‘Mutsuz komediler’in yönetmeni Todd Solondz, Welcome to the Dollhouse (1995), Happiness (1998), Life During Wartime (2009) gibi filmleriyle, hatta hepsiyle, hali hazırda kalplerimizin ağrılı taraflarına iyiden iyiye yerleşmiş durumda. Midede yarattığı kramplardan da çok üzerimizden geçmek bilmeyen etkisi düşünüldüğünde yeni filmini bu kadar heyecanla beklemek, neredeyse fetiş derecesinde bir mazoşizm gibi bile görülebilir. Çocuk ve modern orta sınıf ailesi ilişkilerini Happiness ve Life During Wartime’da, ‘sosyalleşme zorunluluğunda’ o ve bu sebeplerle ötekiye itilenin büyüme hikayesini Welcome to the Dollhouse’ta, hikaye anlatımına dair hem doğası gereği kendisine hem de ‘sektöre’ eleştirel dilini Storytelling’de (2001) ve hemen hemen her filminde ölümün ağırlığını en derinden hissettiren Solondz, tüm bu ‘öğrettiği’ karşılaşma anlarını tek bir filmde, kısa ama çok yoğun bir şekilde, şu ana kadarki en basit ama sert filmlerinden biri ile gösterir. Geçen sene yine bugünlerde 56. yaş günü için kaleme aldığım Todd Solondz: Tabu ve Kara Mizah’ta acılı darbelerini ne kadar özlediğimi fark ettiğim yönetmenin son harikası, yılın başında Sundance’te gerçekleştirdiği dünya prömiyeri ile beklentilerimizi daha da katlayan ve Filmekimi’nin açıklanan ilk filmi olarak yüreğimize su serpen Wiener-Dog ‘u sonunda izleyebilmiş olmanın verdiği dayanılmaz ağırlık gerçekten paha biçilemez. Çünkü Solondz deneyimlediği ve gözlemlediği hayata karşı tüm kızgınlığını, insani umutlarıyla yine en güzel ve çok gerçekçi bir şekilde ‘acınası’ olarak harmanlamayı başarmış ve yine bizi çukurun dibine iteleyivermiştir. Ama istediğimiz de tam bu değil miydi zaten?

Far From Heaven ve Carol’ın Oscar adaylı görüntü yönetmeni Edward Lachman’ın Solondz sinematografisinin renkli dünyasına çok daha fazlasını kattığı Wiener-Dog, Solondz’un Storytelling’den bizi aşina ettiği çoklu öykü yapısı ile karşımıza çıkar. Farklı hikayelerin ortak hissiyatlarının görsel temsilini ise bu sefer bir ‘dakhund’ köpeği üstlenir. Küçük bir çocuktan, genç bir kadına, yaşlı bir adamdan ölümü iteleyen başka bir kadına yol boyunca ‘arkadaşlık’ eden köpek(ler), kendi ölümlülüğü bir yana, yanındaki insanların ölümün kıyısındaki çırpınışlarının anlamına da bir bakış atmamızı sağlar.

Wiener-Dog: Mideye Oturan Bir Todd Solondz Klasiği

İlk bölümde ‘kafeste yeni sahibini bekleyen’ köpeğimiz, dokuz yaşında henüz kanser atlattığını öğrendiğimiz ve ona sonsuz sevgi verebilecek Remi (Keaton Nigel Cooke) ile buluşur. Fakat Wiener-Dog ismini verdiği köpeğini çok seven, onun duygularını önemseyen ve devamlı onunla vakit geçirmek isteyen çocuğun karşısında, onu istemeyen, melek yüzünden süzülen her cümlede onun ‘insan olmadığını’ dile getiren, onun üzerinden tüm ötekileştirdiklerini çocuğuna da aktaran ve onu hemen kısırlaştırma yoluna girerek kendi rahatını ‘diğer’ her şeyin önüne koyan bencil karakterli annesi (Julie Delpy) ile sıkı bir kafes eğitimi uygulayarak köpeği kendi şartlarına göre yaşatmaya mecbur bırakan bir diğer benmerkezci soğuk babası yer almaktadır. Bodrumdaki minicik kafeste yatan arkadaşını ailesi yokken kurtararak evin içinde iki kişilik dev bir parti veren Remi, yemeğini de onunla paylaşmaktan çekinmez. Fakat ishal olup ‘pisliğe’ el sürmeye alışık olmayan ailenin başına dert açan köpeğin sonunda uyutulması gerekmektedir, çünkü ‘insan yemeği’ ona göre değildir. Fakat ikinci kısım, adaşını uyutulmaktan son anda kurtaran Dawn (Greta Gerwig), nam-ı diğer eski Wiener-Dog (Welcome to the Dollhouse) ile açılır ve ilk umut kırıntısını yutarız. Dawn yavrusu gibi baktığı köpeğiyle gezerken, daha önceden tanıdığımız, eski sınıf arkadaşı Brandon (Kieran Culkin) ile karşılaşır ve ona karşı ilgisini koruduğu için de yolculuğuna eşlik etme teklifini hemen kabul eder. Göçmen müzisyen misafirlerin dertlerinin uyuşturucu durakları olan rüya gibi villalarla tezat oluşturduğu, Dawn’un umut dolu bakışlarının Brandon’ın mutsuz ve umarsız yüzünde kaybolduğu yolculuğun son durağı, çocuğun Down sendromlu kardeşi ve eşinin evi olur. Köpeğin yeni evi belli olmuşken, Brandon’ın babasının ölümü ve kardeşiyle buluşmasında yumuşayan karakteri ile Dawn’un hiç kaybetmediği saflığı beraber umut dolu bir şekilde devam ederler yolculuklarına, fakat biz onlar için ne kadar iyi hissedebiliriz, bu umudu ne kadar koruyabiliriz bilememenin tedirginliği ile bekleriz yolun sonunu.

Filmin ortasında reklam arası gibi seyircisine eğlenceli bir ‘soluk’ imkanı veren Solondz ve Wiener-Dog şarkısı (Eric William Morris & Marc Shaiman) eşliğinde ‘popüler Amerika duraklarından geçip giden’ dakhund köpekli bir video klip sunar. İşte bu noktada köpeğin de hikayeler arasındaki devamlılığının önemi yitiverir ve karakterler değiştikçe filmin atmosferi, yarattığı etki değişmediği gibi, köpek üzerine ‘acabalar’ da anlamsızlaşır. Üçüncü bölüm sahnede tüm ‘negatifliği’ ile üniversitede senaryo dersleri veren, Woody Allen benzeri ‘Apricots’ filmi ile zamanında bir kere dikkat çektiği an sönüp giden, köpeği ile yaşayan Dave Schmerz (Danny DeVito) vardır. Yeni senaryosu ile yapımcıların dikkatini çekmeye çalışan Dave bunu başaramadığı gibi ‘ya şöyle olsaydı’ senaryo kuralının ‘modası geçtiği’ için öğrencileri yüzünden okuldaki işinden de olur. Solondz’un kendisini andıran bir karakter üzerinden, öncelikle kendisinden çok uzak bir senaryo ve sinema anlayışı, ama muhtemelen gerçeğe yakın yan karakterlerle sektörü ve film okullarındaki yaratıcılık buhranlarını anlattığı bu bölüm, yalnızlığa, öfkeye, bir işe yaramamanın, buna zorunda hissetmenin, sevilmemenin, mutlu olma baskısının ve daha birçok modern sancının yükünü hissettirir omuzlarımızda. Son bölüm ise yolun sonunda ne bulacağımızı bildiğimiz için büyük bir yüzleşme gerginliği ile başlar bizim için. Evinde köpeği ile yaşayan ve bakıcısı ile tüm işlerini gören Nana’nın (Ellen Burstyn) ziyaretine torunu (Zosia Mamet) ve ‘sanatçı’ sevgilisi (Michael James Shaw) gelir. Genç kız zaman zaman heyecanla, bazen duygusallaşarak bir şeyler anlatmaya çalışırken, köpeğine bile ‘kanser’ ismini koyarak ölümü kucağında oturtan Nana, hayatın tüm gerçeklerini acısıyla da deneyimlemiş bir umursamazlıkla karşılık verir ona. Fakat bir daha ne zaman göreceğini kestiremediği torunu ile de kapanışı kötü yapamaz. Rüyasına giren küçüklüğü ile ölüm korkusunu ensesinde hisseden yaşlı kadın, beklediğinin aksine hiç ummadığı bir sonla yüzleşmek zorunda kalır. Solondz da bu ‘sonu’ uzun uzun sindirdiğimizden emin olana kadar uzatarak son sözünü söyler.

Sanki biraz daha deri altına girmeyi başarır bu sefer Todd Solondz. Daha önce bariz olarak göstermekten çekinmediği tabular burada iğnenin içinde gizlidir. Ama doğrudan enjekte ettiği etkisi de bir o kadar kuvvetlidir. Sonradan anlaşılan ‘lafın’ ağırlığı gibi, bir köpeğin üzerinden anlattıklarının yarattığı etki de film bittikten sonra yerimizden kalkmamızı zorlaştırır. Hayatın absürditesini olabildiğince ironik ve dolayısıyla absürt anlatarak göründüğünden çok daha gerçekçi bir hissiyat yaratan Solondz, insanın benmerkezciliğine, acınılasılığına, iğrençliğine, çaresizliğine, ölümsüz kılmaya çalıştığı ölümlülüğüne dair söylemlerinin de gücünü arttırmış olur. Sadece yermez hiçbir zaman insanı, aksine empati kurmamızı sağlar üstüne hayaller yüklenen umutların, pişmanlıkların yansımalarıyla da. Ama ne olursa olsun kendi gerçeğini sunmaktan vazgeçmez, bu gerçeklik toz pembe filtrelerden geçmediği için de rahatsızlık uyandırır birçoğunda. Ne bir çözüm arar, ne de bir harita çizer nedenleri bulalım diye hayatın acımasızlığına karşın. Sadece anlamaya çalıştıklarını, en iyi yaptığı yolla gösterir. Hayat zaten acımasızken, bunu daha da zorlaştıranlar, altında kaybolanlar, ezerek nefes almaya çalışanların kaosuna bakarız. Tıpkı gözlükleri çıkarınca da aynı şekilde görebileceğimiz gibi. Bu yüzden zordur izlemesi Solondz filmlerini, acıması yoktur, ölümü, dehşeti, ‘sevimli’ olduğu için kıyamadıklarımızı, kıydıklarımız uğruna gözümüze sokmaktan çekinmez hiç. Özellikle de çocuklarla yetişkinlerin diyalogu çok önemlidir Solondz için, çünkü bazen ancak o zaman anlaşılır ağızdan dökülenlerin vahşeti. Bulabileceğiniz en dürüst yönetmenlerden biridir kuşkusuz.

Bir yol filmidir aynı zamanda Wiener-Dog, çocuk, genç, yaşlı diye ilerlerken bir hayat yolculuğu sunar önümüze. Hani bizim için çok değerli olan, merkezinde otururken anlamlı olması adına her şeyi yaptığımız hayat Solondz’un filminde sadece bir göz kırpma anı gibidir. Bölümleri bağlayan temel unsur köpektir, insandır, yaşamdır, kanserdir, ölümdür. Ama aslında yine sadece ‘bizim’ hayatımızın bir yansıması olarak görülür izleyicinin gözünde, çünkü onun yaşam döngüsü ancak bir metafor veya ‘insan olmayana’ atfedilen bir kişiselleştirme ögesi olarak değerlenir. Köpeğin ishali bile sadece kendisi olarak yer alamaz, bir metafor görevi görür bizim için. Sahi biz neden ishal görünce rahatsız oluyorduk, bunun arkasına bile neler gizledik? İşte Solondz’un filminin gücü tam da doğanın ayrılmaz bir parçası olan insanın hayatına yüklemeye çalıştığı anlamların ‘absürtlüğündedir’. Başkalarının acılarını izlerken zevk alıp onlar tamamına erdirince rahatlayıp umutla hayatlarımıza dönemeyiz alıştığımız gibi. Solondz içimizi rahatlatmaz, izin vermez tatminkar bir şekilde kalkmamızı film bitince. Evet, herkes için, her şey için bir umudun olduğu bariz, bunu kendisi de inkar etmez, ama ne sadece buna tutunulabilinir, ne de sinema böyle bir ilüzyonun aleti olmalıdır onun için. Umudu sonda vermez, oraya buraya serpiştirir olması gerektiği gibi. ‘Kendini kandırma!’ der, çünkü varacağımız sonun mutlu olmasını beklemektir zaten en büyük yanılgımız. Bu yüzden ne Dawn’un umuduna yeteri kadar mutlu olabiliriz, ne de sona beklediğimiz kadar üzülebiliriz.

Öteye itilenlere üzülür, modern ailenin ‘saygın’ gülüşü altında sakladığı egoist ve faşist tutumlarla büyüyen çocuğa üzülür, insanın yalnızlığına, boş uğraşlarına, bir türlü vazgeçmeyeceği tırmanış çabalarına üzülür Solondz. Herkes kadar kendine de kızarken, kocaman bir öfke ile baş başa bırakır bizi. Adaletsizliklere, şiddete, kabul edilmesi güç gerçeklere bakarken kendisi, gerçek dünyada halı altına süpürülenleri bir anda karşımıza atarak bizim de varoluşsal bir öksürük krizine girmemize vesile olur. Fakat geç olsun güç olmasın, ‘evin içini’ havalandırmak gerekir. Todd Solondz bizi yüzleşmeye korktuklarımızla tekrar Wiener-Dog sayesinde burun buruna getirirken, bir köpek üzerinden insanın hayatına yüklediği tüm anlamları yeniden sorgular ve bu yolda kendi dilinin keskinliği ile başarılı oyuncu kadrosunun mükemmel birleşimi sancı dolu, boğazda kalan kahkahalarda dolu bir ustalık eserinin ortaya çıkmasını sağlar.

‘Mutsuz komediler’in yönetmeni Todd Solondz, Welcome to the Dollhouse (1995), Happiness (1998), Life During Wartime (2009) gibi filmleriyle, hatta hepsiyle, hali hazırda kalplerimizin ağrılı taraflarına iyiden iyiye yerleşmiş durumda. Midede yarattığı kramplardan da çok üzerimizden geçmek bilmeyen etkisi düşünüldüğünde yeni filmini bu kadar heyecanla beklemek, neredeyse fetiş derecesinde bir mazoşizm gibi bile görülebilir. Çocuk ve modern orta sınıf ailesi ilişkilerini Happiness ve Life During Wartime’da, ‘sosyalleşme zorunluluğunda’ o ve bu sebeplerle ötekiye itilenin büyüme hikayesini Welcome to the Dollhouse’ta, hikaye anlatımına dair hem doğası gereği kendisine hem de ‘sektöre’ eleştirel dilini Storytelling’de (2001) ve hemen hemen her filminde ölümün ağırlığını en derinden hissettiren Solondz, tüm bu ‘öğrettiği’ karşılaşma anlarını tek bir filmde, kısa ama çok yoğun bir şekilde, şu ana kadarki en basit ama sert filmlerinden biri ile gösterir. Geçen sene yine bugünlerde 56. yaş günü için kaleme aldığım Todd Solondz: Tabu ve Kara Mizah’ta acılı darbelerini ne kadar özlediğimi fark ettiğim yönetmenin son harikası, yılın başında Sundance’te gerçekleştirdiği dünya prömiyeri ile beklentilerimizi daha da katlayan ve Filmekimi’nin açıklanan ilk filmi olarak yüreğimize su serpen Wiener-Dog ‘u sonunda izleyebilmiş olmanın verdiği dayanılmaz ağırlık gerçekten paha biçilemez. Çünkü Solondz deneyimlediği ve gözlemlediği hayata karşı tüm kızgınlığını, insani umutlarıyla yine en güzel ve çok gerçekçi bir şekilde ‘acınası’ olarak harmanlamayı başarmış ve yine bizi çukurun dibine iteleyivermiştir. Ama istediğimiz de tam bu değil miydi zaten? Far From Heaven ve Carol’ın Oscar adaylı görüntü yönetmeni Edward Lachman’ın Solondz sinematografisinin renkli dünyasına çok daha fazlasını kattığı Wiener-Dog, Solondz’un Storytelling’den bizi aşina ettiği çoklu öykü yapısı ile karşımıza çıkar. Farklı hikayelerin ortak hissiyatlarının görsel temsilini ise bu sefer bir ‘dakhund’ köpeği üstlenir. Küçük bir çocuktan, genç bir kadına, yaşlı bir adamdan ölümü iteleyen başka bir kadına yol boyunca ‘arkadaşlık’ eden köpek(ler), kendi ölümlülüğü bir yana, yanındaki insanların ölümün kıyısındaki çırpınışlarının anlamına da bir bakış atmamızı sağlar. Wiener-Dog: Mideye Oturan Bir Todd Solondz Klasiği İlk bölümde ‘kafeste yeni sahibini bekleyen’ köpeğimiz, dokuz yaşında henüz kanser atlattığını öğrendiğimiz ve ona sonsuz sevgi verebilecek Remi (Keaton Nigel Cooke) ile buluşur. Fakat Wiener-Dog ismini verdiği köpeğini çok seven, onun duygularını önemseyen ve devamlı onunla vakit geçirmek isteyen çocuğun karşısında, onu istemeyen, melek yüzünden süzülen her cümlede onun ‘insan olmadığını’ dile getiren, onun üzerinden tüm ötekileştirdiklerini çocuğuna da aktaran ve onu hemen kısırlaştırma yoluna girerek kendi rahatını ‘diğer’ her şeyin önüne koyan bencil karakterli annesi (Julie Delpy) ile sıkı bir kafes eğitimi uygulayarak köpeği kendi şartlarına göre yaşatmaya mecbur bırakan bir diğer benmerkezci soğuk babası yer almaktadır. Bodrumdaki minicik kafeste yatan arkadaşını ailesi yokken kurtararak evin içinde iki kişilik dev bir parti veren Remi, yemeğini de onunla paylaşmaktan çekinmez. Fakat ishal olup ‘pisliğe’ el sürmeye alışık olmayan ailenin başına dert açan köpeğin sonunda uyutulması gerekmektedir, çünkü ‘insan yemeği’ ona göre değildir. Fakat ikinci kısım, adaşını uyutulmaktan son anda kurtaran Dawn (Greta Gerwig), nam-ı diğer eski Wiener-Dog (Welcome to the Dollhouse) ile açılır ve ilk umut kırıntısını yutarız. Dawn yavrusu gibi baktığı köpeğiyle gezerken, daha önceden tanıdığımız, eski sınıf arkadaşı Brandon (Kieran Culkin) ile karşılaşır ve ona karşı ilgisini koruduğu için…

Yazar Puanı

Puan - 87%

87%

Todd Solondz bizi yüzleşmeye korktuklarımızla tekrar Wiener-Dog sayesinde burun buruna getirirken, bir köpek üzerinden insanın hayatına yüklediği tüm anlamları yeniden sorgular ve bu yolda kendi dilinin keskinliği ile başarılı oyuncu kadrosunun mükemmel birleşimi sancı dolu, boğazda kalan kahkahalarda dolu bir ustalık eserinin ortaya çıkmasını sağlar.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
87
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi