy Together gibi yapımlarla uluslararası bir başarı elde etse de gönüllere ismini yazdıran filmi genelde bu yazıda ele alacağım üçlemenin ikinci filmi In the Mood For Love (2000) olarak belirtilir. Tony Leung, Maggie Cheung, Carina Lau, Andy Lau, Faye Wong ve Leslie Cheung gibi popüler simalardan oluşan kemik oyuncu kadrosuna filmlerinin çoğunda farklı birleşmelerle denk gelmek mümkündür ve kuşkusuz onların Wong’a, Wong’un da onlara katkısı Çin sinemasına büyük kazanımlar sağlamıştır. Yönetmenin filmlerinde sürdürdüğü stil için ise en çok kullanılan sıfat ‘şiirsel’ olarak karşımıza çıkar. Bunun sebebi, bence, sadece anlatımı kıran ögelerinden ya da kurduğu atmosferden değil, gerçekten zamanı, karakterleri, mekanı bir metafor olarak kullanarak bir şair gibi kendini yansıtmasından gelir. Zaman genel geçer aktığı kadar özneldir, hafıza kişisel olduğu kadar toplumsaldır Wong’un filmlerinde. Karmakarışıktır zaman algısı ve bunun bilinciyle başına oturulmalı ve tekrar tekrar izlenmelidir. 60’ları anlatırken bugünün halet-i ruhiyesini yansıtır; nostaljinin doğası gereği de, onun aktardığı geçmiş idealize edilmiş, çocukluğa duyulan özlemden kaynağını alan bir rüyamsı tahayyülden gelir. Wong’un eli ve karakterlerin aniden hikayeye girip kayboluvermeleri ya da hiç orada var olamamaları gerçek dışı bir etki yaratır izleme deneyiminde. Her ne kadar bu rüyamsı atmosfere kapılıp gitmek istesek de bir yandan korkarız izlerken, çünkü karşı karşıya kaldığımız tekinsizlik hissi ve endişe, toplumun gerçeklik arayışı ama tutunacak bir dal bulamamasından gelir. Wong’un sineması postmodernizm bağlamında da ele alınır aynı zamanda yönetmenin kendini sinemaya ve izleyiciye yansıtış biçimi ve metinlerarası gezindiği yolculuktan ötürü. Her filminde diğerlerini çağrıştıran küçük de olsa bir kare ya da anlatımda bir benzerlik yakalamak her zaman mümkündür. Geleneksel melodram yapısını taklit edişi, zamanı ve mekanı, altını çizerek belirtip sonradan aralarındaki bağı koparışı; her açıdan kendi varlığını hissettirişi onun filmlerini, sunduğu atmosferin ötesinde çağdaş kılan unsurlardır. Geçmişi ve tarihin geri döndürülemez yapısını kişiseli ile birleştirirken avangart bir estetik kuran Wong, eliptik kurgu, devamlı atmosferi belirleyici bir element olarak yer alan müzik, zamanın daha da içine çeken slow-motion ve kare azaltma gibi tekniklerle konvansiyonlardan uzak bir rüya alemi yaratır. Bunda kuşkusuz onun auteur stilinin en önemli göstergelerinden de olan sinematograf Christopher Doyle’un büyük bir payı olduğu gibi, gerek popüler kültürün unutulmaz şarkıları gerek Shigeru Umebayashi’nin eşsiz orijinal film müzikleri de önemli bir rol oynar.

Adı konulmamış bu aşk üçlemesinde, diğer filmlerinde de obsesif bir şekilde üzerinde durduğu zaman, hafıza ve kimlik konularını, dışarının onda bıraktıklarını içinden geldiği gibi inceler Wong. Karakterlerin özde yaşadıkları birleşme ve ayrılmalar, karşılaşmalarda kesişir ve sürekli dönüştürür onları. Çocukluğunun izlerini sürebileceğimiz, geçmiş zamana duyulan nostaljik özlemin hissiyatını en derinden hissedebileceğimiz bu filmlerde, bilhassa Hong Kong’un kimlik sorgusundan doğan kaygısı konu alırken, her şeye rağmen kötümser bir tavır takınmaktansa, genel halet-i ruhiyenin sağlıklı ve mutlu sonla biten ilişkiler kurulmasına engel olduğunu göstermek adına çalıştırır kamerasını.  

Önceki Sayfa1 / 4Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi