Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa

Sinemasına baktığımızda kelimelerin kifayetsiz kaldığı, sözcüklere döktüğümüzde tanımlamakta biraz zorlandığımız eşsiz bir sinema anlayışına sahip olan Wes Anderson filmlerinde; eğlenceli karakterleri, renkli bir dünyanın masalsı bir atmosferi içinde simetri tekniğini kusursuz bir şekilde kullanarak barındırmasıyla bilinen bir yönetmen. Amerikan bağımsız sinemasının önde gelen yönetmenlerinden biri olan Wes Anderson hayranlarının gözünde her zaman başka bir noktada duracak ve kendi stili ile var olacak bir yönetmendir. Ancak eğer siz de aynı stil kırıntılarını başka yönetmenlerin elinde görmek isterseniz mutlaka görmeniz gerektiğine inandığımız listeye bir göz atmalısınız!

Wes Anderson Hayranlarının Mutlaka İzlemesi Gereken 10 Film!

Harold ve Maude (1971)

Sinema tarihinin en unutulmaz çiftlerinden birini içinde barındıran Hal Ashby yönetmenliğindeki Harold ve Maude, tuhaf bir aşk hikayesi üzerine şekillendiriyor. Film, 20’li yaşlarında engin ve ölümü saplantı haline getirmiş depresif bir genç olan Harold ve 80’ine merdiven dayamış ama hayattan hala zevk almasını bilen Maude arasındaki  tezatlıklarla dolu ilişkiye odaklanıyor. Gişede hayal kırıklığı yaşatan ama zamanla kendine has bir izleyici kitlesi yakalayarak kült film statüsüne ulaşan kara komedi türündeki Harold ve Maude’in müziklerini ünlü şarkıcı Cat Stevens yapmıştır. Yaşamı anlamlandırmak için hayat ve ölüm gibi iki tezat kavramı bir arada barındıran film, bunu son derece doğal bir şekilde filmde gösteriyor. Çoğu kişi tarafında yasak olarak ilan edilen filmdeki ilişki, Wes Anderson’ın filmlerine konu ettiği aşk teması ile birebir örtüşüyor. Anderson’ın filmlerinde alışılmışın dışında ve toplumun genelinin asla onaylamayacağı yasak aşk hikayelerine sıkça rastlarız. Rushmore filminde  Max’in  İngilizce öğretmeni Rosemary’e aşık olması gibi. Ama bu aşk hikayesi Anderson’ın maharetli dokunuşuyla o kadar sahici ve inandırıcı bir hale dönüşüyor ki tıpkı Harold ve Maude filmindeki gibi doğal bir şeymiş gibi kendini resmediyor. Normalde yasak aşk teması başka yönetmenlerin elinde melodram türüne kayabilecekken bu durum samimi bir hal alıyor. Kim bilir belki de Harold ve Maude filmindeki bu durum Wes Anderson’ın filmlerinde yasak aşk temasına yer vermesine öncü olmuştur.

Amélie (2001)

amelie - 1 - filmloverss

Başrol oyuncusu Audrey Tautou’yu dünya sinemasına kazandıran, birçok sinemasever tarafından Jean-Pierre Jeunet’in en iyi filmi kabul edilen Amelie; küçük şeylerden mutlu olmayı öğreten aynı zamanda değişik mizahıyla izleyici birkaç saatliğine gerçek dünyadan kopartıp büyülü bir dünyanın içine sokan yegane filmlerden biridir. Sinemanın büyülü dünyasında küçük bir yolculuk yapmamızı sağlayan film, insana hoş bir tat bırakan müzikleri, kullanılan renk uyumlarıyla yaratılan etkileyici atmosferi ve özgün senaryosuyla akıllarda yer etmiştir. Audrey Tautou’nun canlandırdığı gerçek aşkı arayan Paris’li esas kızımız  Amelie üzerinden hikayesini oluşturan film; renk uyumlarının muazzam bir tonda resmedilen birleşimiyle görsel olarak sanki resim tablosunu andıran bir atmosferi bizlerle buluşturuyor. Bu bağlamda Wes Anderson’ın filmlerinde yarattığı görsel dünya ile örtüşen Amelie, aynı zamanda her sahnesinde yarattığı mükemmel kamera açılarını izleyiciye iyi bir şekilde yansıtıyor. Bunların yanında Amelie’nin Wes Anderson’ın filmleriyle arasındaki en güçlü bağ, filmde kullanılan simetri tekniği olduğunu söylersek sanırım yanılmış olmayız. Karakterlerin ve objelerin sahnenin tam ortasına gelecek şekilde konumlandırıldığı simetri tekniği, filmin çoğu sahnesinde kullanılırken buna bağlı olarak oluşan kamera hareketleri de en küçük detayı ve ayrıntıları izleyicinin yakalamasına yardımcı oluyor. Wes Anderson’ın  filmlerini film yapan simetri faktörünün Amelie’de kullanılması, filmin görsel anlamda etkileyici olmasını sağlarken aynı zamanda masalsı bir dünyanın kapılarını izleyiciler için sonuna kadar aralıyor.

Ghost World (2001)   

Ghost-World-scarlett-johansson-filmloverss

Daniel Clowes’un underground çizgi romanından Terry Zwigoff yönetmenliğinde sinemaya uyarlanan Ghost World, liseden yeni mezun olmuş iki yakın arkadaş Enid ve Rebecca’nın ergenlikten yetişkinliğe geçiş sürecine odaklanıyor. Rebecca’nın bir kafede iş bulmasıyla başlayan olaylar Enid’in bsesif ve yalnız bir koleksiyoner olan Seymour ile tanışmasıyla daha farklı bir boyut  alıyor. Bu süreçte Enid’in hayata bakış açısının değiştiğini gözlemlediğimiz filmin bize asıl vermek istediği mesaj hayata uyum sağlamanın aslında ne kadar zor bir şey olduğu. Her ne kadar Rebecca yanında olsa da hayatta yalnız olduğunu hisseden Enid’in kendini bir hayalet olarak görmesi aslında toplumun dayattığı normlara ayak uydurmak  istememesinin bir göstergesidir. Ghost World’ün odaklandığı şey de buradan hareketle yalnızlık, gerçekleri görememenin yarattığı hayal kırıklığı ve toplumun insanlardan beklentilerinin neler olduğu üzerinde durulmasıdır. Tıpkı Wes Anderson’ın filmlerinde olduğu gibi. Yönetmenin filmlerinde karakterler toplumun en küçük yapı birimi olan ailenin ya da toplumun yarattığı baskıya karşı  tepki gösterip yalnızlığı seçerek  kendi başlarına yollarına devam eder.

Igby Goes Down (2002)

igby-goes-down-filmloverss

Burr Steers’in ilk yönetmenlik denemesi olan Igby Goes Down, 17 yaşında, zengin bir çocuk olan Igby Slocumb’ın evden kaçıp Manhattan’a gitmesiyle yaşanan olayları konu alıyor. Sürekli ilaç kullanan ilgisiz annesi, şizofren babası ve faşist erkek kardeşi yüzünden sorunlu bir ergenlik dönemi geçiren Igby’nin bu yolculuk sırasında onu baştan çıkarmaya çalışan kadınlarla tanışması ise işlerin farklı bir boyut almasına neden olur. Bu sırada üvey babası ile de vakit geçirme şansını elde eden Igby, bu yolculukta her ne kadar ters giden olaylar olsa da zorlukların üstesinden gelerek kendi ayakları üzerinde durmaya kararlıdır. Kieran Culkin’in espritüel ve zeki Igby karakterini canlandırdığı film, kırılgan bir çocuğun hayatını zorlukları aşarak sürdürmesi üzerine hikayesini oluşturuyor. Buradan hareketle Wes Anderson’ın sinemasıyla direkt bağlantı kuruyor film. Anderson’ın filmlerinde problemli aile temasını temel alarak depresif ve kırılgan çocukların yaptıkları eylemlere filmde bolca yer verilir. Boşanmanın eşiğine gelen ya da bulundukları toplumdan dışlanan çocukların kendi başlarına hareket ettiklerini artık yollarına yalnız devam ettiklerini görürüz. Örnek olarak Moonrise Kingdom’da Sam karakterinin izci grubundan dışlanmasıyla kamptan kaçarak yalnız yaşamayı seçtiğini gösterebilirz. Zaten yetim olan Sam’in kalmasını sağlayacak herhangi bir etmenin de bulunmaması karakterin istediği şeyi yapmasına neden oluyor. Aile kavramına yaklaşımı oldukça sert olan Wes Anderson belki de bu özelliğinden dolayı filmlerinde eşi benzeri olmayan karakterlere aynı zamanda izleyicinin her zaman izlemekten büyük keyif alacağı filmlere imza atıyordur.

Lost In Translation (2003)

lost-in-translation-filmloverss

Sofia Coppola’nın yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği, En İyi Özgün Senaryo dalında Oscar kazanan Lost In Translation; komedi ve melankolinin birleşimiyle, içten bir şekilde izleyicisini selamlayan bir film. Renkli, kalabalık ve karmaşık bir Tokyo betimlemesiyle karşımıza çıkan film; orta yaşlı, evli ve çocuklu Amerikalı aktör Bob ile fotoğrafçı eşinin peşinden gelen sevimli ama bir o kadar da ciddi Charlottea rasındaki ilişkiye odaklanıyor. Ülkelerinden oldukça uzakta olan bu ikili Tokya’da geçirdikleri hafta sonunda yalnızlıktan doğan bir dostluğun temelini atarak yaşadıkları hayattan bambaşka hayatların olabileceğini keşfediyorlar. Bill Murray’nin canlandırdığı hayattan bezmiş Bob karakteri ile Scarlett Johansson’ın canlandırdığı hayatta ne yapacağına karar verememiş Charlotte karakteri arasındaki müthiş uyum ise filmin her sahnesinde hissediliyor. Kendilerini bu hayatta yalnız hisseden kahramanlarımız zaman geçtikçe yalnızlıklarını paylaşarak gülmeyi ve eğlenmeyi  başarabiliyorlar. Bunu yaparak hayattan biraz keyif alan ikili yaptıkları sohbetlerde birbirlerinden destek alarak hayata olumlu taraftan bakmayı deniyor. Abartıdan uzak sade bir anlatımı benimseyen film görsel olarak Wes Anderson’ın ilginç ve renkli anlatımından bir hayli uzak olsa da ana karakterlerin kendi hayatları içindeki sıkışmışlığı ve geçmişleriyle barışık olmaması bakımından  yönetmenin sinemasıyla bir bağ kurabiliyor. Ayrıca çocuklarıyla pek de avunamayan Bob karakterinin Wes Anderson filmlerindeki bencil ve sorumsuz baba figürü ile bire bir örtüşmesi Lost In Translation’ın karakter yoluyla yönetmenin filmleri arasında bağ kurmasına neden oluyor.

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi