Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa

Sinemanın uçsuz bucaksız sınırları dahilinde birden fazla türde film yapan birçok isme rastlamak mümkün. Aralarında çoğunlukla büyük ustaların sayıldığı bu yönetmenler dahilinde olan iki kişi ise 90’larda modern sinemayı şekillendiren isimlerden… Wachowski Kardeşler, sinema anlayışlarını ve yapabileceklerini henüz daha ilk filmlerinde ortaya koymuş iki kardeş olarak karşımıza çıktılar. Çok geçmeden, değişimin onların sanatı ve aktarımı için ne denli önemli bir araç olduğunu kavradık ama bu aracın etkisi artmaya devam etti. Sürekli deneyen, zorlayan ve ısrar eden bir tavır takındılar, kendileri olmaktan vazgeçmediler. Değişim, daha doğrusu özünü bulma kavramları onları bütünleyen olgular olarak rahatlıkla tanımlanabilir. Bound ile beyazperdeye adım atan kardeşler, bütün dünya milenyum heyecanını tatmaya başlamadan zamanının çok önünde bir distopya ile çıkageldiler. The Matrix, hem bilim-kurgu temelli distopyalar için bir milat oldu, hem de Wachowskileri büyük stüdyolar ile içli dışlı hale getirdi; elbette ardından da başarılı bir üçleme geldi.

Matrix Üçlemesi bir dönüm noktası oldu. Dört yılda gelen üç film ile bir fenomen yaratmıştı Wachowski Kardeşler. Fakat bu fenomenin ardından ne geleceği de başka bir merak konusuydu. Matrix’in yarattığı etkiyi ve heyecanı bu defa biraz daha arka planda yer alarak yaratma gayretindelerdi. Sinemadaki onuncu yıllarında kült olacak bir film kaleme aldılar ve kurşun geçirmez fikirlerini yedinci sanatın gücüyle bütün dünyaya haykırdılar. Hugo Weaving, Natalie Portman, Stephen Fry ve John Hurt’lü kadrosuyla büyük ses getiren V for Vendetta, ikilinin yeni hamlesiydi. Matrix’te işlenilen felsefik alt yapı, V for Vendetta ile politik bir zeminde birleşiyordu. Anarşinin gücünü çok net bir biçimde gösteren bu filmle yeni bir fenomen yaratmış oldular bir diğer deyişle. Kendilerine has denebilecek bir üslup oluşturmaya başladıklarını düşünmenin zamanı gelmişti artık. Ancak, pek de böyle olmadı. Denemekten çekinmeyerek oldukça ilginç tercihler yaptılar. Bir Japon animesini uyarlayarak sinema salonlarındaki yerlerini tekrar aldılar. 2008’de beyazperdede gösterilen Speed Racer, Wachowskiler için sinemasal anlamda çok keskin bir dönüş anlamına geliyordu. Şimdiye kadar izleme şansı bulduğumuz yedi adet filmlerinin arasında çürük elma gibi duran Speed Racer, onlara sert bir düşüş yaşattı. Bu düşüş onlar için elbette bir şey ifade ediyordu ama bu asla kaybetmekle veya pes etmekle özdeşleşmiyordu. Wachowskiler bulundukları sistemi hiçbir zaman kabul etmediklerini doğrudan ve dolaylı şekillerde dile getiriyorlardı. Bu bağlamda, gişede yaşanılan hayal kırıklıkları onlar için birincil derecede önemli olmadı. Bunun akabinde stüdyoların onlara kapılarını kapatmaya başlaması ve fikirlerini aktarmakta sıkıntı çekmeleri ise onları kısıtlayan bir unsur olarak karşımıza çıkıyordu.

wachowski-filmloverss

Bir sonraki filmleri yaklaşık üç saatlik süresiyle Cloud Atlas – Bulut Atlası’ydı. Stüdyoları ikna edemedikten sonra bağımsız bütçeyle çektikleri bu filmle basının hedefi oldular. Özellikle Amerika’da yerden yere vuruldular. Tom Hanks ve Halle Berry’nin başrollerinde yer aldığı film, Time Dergisi tarafından yılın en kötüsü seçildi. Cloud Atlas, senaryosal anlamda Wachowskilerinin dilinin iyice sivrildiği filmi oldu. Özellikle kapitalist ögeleri ele alışıyla Amerika’da anlaşılır bir tepki topladı.  Wachoswkilerin sansasyonelleşen kişilikleri medyanın baskısıyla iyice ortaya çıkmaya başladı. Cloud Atlas için bulamadıkları maddi desteği Jupiter Ascending – Jüpiter Yükseliyor için bulabilen kardeşler, bu defa ellerinde tek bir kurşun kaldığının da farkındalardı. Daha sonradan itiraf ettikleri üzere, Jupiter Ascending yapabildikleri son büyük bütçeli film olabilir.

Filmlerinin çıkış noktasını oluşturan ve gücünü aldığı nokta olan öze dönüş teması, Wachowskilerin kendilerini bulmasıyla tamamlandı denilebilir. Larry ve Andy Wachowski olarak tanıştığımız kardeşler, artık Lilly ve Lana Wachowski olarak çalışmalarına devam ediyorlar. Kendilerini bulmalarının ardından sinematik anlayışlarını da ciddi anlamda sergileyebilecekleri platformlara yönelmeleri, onların üretim süreçlerine ve yaratıcılıklarına katkı sağlamasının yanı sıra, potansiyellerini tekrar gösterebilmeleri için de bir fırsat oldu. Son olarak üzerinde çalıştıkları dizi olan Sense8, Wachowski Kardeşlerin dünyayla hesaplaşmaları olarak okunabilir belki de. Dizideki hemen hemen bütün karakterleri toplum baskısıyla ve normlarla şekillendirilmiş hallerinden sıyırıp, kendilerini bulan birer kahramana dönüştüren Wachowskiler, en başından beri sahip oldukları bu anlayışı sonuna kadar sürdürmekte kararlı gibiler. Sözcükleri çok iyi kullanan ve hikayelerini ilham verecek şekilde kurgulayan bu kardeşler, her filmlerinde istediklerini elde edemeseler de her seferinde, daha iyi yenilerek arkalarında değerli bir miras bırakıyorlar. Onların politik ve toplumsal duruşları, sinemayı derinden etkileyen bir yapıda olmadı ama birden fazla fenomen yaratacak kadar güçlü oldu her zaman.

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi