Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 11 [1] => 1 [2] => 708 [3] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Dram [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/dram/ ) [1] => Array ( [name] => Müzik [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/muzik/ ) )
War Requiem
1989 - Derek Jarman
92
İngiltere
Senaryo Derek Jarman, Benjamin Britten (Aynı adlı oratoryodan uyarlama)
Oyuncular Nathaniel Parker, Laurence Olivier, Tilda Swinton
Batu Anadolu
Geçmişi hatırlama konusunda bir uyarı niteliğinde olan War Requiemin bu amacına ne kadar ulaştığını bilemesem de, farklı sanat formlarını başarıyla bir araya getirmesiyle izlenmeyi hak ettiğini söyleyebilirim.

War Requiem

İngiliz yönetmen Derek Jarman, 1980’li yıllarda sinema dışında iki alandaki mücadelesiyle de ön plana çıkar: Okullarda homoseksüellere uygulanan ayrımcılık ve AIDS’e karşı farkındalık yaratmak. Bu mücadelesini zamanla sinemasına da yansıtmaya başlayan Jarman, 1985 yılında çektiği “The Angelic Conversation” ile Shakespeare’in sonelerini Judi Dench’e okuturken yavaşça ilerleyen fotografik imgeler aracılığıyla da iki adamın birbirlerinin arzularına ulaşmak için çıktıkları yolculuğu resmeder. Bu hikayeye eşlik eden müzik ise Benjamin Britten’ın “Sea Interludes” eseridir. Jarman’ın Britten’a duyduğu ilgi; bu filmden üç yıl sonra çektiği “War Requiem” ile tamamen görünür kılınır çünkü filmin tamamı, Britten’ın aynı isimli oratoryosunun görselleştirilmiş bir halidir.

“The War Requiem” oratoryosu; İkinci Dünya Savaşı esnasında yıkılan ve savaş sonrası yeniden inşa edilen Coventry Katedrali’nde, 1962 yılında ilk kez seslendirilir. Bir pasifist olan Britten, kendisine sunulan özgürlüğün tadını çıkararak geleneksel Latince ile 1. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybetmiş olan pasifist şair Wilfred Owen’ın şiirlerini birleştirir. Savaşın bitimine bir hafta kala Fransa’da henüz 25 yaşındayken öldürülen Owen’ın savaşa atfedilen kutsallığı reddettiği şiirleri, Britten’ın yaklaşımı ile bire bir örtüşür. Bu noktada Jarman’ın da bu iki önemli sanatçının yaklaşımını benimsediği; şiir ve oratoryo gibi iki sözlü sanat dalını güçlü imgelerle daha da etkili kıldığı söylenebilir. Sinema kariyerine set tasarımcısı olarak başlayan Jarman, bu tecrübesini Richard Greatrex gibi önemli bir görüntü yönetmeninin de yardımıyla Hristiyanlığa atfedilen önemli tabloları bire bir canlandırarak ortaya koyar. Filmin BBC tarafından desteklenmesine karşın bütçe açısından sıkıntıların ortaya çıkmasına ve bazı yatırımcıların daha geleneksel bir anlatı ve diyalog kullanımı talep etmesine karşın filmde hiç diyalog kullanılmaz; sadece bazı geçişlerde Owen’ın şiirleri, son oyunculuk performansını sergileyen Laurence Olivier’in eşsiz sesinden duyulur.  Filmin bir diğer büyük avantajı da, kariyerlerinin henüz başında olmalarına karşın ilerleyen yıllarda önemli oyuncular anılan Tilda Swinton, Sean Bean ve Nathaniel Parker gibi güçlü isimlerin performanslarından da destek almasıdır.

Jarman’ın diğer filmlerini takiben; sıçramalı kurgunun, flashbacklerin –hatta flashbacklerin flashbacklerine varacak ölçüde-ve sembolik bir oyunculuk performansının tercih edildiği War Requiem, bir hastanede son günlerini geçiren eski bir askerin (Laurence Olivier) görüntüleriyle açılır. Owen’ın “Strange Meeting” şiirini okuyan asker, savaş günlerini yad etmekle birlikte yalnızlığını, pişmanlığını ve bir yere ait olamama hissiyatını paylaşır. Owen’ın şiiri, bir rüya atmosferinde cehenneme giden ve öldürdüğü düşman askeriyle yüzleşen bir adamın yaşadıklarını anlatır. Şiirde düşman askeri, adama “dostum” diye hitap eder ve aslında savaş ortamı olmasa ikisinin de birbirlerine çok benzeyen insanlar olduklarını hatırlatır.

Alter ego kavramını işleyen ve yüzleşmeyi sağlayan bu yaklaşım, filmin tematik yapısını da belirler. Bir millete, topluluğa ya da toprak parçasına ait olamadan yaşayan ve arafta kalmış insanların duygularını yansıtır. Nasıl ki Britten; Owen’ın klasik şiirlerini alıp ona modernist bir yaklaşımda bulunmuşsa, Jarman da görüntülerini Super 8, 35 mm gibi farklı formatlarda çekerek harmanlar. Vietnam Savaşı, Kamboçya ve Hiroşima görüntülerini alıp 1. Dünya Savaşı görüntülerine eklemler; aralara stok “bomba patlama görüntüleri” yerleştirir. Bu farklı geçişler, aynı zamanda kıyametvari bir imgeler bütünlüğü yaratır. Kurgu tekniğiyle Eisentein’ın yeni anlamlar yaratma gücünü takip eden Jarman, yalnızlığın yalıtılmışlığından öfke ve kötümserlik duygularına ulaşır. Britten’ın yarattığı sesler ve notalar, birer çekim parçasında hayat bulurlar. Filmin son sahnesinde Piero della Francesca’nın önemli tablosu “Diriliş” canlandırılır. Bu noktada yönetmenin, Pier Paolo Pasolini’nin “The Gospel According to St Matthew” filminden esinlendiği de oldukça açık biçimde görünür. Wilfred Owen ile özdeşleştirilen asker imgesi, bir İsa figürü olarak gösterilirken başkalarının günahları için kendini kurban etmiştir.

Jarman’ın “War Requiem”i; yalnızlık, savaşın yarattığı yıkım ve kayıplarla ilgili olduğu kadar 80’lerde İngiltere’yi hallaç pamuğu gibi atan Thatcherizm’i de hatırlatır. Filmlerinde muhafazakar Britanya’ya ait kutsalları dönüştüren,;küresel ve kapitalist düzen içerisinde onlara devinim kazandıran Jarman, bu filmde de özellikle milliyetçi duyguların boşluğunu yansıtır. Savaşma fikri ile bütünleşen ulusal simgeleri, geçmişte kalmış mitolojik semboller ve “Güneş Batmayan İmparatorluk” ülküsüyle yansıtarak Thatcher’ın Falkland Adaları’na yaptığı hamlenin arkasındaki politik çıkarları da gün ışığına çıkarır. Geçmişi hatırlama konusunda bir uyarı niteliğinde olan War Requiem’in bu amacına ne kadar ulaştığını bilemesem de, farklı sanat formlarını başarıyla bir araya getirmesiyle izlenmeyi hak ettiğini söyleyebilirim.



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol