68 kuşağının yeni bir yaşam biçimi arama sevdasına kapılan çocuklarından olan Wim Wenders, bu ruhun sinemadaki en önemli temsilcilerinden biridir. Kariyerine  Avrupa Sanat Sineması’nın belirleyici bir okulu olan Yeni Alman Sineması akımının bir parçası olarak başlayan Wenders, zamanla onu auteur yönetmen olarak kabul etmemize yol açan sinema dilini bir ders niteliğinde incelemeye ve tartışılmaya değer bir düzeye oturtmayı başarmıştır. 

Babasının baskısıyla aldığı tıp ve felsefe eğitimini yarıda keserek 1966’da Fransa’ya giden Wenders, Güzel Sanatlar Akademisi’ne giriş sınavında başarısız olsa da verimli bir sene geçirir. Amerikalı bir ressam olan Johnny Friedlander’ın stüdyosunda çalıştığı bu dönemde, daha sonra Der Amerikanische Freund (1977) filmini adayacağı Henri Langlois’in meşhur sinematekinde günde beş filme kadar ulaşacak yoğunlukta kendini sinemaya adar. Sadece kariyerini değil, tüm hayatını etkileyen kurmuş olduğu bu bağ onu, filmlerinde sıklıkla referans olarak kullandığı Nicholas Ray’in, Raoul Walsh’un, John Ford’un, Fritz Lang’in ve bütünüyle hayran kaldığı Yasujiro Ozu’nun filmleriyle tanıştırır.

Film izleme tutkusunu kariyere çevirmekte kararlı görünen genç Wenders, 1967’de Almanya’ya geri dönerek Münih Televizyon ve Film Üniversitesi’ne girer. Öğrencilik hayatı boyunca çeşitli sinema dergilerinde film eleştirmenliği yapan Wenders, ilk kısa filmlerini çok geçmeden çekmeye başlar. Deneysel kısa filmleriyle kendine yeni bir sinema dili yaratan yönetmen, mezuniyet projesi olarak ilk uzun metraj filmi Summer in the City’yi (1970) çeker. Summer in the City (Kentte Yaz); yönetmenin ülkesindeki Amerikan kültürünün etkisi altında kalan insanların yaşadığı tahribata ve yabancılaşmaya değinir. Başroldeki karakter (Hanns) üzerinden Wenders’in kendi ruh halini de yansıtmış olduğu bu ilk deneme, dönemin ruh halini, huzursuzluğunu, aidiyet eksikliğini, kimlik bunalımını öyle bir Amerikan rüyasına adapte eder ki Wenders’in ve kuşağının yaşadığı kopuş melonkolik bir duyguda vücut bulur. Ülkesinin erozyona uğramış kolektif bilincini olduğu gibi sinemasına aktaran Wenders bunu bir kimlik arayışına dönüştürür ve seyircisini unutamayacağı yolculuklara çıkarır.

Anlam peşinde koşan seyirci, ters köşeye yatırılır. Varoluşun dinginliğinde çıkmış olduğu bu yolculukta iyi bir insan olmanın yollarını arayan karakterlerle yüzleşerek bir tür ruhunu arındırma ritüelinin merkezinde bulur kendisini. 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden birkaç ay sonra doğan Wenders, kolektif ve bilinçli bir hafıza kaybı yaşayan ülkesinde kendi kültüründen uzak ulusunun bir temsili olan Yeni Alman Sineması’nı filmleriyle karakterize eder. Hitler travmasının hemen ardından Amerikan hegemonyasına maruz kalan toplumun kucağına doğan ve böyle bir ülkede yetişen yönetmen, tam da bu bağlamda yersiz yurtsuz hissettiği tüm konumları alaşağı eder ve kendisini hiçbir yere ait hissetmeme durumu ile birlikte hem kimliğini oluşturan hem de onu yabancılaştıran ruh halini filmleriyle olduğu gibi eyleme döker. Wenders’in sinemasını özel yapansa karamsarlıktan ve nihilizmden beslenen bu ruh halini baş döndürücü bir hareketlilikle sinemasal düzlemde yansıtabilmiş olmasıdır. Otoriter babasıyla arasındaki çatışma, annesiyle birlikte başlayan kadınlarla yaşadığı iletişim sorunları Wenders’in tarzını kısa filmlerle birlikte belirlemeye başlar ve yönetmenin sinema duruşu temel yapı taşı olarak bu izleklerden oluşur. Sinemasındaki zengin içerik ve estetik değer, hareketin sürekliliği ve kendine has zaman algısıyla birleşince muazzam birer deneyime dönüşür. Bu deneyimin muazzam olmasındaki en büyük pay elbette Wenders’in Fransa’da yaşadığı dönemde, sinematekte geçirdiği günlerde deyim yerindeyse her şeyi unutacak kadar film izleme eylemine kendini kaptırmasıdır. Bir Wenders filmi izlemenin haz veren bir diğer yanı ise; yönetmenin tarzını oluşturan esas amaca ulaştırır bizi. Wenders’in sinemanın yapı taşı olan fotoğraf sanatına ilgi ve alakası onu, çağdaşı yönetmenlerin işleriyle kıyaslanamayacak kadar ayrı bir kefeye koymamızı sağlar. Özellikle usta yönetmen Yasujiro Ozu’dan çok fazla etkilenmiş olan Wenders, onun göstermeye dayalı anlatma biçimini kendine rol model belirlemiş ve sinema dilini bu çerçevede oluşturmuştur. Bu yönelim Wenders’i, çağdaşı olduğu Rainer Werner Fassbinder ve Werner Herzog’tan daha kararlı ve oturaklı bir boyuta taşır. Sade ve keyifli görsel anlatım dilini sağlam referanslarla kurduğu alt metinlerle beslemeyi ihmal etmeyen Wenders, müzik zevkini de filmlerine başarıyla yedirir. Rock’n Roll tutkusu, müzikle görüntüyü bir araya getirme tutkusuyla birleşince bu iki sanat dalını tek bir potada eritme şansını layıkıyla yerine getirir. Bu nedenle en güzel müziklerin filmleri ya da filmlerin en güzel müzikleri tek bir ismi işaret eder; Wim Wenders. Kübalı müzisyenler hakkındaki Buena Vista Social Club (1999) ve Amerikan blues’u konu edinen Soul of a Man (2003) bu bağlamda yönetmiş olduğu birçok belgeselden sadece ikisidir. Until the end of the World (1991), Million Dollar Hotel (2000) ve U2’nun bazı klipleri yönetmenin müzikle ne kadar haşır neşir olduğunun da göstergesidir.

Oldukça kabarık filmografisinin yanı sıra müzikle bağı da çok güçlü olan Wenders, sinematografi ve film teorisi üzerine de birçok yazı yazmış ve imzasını taşıyan filmlerin öyküsünü anlatan “Bir Wim Wenders Kitabı” adlı bir eser ortaya koymuştur. Çektiği fotoğraflarla da uluslararası sergilerde adından söz ettiren Wenders, günlük hayatı muhteşem renkler, ilginç detaylar ve özgün bir mizah anlayışı ile süsleyip tasvir ederek dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştır. Fotoğraflarına baktığınızda da filmlerinde kullandığı dilin sempatik havasını solumamak imkânsız.

wim-wenders-1-filmloverss
wim-wenders-2-filmloverss

Alice in the Cities (1974), Wings of Desire (1987), Faraway, So Close! (1993) gibi filmlerle kendi özgün tarzını ortaya koyan yönetmen; Kings of the Road (1976), Paris, Texas (1984) gibi filmleriyle efsanevî “yol filmleri yönetmeni” ünvanını çoktan cebine koymuştur. Land of Plenty (2004)’le 11 Eylül’e gönderme yaparak daha ciddi bir politik duruş sergilese de son yıllarda çizgisi Pina (2011) gibi filmlerle tekrar müzik, dans gibi sanat dallarına odaklanarak farklı bir potada birleşmiştir. Geçtiğimiz sene Ankara Film Festivali’nde izlediğim iki filminden biri olan The Salt of the Earth (2014), Everything Will Be Fine (2014)’a kıyasla çok daha farklı bir kulvarda durur. Wenders’in Juliano Ribeiro Salgado ile birlikte yönettiği film, fotoğraf sanatıyla sinemanın son dönemde ortaya konmuş en etkileyici birleşimi desem ayaklarımı yere sağlam basmış olurum herhalde. Kaldı ki, sinematografik anlamda ve yönetmenin “çerçeve hassasiyeti” bağlamında tatmin ediyor olsa da Everything Will Be Fine, Wenders’in bulunduğu konuma istinaden sınıfta kalmış bir film. The Salt of the Earth’ün felsefî derinliğinin yanından bile geçemeyerek bana müthiş bir hayal kırıklığı yaşattığını belirtmeden geçemeyeceğim. Elbette Stand der Dinge ile 1982’de kazandığı Altın Aslan’a, 1984’te Paris, Texas’la Cannes’da yaşattığı heyecana ve tüm ömrü boyunca beyazperdeye yansıttığı sinema tutkusuna sarılarak şu sıralar tamamlamakta olduğu The Beautiful Days of Aranjuez’i merakla beklemeye devam ediyorum. Yolculuk ve kimlik arasında kurmuş olduğu bağın karakterler kadar seyirci için de kimlik arayışına dönüşmesi ve “köklere dönüş” adına sinemasal düzlemde “ölü zamanlara” biçtiği pay; söz konusu sinema sanatıysa Wim Wenders’in her zaman söyleyecek esaslı bir sözü olduğuna inancımı tazeliyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi