Filmekimi’nin sinemaseverler tarafından bu kadar sevilmesinin ve önem verilmesinin sebebi hiç kuşku yok ki; sinemanın zirvesi olarak kabul edilen Cannes Film Festivali’nin en merak edilen filmlerini, kısa süre sonra Türkiye’deki izleyicilerle buluşturması. Cannes’da Un Certain Regard En İyi Film ödülünü kazanan, ülkemizde ilk kez Filmekimi’nde gösterilen Macar yönetmen Kornel Mundruczo’nun son filmi White God 1943 yapımı Yuvaya Dönüş (Lassie Come Home)’ün izinden giderken, Lassie’den ziyade bize Maymunlar Cehennemi’nin Caesar’ını hatırlatıyor. 

Filmin konusuna kısaca göz atacak olursak; birkaç aylığına babasıyla yaşaması gereken Lili yanına en yakın arkadaşı olan köpeği Hagen’i de alır. Ancak, babası Hagen’in onlarla kalmasını istemez ve köpeği sokağa atar. O günden sonra Lili kendisini yalnızlığa iterken, Hagen’i sahiplenen tüm insanlar ona türlü acılar çektirir. İçinde bulunduğu koşullar Hagen’i şiddete ve saldırganlığa iterken, bir devrimin başlangıcı olacaktır.

Muazzam bir sahneyle oldukça görkemli bir açılışı var White God’ın. Zira; filmin ilk yarım saati bu görkemi aynı şekilde korurken, duygusal açıdan sarsıcı ve seyirciyi zorlamayı başaran bir yapıya sahip. Lili ve Hagen arasındaki samimi ilişkinin seyirciye aktarımının ardından, daha masalsı bir anlatı seçerek, köpek devriminin hazırlıklarını başlatan film, Maymunlar Cehennemi: Başlangıç’ın neredeyse birebir köpek versiyonunu seyretmemizi sağlıyor. Lakin, Maymunlar Cehennemi Başlangıç’ın aksine gerçekçi bir dil kullanmak yerine az öncede bahsettiğim gibi masalsı bir anlatı tercih ediyor. Bu anlatının seyirciyi rahatsız eden bir yapısı olduğunu savunmak mümkün değil elbette, lakin filmle ilgili bir röportajında “köpekler ile ilgili bir film çekmek istedim” diyen Kormen Mundruczo’nun, filmin vadettiği alternatif okumaları bilinçli bir tercih olarak yaratmadığını düşünüyorum. 

Macaristan’da melez köpekler ile ilgili yasayı veya halkın buna bakış açısını tam olarak bilemiyorum lakin film boyunca yapılan “melez köpekler” yorumu ve bu hayvanların evlerde beslenmesinin türlü yaptırımlarının bulunmasını, sadece hayvanlara yapılan değil; insanın insana yaptığı zulüm olarak okumak da mümkün. Senelerce sadece siyahi olduğu için köle olarak satılıp, çalıştırılan insanlar varken, kendi ırkımızdan olmayan bir canlıyı türlerine göre ayırmak tam da “insan”a dair bir düşünce yapısı. Bunun yanı sıra Hagen’in gördüğü türlü zulümler ve bu zulümlerin onda yarattığı intikam hissi “İnsan iyi doğup olaylar mı kötüleştirir yoksa insan zaten doğuştan kötü müdür?” sorusunu akla getiriyor. Hiç kuşku yok ki; Kornel Mundruczo’nun buna cevabı insanın iyi olarak doğduğu yönünde. Bilinçli birer tercih olmadığını düşündüğüm tüm bu okumaları bir kenera koyup, insanın Dünya’da yer alan canlılara karşı asırlardır uyguladığı zülme odaklanınca filmin bu noktada başarılı olduğunu söylemek mümkün. Birer süs oyuncuğu olurak görülen hayvanları, hevesi geçince sokağa atan birçok insanın bu hayvanlara yaşattığı şokun beyazperdeye oldukça gerçekçi bir şekilde anlatılması filmin en önemli artısı. Bugün ülkemizde yer alan büyük şehirlerin dört bir yanı hayvan cesetleriyle doluyken, biz insanoğlu olarak Dünya’yı bizim için yaratılmış bir yer olarak görerek, hayvanları ölüme terk etmeye devam ediyoruz. Oysa zekası bu derece gelişmiş bir ırkın, en büyük sorumluluğu Dünya’yı tüm canlılar için daha yaşanır bir yer haline getirmek olmalı. 

White God kelimelerle tasvir etmenin zor olduğu güzellikte, büyüleyici bir ilk ve son sahneye sahip. Özellikle Macaristan sineması adına takdiri hak eden yapım, Akademi’nin seveceğini düşündüğüm anlatısıyla da Yabancı Dilde En İyi Film Oscarına bir hayli yakın. Son olarak White God hangi filmlere benziyor diyecek olursanız; Yuvaya Dönüş’ten yola çıkıp, Maymunlar Cehennemi’ne doğru yol alıyor ve Hitchcock’un Birds’ünü aratmıyor. 

Filmekimi’nin sinemaseverler tarafından bu kadar sevilmesinin ve önem verilmesinin sebebi hiç kuşku yok ki; sinemanın zirvesi olarak kabul edilen Cannes Film Festivali’nin en merak edilen filmlerini, kısa süre sonra Türkiye’deki izleyicilerle buluşturması. Cannes’da Un Certain Regard En İyi Film ödülünü kazanan, ülkemizde ilk kez Filmekimi’nde gösterilen Macar yönetmen Kornel Mundruczo’nun son filmi White God 1943 yapımı Yuvaya Dönüş (Lassie Come Home)’ün izinden giderken, Lassie’den ziyade bize Maymunlar Cehennemi’nin Caesar’ını hatırlatıyor.  Filmin konusuna kısaca göz atacak olursak; birkaç aylığına babasıyla yaşaması gereken Lili yanına en yakın arkadaşı olan köpeği Hagen’i de alır. Ancak, babası Hagen’in onlarla kalmasını istemez ve köpeği sokağa atar. O günden sonra Lili kendisini yalnızlığa iterken, Hagen’i sahiplenen tüm insanlar ona türlü acılar çektirir. İçinde bulunduğu koşullar Hagen’i şiddete ve saldırganlığa iterken, bir devrimin başlangıcı olacaktır. Muazzam bir sahneyle oldukça görkemli bir açılışı var White God’ın. Zira; filmin ilk yarım saati bu görkemi aynı şekilde korurken, duygusal açıdan sarsıcı ve seyirciyi zorlamayı başaran bir yapıya sahip. Lili ve Hagen arasındaki samimi ilişkinin seyirciye aktarımının ardından, daha masalsı bir anlatı seçerek, köpek devriminin hazırlıklarını başlatan film, Maymunlar Cehennemi: Başlangıç’ın neredeyse birebir köpek versiyonunu seyretmemizi sağlıyor. Lakin, Maymunlar Cehennemi Başlangıç’ın aksine gerçekçi bir dil kullanmak yerine az öncede bahsettiğim gibi masalsı bir anlatı tercih ediyor. Bu anlatının seyirciyi rahatsız eden bir yapısı olduğunu savunmak mümkün değil elbette, lakin filmle ilgili bir röportajında “köpekler ile ilgili bir film çekmek istedim” diyen Kormen Mundruczo’nun, filmin vadettiği alternatif okumaları bilinçli bir tercih olarak yaratmadığını düşünüyorum.  Macaristan’da melez köpekler ile ilgili yasayı veya halkın buna bakış açısını tam olarak bilemiyorum lakin film boyunca yapılan “melez köpekler” yorumu ve bu hayvanların evlerde beslenmesinin türlü yaptırımlarının bulunmasını, sadece hayvanlara yapılan değil; insanın insana yaptığı zulüm olarak okumak da mümkün. Senelerce sadece siyahi olduğu için köle olarak satılıp, çalıştırılan insanlar varken, kendi ırkımızdan olmayan bir canlıyı türlerine göre ayırmak tam da “insan”a dair bir düşünce yapısı. Bunun yanı sıra Hagen’in gördüğü türlü zulümler ve bu zulümlerin onda yarattığı intikam hissi “İnsan iyi doğup olaylar mı kötüleştirir yoksa insan zaten doğuştan kötü müdür?” sorusunu akla getiriyor. Hiç kuşku yok ki; Kornel Mundruczo’nun buna cevabı insanın iyi olarak doğduğu yönünde. Bilinçli birer tercih olmadığını düşündüğüm tüm bu okumaları bir kenera koyup, insanın Dünya’da yer alan canlılara karşı asırlardır uyguladığı zülme odaklanınca filmin bu noktada başarılı olduğunu söylemek mümkün. Birer süs oyuncuğu olurak görülen hayvanları, hevesi geçince sokağa atan birçok insanın bu hayvanlara yaşattığı şokun beyazperdeye oldukça gerçekçi bir şekilde anlatılması filmin en önemli artısı. Bugün ülkemizde yer alan büyük şehirlerin dört bir yanı hayvan cesetleriyle doluyken, biz insanoğlu olarak Dünya’yı bizim için yaratılmış bir yer olarak görerek, hayvanları ölüme terk etmeye devam ediyoruz. Oysa zekası bu derece gelişmiş bir ırkın, en büyük sorumluluğu Dünya’yı tüm canlılar için daha yaşanır bir yer haline getirmek olmalı.  White God kelimelerle tasvir etmenin zor olduğu güzellikte, büyüleyici bir ilk ve son sahneye sahip. Özellikle Macaristan sineması adına takdiri hak eden yapım, Akademi’nin seveceğini düşündüğüm anlatısıyla da Yabancı Dilde En İyi Film Oscarına bir hayli yakın. Son olarak White God hangi filmlere benziyor diyecek…
puan - 71%

71%

Yazar Puanı

White God, Yuvaya Dönüş’ten yola çıkıp, Maymunlar Cehennemi’ne doğru yol alıyor ve Hitchcock’un Birds’ünü aratmıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.65 ( 5 votes)
71
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi