İlk olarak Hulk’un yanında bir yan kahraman olarak çizilen Wolverine, devamında X-Men serisine katılarak birçok çizgi roman severin en sevdiği kahramanlardan biri olmuştur. Süper kahramanların büyük bölümünden ayrılan özelliklerine rağmen kısa sürede tek başına bir çizgi romana konu olabilecek kadar sevilen Wolvie, beyazperdede de son yılların en sevilen kahramanlarından biri olmayı başardı diyebiliriz. Özellikle Marvel’in süper kahramanlarına düzenli olarak Holywood’un değişik aktör veya aktrisleri hayat verirken Wolverine karakteri, Hugh Jackman’a bu altıncı filmle birlikte yapışmış oldu. Adamantium ile kaplı Wolverine’in ilk bakışta söyleyebileceğimiz en önemli özelliği keskin pençeleri olsa da hayatta kalabilmesinin, kısaca ölümsüz olmasının sebebi pençeleri değil; kendini iyileştirebilme özelliğidir.

Film, X-Men Başlangıç: Wolverine’in kaldığı yerden devam eden bir hikaye sunuyor. Sevgilisi Jean Grey’in ölümünden sonra kendini vahşi özelliklerinden arındıran Wolvie yaşamını dağlarda, insanlardan uzak bir şekilde sürdürmeye çalışıyor. Ancak, filmin başında Wolverine’in gördüğü kabuslardan bir tanesi masumane bir şekilde Grey’i hatırlatırken bir diğeri –ki filmin açılış sekansını da oluşturuyor- 2. Dünya Savaşı sırasında kurtardığı bir Japon askerini anımsamasına yardımcı oluyor. Ve filmin konusunun ana hattını da oluşturan bu Japon’un Wolverine’den son bir isteği oluyor: “Ölümsüzlük”.

MV5BMTU1MzQ5MjU3Ml5BMl5BanBnXkFtZTcwOTIyNzkzOQ@@._V1._SX640_SY422_
Filmin gizemli bir yanı olsa da ilerleyen sahnelerinde ne olacağını kestirmek çok zor değil. Bu durum çizgi roman hayranlarını demoralize eder mi bilmem ama filmin aksiyon açısından da beklentimin altında kaldığını itiraf etmem gerekiyor. Oldukça uzun süren tren sahnesinin dışında elle tutulur bir aksiyon yanı olmayan filmin mutantlarla ilgili söyleyecek her hangi bir sözü olmaması da üzücü. Oysa birçok içi boş çizgi roman kahramanının yanında elinizde Wolverine gibi gerçek bir kahraman varken serinin son filmi de dahil olmak üzere başarılı bir film çıkarmak bu kadar zor olmamalı.

Tüm bu olumsuzluklardan başka, bir diğer önemli nokta ise filmin yönetmeni James Mangold’un Japonlarla, daha doğrusu kültürleriyle olan ciddi sorunu. Öyle ki, öncelikle Logan’ın hayatını kurtardığı Yashida üzerinden yapılan bu eleştiri, ucu devletin bakanına gidecek kadar ilerleyip, atom bombasının haklılığını sorgulatır nitelikte olunca filmin tüm tadı, tuzu kaçıyor diyebilirim.

the-Wolverine-Filmi-Filmloverss (2)

Hugh Jackman’a Wolverine rolü çok yakışıyor. Filmin Tokyo’da geçmesi sebebiyle aktöre iki Japon kadın oyuncu eşlik ediyor. Bunlardan özellikle Wolverine’in bir nevi korumalığını üstlenen Yukio rolündeki Rila Fukushima’nın filme ayrı bir hava kattığını söyleyebilirim. Çok ilginç ve karakteristik bir yüz ifadesi olan genç oyuncunun bundan sonra yeni filmlerle karşımıza çıkması sürpriz olmayacaktır. Oyunculuk açısından göze hoş gelmeyen tek performans, filmdeki bir diğer mutant olan Viper rolündeki Svetlana Khodchenkova olmuş. Filmin başından sonuna kadar soğuk ve bir o kadar da iğreti gelen oyunculuğu final sahnesinde kendisini daha çok hissettiriyor.

Wolverine, Holywood’un son zamanlarda gelenek haline getirdiği ölümsüz kahramanları güçsüzleştirme ve seyircinin acıma duygularını öne çıkarma ritüelini devam ettiren bir film. Lakin, bu bile seyircinin filmin içinde kalabilmesini sağlayamayacak kadar vasat. Ne yazık ki Wolverine, Walk The Line ve 3:10 to Yuma’nın yönetmeni James Mangold’un en zayıf işi. Son olarak, filmin ardından koltuklarınızdan hemen ayrılmayın en azından X-Men Days of The Future Past için heveslenmenizi sağlayacak ek bir sahne sizi bekliyor.

İyi seyirler…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi