Nadiren de olsa Türkiye’den bir oyuncu büyük bir Hollywood yapımında oynadığında bir heyecan dalgası olur – genelde de Haluk Bilginer olur bu. Geçtiğimiz günlerde de öyle oldu ve Haluk Bilginer’in oynadığı Ben-Hur gösterime girdi. Filmi izlemedim, o yüzden yorum yapmayacağım ama filmle ilgili eleştirimizi şuradan görebilirsiniz.

Benim için bu, 1959 yapımı Ben-Hur’a oradan da William Wyler sinemasın bir dönüşe vesile oldu. Bazı filmlerini ilk kez bazılarını tekrar izledim. Ben-Hur Wyler’ın izlediğim ilk filmiydi. Orta okuldayken Türkçe dublaj ile VCD’den izlemiştim. O zamanlar Charlton Heston’ı, William Wyler’ı tanımıyordum tabii. Ama bu sinefilliğe yeni adım atar gibi olmuş çocuk için Ben-Hur büyük etkiler yaratmıştı. O büyük bütçeli görsel efektli filmlere benzemiyordu ama yine de içinde bir “yücelik” vardı. Epik film ne demek o zaman anlamıştım (epik film dendiğini bilmiyordum tabii).

William Wyler ile maceram, artık aramızda olmayan TV kanalı CNBC-e’nin Ustalara Saygı kuşağı ile devam etti. İlk başta Çarşamba gece geç saatte olan kuşağın saatini değiştirmişlerdi. Her ay, Bursa’nın var olmayan kültür sanat sahnesine alternatif olarak CNBC-e Ustalara Saygı kuşağı programının çıkmasını bekler ve programıma not ederdim. Bu sefer de karşıma The Best Years of Our Lives filmi ile çıkmıştı William Wyler. Bana güncel Amerikan sineması dışında başka şeylerin de olduğunu göstermişti Wyler filmleri. Oradan sonra bambaşka yerlere evrilse de sinema maceram, halen daha Ben-Hur hakkındaki politik eleştirilere kulaklarımı kapayıp, araba yarışı sahnesini izlemekten vazgeçmem.

William Wyler, o sıralarda Alman İmparatorluğuna bağlı olan Alsace’da 1902’de doğdu. Babası İsviçreli, annesi Alman’dı. Annesi dönemin ünlü yapımcısı, Universal’ın kurucusu Carl Laemmle’nin de kuzeniydi. Laemmle 1921 yılında onu işe alınca Wyler’ın ABD macerası başlamış oldu. Universal’ın New York merkezinde ulak olarak çalıştığı birkaç yıl içerisinde yönetmen olmaya karar verdi ve bize unutulmaz filmler bırakacağı kariyerine atıldı. Üçü en iyi film, on ikisi en iyi yönetmen dalında olmak üzere on beş kez Oscar’a aday gösterildi (En iyi yönetmen dalında en fazla adaylık alan yönetmen de Wyler’dır). Üç kere en iyi yönetmen Oscar’ını kazandı, bir de Irving G. Thalberg Onur Oscar’ı ile taçlandı. Sinemaya Hollywood ile özdeşleşmiş bir ad bıraktı.

Haluk Bilginer’den William Wyler’a uzanan bu – görece – kişisel girizgahtan sonra, William Wyler’ı ve sinemasını türden türe atlayan ama “epik” hissi ile iç içe geçmiş beş filmi ile analım.

Mrs. Miniver (1942)

mrs-miniver-filmloverss

Mrs. Miniver bir savaş filmidir. İkinci Dünya Savaşı esnasında cephenin en gerisinde, bir aileyi bir arada tutmaya çalışan bir kadını anlatır. Filme adını da veren ve Greer Garson’ın muhteşem oyunculuğu ile hayat bulan Kay Miniver, Londra’nın dışındaki kurgu bir kasabada yaşamını sürdürmektedir. Bir yandan Almanlar Londra’yı bombalamaktadır; bir yandan da, Miniver’ın kocası savaştadır. Sonradan Dunkirk Mucizesi olarak da anılacak Dunkirk Tahliyesi’nde görev yapmaktadır. Oğlu Vin üniversitede tanıştığı Carol ile evlenir, ama kısa bir süre sonra Kraliyet Hava Kuvvetleri (RAF) görevi ile savaşa katılır. Bunların üstüne bir de, bahçesine iniş yapan yaralı bir Alman pilotu tarafından esir alınır. Kocası savaştan geri dönse de oğlu ordudadır. Ama korkunç olaylar onları evde de bulacaktır.

Mrs. Miniver yalnızca cephede değil, savaşın evin içinde de sürdüğünü anlatan, İkinci Dünya Savaşı’nın en hararetli günlerinde, Nazilerin yenilmez gözüktüğü günlerde çekilmiş bir film. William Wyler’ın hikaye anlatmaktaki olağanüstü başarısı, minimum aksiyon ile bir ailenin iç dramını, savaşın ilişkiler üzerindeki çözücü ve yıkıcı etkisini yansıtır ve dört duvar arasında geçen epik bir filme dönüşür Mrs. Miniver. Film, Wyler’a ilk Oscar’ını kazandırmanın yanı sıra, en iyi film, en iyi kadın (Greer Garson) ve en iyi yardımcı kadın (Teresa Wright) oyuncu Oscarlarına da uzanır. İçerdiği propaganda filmin çekildiği dönem göz önünde bulundurulduğunda oldukça anlamlı olan film, dayanma gücü, inanç ve aile bağları üzerine, savaşın korkunçluğu üzerine az laf ile çok şey anlatmayı da başarıyor.

The Best Years of Our Lives (1946)

the-best-years-of-our-live-filmloverss

Yine bir İkinci Dünya Savaşı draması ve yine “evde” geçiyor. William Wyler’ın The Best Years of Our Lives filmi, bu sefer ABD’yi, savaştan sonra evlerine dönen askerleri anlatıyor. Yine savaşın getirdiği yıkım, canlı ama ölü bedenler, hiçbir şey olmamış gibi devam eden hayat, sivil yaşama ayak uyduramayan eski askerler, kaybolan uzuvlar, kaybolan ilişkiler ve kayıp ruhlar…

Film savaştan sonra eve dönen Fred, Al ve Homer’ın hikayesini anlatır. Al, ailesinin yanına ve işine geri döner. Çalıştığı banka onun gaziliğinden, diğer gazilerle kuracağı ilişkiden faydalanmak istemektedir. Ancak verdiği birkaç krediden sonra bankadan uyarı alır. Homer iki elini kaybetmiş, protez kanca kullanmaktadır. Eskiden Amerikan futbolu oyuncusu olan Homer, nişanlandığı sevgilisinin ona acımasını istemediği için kendini ondan uzaklaştırmak ister. Fred kariyer sahibi olan biri değildir, ancak aşık olduğu bir karısı vardır. Fakat, onun başka adamlarla ilişkisi olduğunu öğrenince yıkılır. Üç adam da hayata tekrar tutunmaya, uğruna savaştıkları insanların onlara sırt çevirmesine katlanmaya çabalamaktadır. Zamanın Amerikasına epik bir bakıştır bu film. Yine aksiyona başvurmaksızın, büyük bir anlatıdır.

William Wyler’a ikinci Oscar’ını kazandıran en iyi film dahil olmak üzere 7 Oscar heykelciğine uzanan bir film. Savaşın travmasını taşıyan insanlara “tamam savaş bitti, artık hayata dönün” demenin ne kadar acımasız olduğunu gösteren bir film. Oscarlardan birinin (en iyi yardımcı erkek oyuncu) ilk oyunculuk deneyimi olan ve gerçekten de savaşta iki elini kaybeden Harold Russell’a gittiğini de belirtmeden geçmeyelim.

Roman Holiday (1953)

roman-holiday-filmloverss

Dalton Trumbo’nun Hollywood karalistesindeyken gizliden gizliye yazdığı bu aşk hikayesi, birçok başka filme ve diziye de konu olmuştur. Hollywood’un “imkansız” aşk temasına en güzel yaklaştığı, en hoş, en sempatik, bir o kadar da üzücü filmlerden biridir. Hem Audrey Hepburn hem Gregory Peck’i içinde barındıran ve Roma’da geçen bir film ne kadar üzücü olabilirse…

İsmi belirtilmeyen bir ülkenin prensesi olan Ann (Hepburn), Avrupa başkentlerinde gezerken ilgiden ve yoğunluktan sıkılır ve kendini alışık olmadığı bir şekilde Roma sokaklarına atıverir. Roma’da yaşayan ve çalışan Amerikalı bir muhabir olan Joe (Peck) onu tanımaz ve evsiz ya da yardıma muhtaç sanarak ona para teklif eder. Sonradan Ann’in prenses olduğunu fark eden Joe, bu bilgiyi ondan gizler ve röportajı çalıştığı gazeteye satmak için iddiaya girer. Ann ile Roma’yı gezerler. Bu süreç içerisinde birbirine aşık olan ikilinin önünde dünyanın gerçekleri duracaktır.

Roma sokakları, William Wyler’ın muazzam hikaye kurma yetisi, iki büyük oyuncu ve alışılmadık bir “imkansız” aşk hikayesi…

Friendly Persuasion (1956)

friendly-persuasion-filmloverss

İkinci Dünya Savaşı filmleri ve bir aşk filminden sonra Friendly Persuasion isimli oldukça sıra dışı bir westerni seçtim. Bu filmden hemen bir önceki filmi The Big Country de oldukça sıra dışı ve kendine özgü bir western aslında. Ama, Friendly Persuasion’ın William Wyler’ın hikaye kurmadaki ustalığını çok daha ciddi biçimde gösterdiğini düşünüyorum. İkinci Dünya Savaşı ile ilgili burada da ele aldığımız filmleri ile oldukça yakın bir bağı var Friendly Persuasion’ın. Bu sefer film, Amerikan İç Savaşı esnasında geçiyor. Aynı şekilde savaşı birebir yaşamayan, yaşamamaya çalışan bir aileye odaklanıyoruz.

Pasifist, sessiz, sade bir yaşam öğretisine sahip Quaker mezhebine mensup bir ailenin babası olan Jess (Gary Cooper), dünyanın nimetlerine ve güzelliklerine yüz çevirememektedir. Konfederasyon ordusunun yaşadıkları yere yaklaştığından dem vuran kasabalılar da onlara karşı durmak için örgütlenmeye başlarlar. Ama inançları gereği şiddete asla bulaşamayan Jess ve ailesi, tarafsız kalacaklarını söylerler. Böylece kasabada da korkak damgası yiyerek dışlanırlar. Ancak Jess ve ailesi inançları ve gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalacak, bir seçime zorlanacaklardır.

Yine Hollywood karalistesinden bir yazarın, Michael Wilson’ın yazdığı bu, yaklaşmakta olan savaş temalı film, savaşın uzakta, başkalarının başından geçen bir şey olamayacağını, fikrinin bile yaşantıyı mahvedebileceğini, taraf tutmaya zorlayacağını ve yıkıcı etkisinin kaçınılmaz olacağını anlatıyor. Wyler’ın elinde bir psikoloji çalışmasına dönen bu başarılı “western” Oscar’a uzanamasa da Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ile buluşmuştu.

Ben-Hur (1959)

ben-hur-filmloverss

Ve geldik William Wyler’ın rekortmen filmine. Hem sinema tarihinin en önemli filmlerinden, en ikonik filmlerinden biri, hem de ilk büyük blockbusterlardan biri, hem de en çok Oscar kazanan (11) üç filmden biri (1997’deki Titanic’e kadar tek).

Kudüslü zengin prens ve tüccar Judah Ben-Hur ailesi ile mutlu bir yaşam sürmektedir. Çocukluk arkadaşı Romalı Messala, Kudüs’e garnizon komutanı olarak gelir. Roma’ya inanmaktadır; ancak Ben-Hur inancına bağlı ve Musevi özgürlüğü taraftarıdır. Bir kaza sonucu olan olayı, Roma valisine suikast yapma suçlamasına çeviren Messala eski dostu Judah’yı kürek cezasına çarptırır; annesi ve kız kardeşini hapse atar. Kürek cezasına gönderilen Judah intikam almayan yemin eder. Orada gemi komutanı tarafından özgürleştirilen Ben-Hur intikam hırsı ile Kudüs’e döner. Yeni vali için verilen şölende araba yarışı yapılacağını öğrenince Messala’dan intikamını o yarışta almaya karar verir. Bir yandan cüzzamın kol gezdiği topraklarda bir yandan da bir mesih ortaya çıkmaktadır.

Atlı araba yarışında yarattığı muazzam gerilim ile William Wyler aksiyon sahnelerinin öyle özel efektler kullanmadan da çağının ötesine taşınabileceğini gösterir. Upuzun bir hikayeyi, inişleri ve çıkışları ile tempoyu hiç aksatmadan, Hollywood’un altın çağının zirve noktasını taşıyan bir film ile taçlandırır. Üç buçuk saatin üstündeki süresine rağmen araya girdiğinde yerinizde duramadığınız bu film, bütün epik filmlerin zirvesi olmanın yanı sıra, üzerinden geçen 57 yıla rağmen tazeliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Ders niteliğindeki sahneleri bir kenara dursun, Ben-Hur’un farklı seviyelerde kurduğu farklı ilişkilerle üç boyutlu bir karakter olması sağlanmıştır. Filmin içindeki dini referansların bir nebze filmin ciddiyetini zedelediği ileri sürülebilecek olsa da, filmin zaten Hollywood kıstasları dahilinde bir mükemmeliyeti temsil ettiği unutlmamalıdır.

Bir Hollywood yönetmeni olarak az sayılabilecek filme imza atmış olsa da her filmi ile yılın gündemine oturmuş, her filmi ile en iyi filmler listesine girmiş William Wyler, sinemada hikaye kurmanın ve “epik” hissinin özel efektlerde, kalabalık sahnelerde, aksiyonda olmadığını göstermiş büyük bir yönetmen.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi