Frankenstein’ın popüler kültürdeki yolculuğu oldukça uzun ve çok yönlüdür. İzleyen, izlemeyen herkesin bir şekilde kafasında oluşan bir Frankenstein algısı vardır ve Frankenstein’ın Victor tarafından yaratılan Prometheus’ün adı olarak düşünülmesi yaygındır. Korku/gerilim türüne ait bir eser olarak ele alınan Frankenstein özünde barındırdığı felsefesinde basit bir korku filmi olmaktan çok başka noktalarda konumlandırılır.

Frankenstein’ın yolculuğu ilk kez 1818 yılında Mary Shelley tarafından bir roman olarak yazılmasıyla başlar. Roman Fransızca olarak İngiltere’de yayınlanır. Dönemin koşulları göz önüne alındığında, İngiltere’de başlayan sanayi devriminin toplumsal düzenin değişmesinde temel faktör görevi gördüğü bir dönemden söz edilecektir. Bu dönem, alışkanlıkları, düzeni ve sonunda bireyi geri dönüşü olmayacak biçimde şekillendirmiş hatta yeniden yaratmıştır. Süregelen bu yeni düzenin sanatta da expresyonist bakış açılarıyla dile getirilmesi oldukça olasıdır. Mary Shelley’nin romanı da adeta ortaya insan gibi ama insandan farklı yeni bir yaratı ortaya koyan sistemin sonradan bu bireyi dışlaması hususunda önemli noktalara değinilir.

Roman, o dönem kaybolmuş ve 1970’lerde bozulmamış bir şekilde yeniden ortaya çıkmasına rağmen 1910 yılında ilk kez sinemaya uyarlanmıştır. Bunlardan en çok ses getiren 1931 yapımı Frankenstein: Dehşetli Bir Macera filmini serinin devam filmleri olan Frankenstein’ın Gelini (1935) ve Frankenstein’ın Oğlu (1939) izler. Kitaptaki tasvirin aksine filmlerde yavaş hareket eden insansı yaratıkta ortaya koyulan bu değişimin 1920’lerde çekilen Golem serisinin yarattığı etkiden kaynaklandığı inkar edilemez. Roman, sinemaya pek çok farklı şekilde uyarlanmış hatta 1948 yılında yapılan komedi versiyonu İki Açıkgöz Frankenstein’a Karşı filmine kadar gitmiştir. Frankenstein’ın günümüzde de gerek içinde barındırdığı felsefesi gerekse izleyene farklı bir deneyim sunması bakımından sinemanın vazgeçilmezlerinden biri olmayı başarmış ve dönem dönem filmin remakeleri yapılmaya devam etmiştir.

Victor Frankenstein’a Yeni Bir Yorum

Frankenstein üzerine yapılan son film olan Victor Frankenstein’ın Hollywood’un azizliğine uğrayarak içinde barındırdığı felsefenin fersah fersah uzağında olduğunu söylemek mümkün. Paul McGuigan’ın yönettiği filmde hikaye çeşitli şekillerde süslense de kabaca bir sirkte zorla çalıştırılan kambur ve oldukça zeki Igor’un (Daniel Radcliffe) Victor Frankenstein (James McAvoy) tarafından kurtarılması, kamburu düzeltilip “normalleştirildikten” sonra Frankenstein’ın çığır açan çalışmasına dahil olması sürecini konu alır. Deneyin aşamalarının en başından aktarılması ve önce bir şempanze üzerinde denenmesi gibi aşamaların mantığa daha yatkın ögeler taşımasına rağmen bu mantık filmin geneline yansıtılmaktan uzak kalmış denebilir. Son aşamada gelinen prometheus ise yaratıldığı gibi yok edilerek, Victor Frankenstein filminde sevgiyi tatmak isteyen ancak ona kötü davranıldığı için kötüleşen insansıdan, dolayısıyla dışlanma hissiyatından hiçbir şekilde dem vurulmamıştır. Oyunculuk açısından başarılı performansların sergilendiğini düşündüğüm filmde, özellikle Daniel Radcliffe, ülkemizde geçtiğimiz aylarda vizyona giren Boynuzlar filminden daha başarılı bir performans sergilemiş. James McAvoy’da ise film boyunca bir Sherlock Holmes havası hissetmek mümkün. Dahi erkek karakterlerin neden aklından geçen her şeyi bir çırpıda anlatmak istercesine son sürat konuştuğunu anlamak da pek mümkün görünmüyor.

Filmde farklı olarak ciddi bir din ve kadın vurgusu kendini hissettiriyor. Özellikle vakayla ilgilenen dedektifin aşırı dindar olması, devlet ve din vurgusunu birleştirerek bilimin karşısında bir yerde konumlandırıyor. Elinde haçla dolaşan ve Victor Frankenstein’ın tanrıcılık oynayarak tanrıya hakaret ettiğini düşünen dedektif olayı saplantı boyutlarında yaşamasıyla dikkat çekiyor. Ek olarak, Igor’un aşkı Lorelei (Jessica Brown Findlay) bir bilim insanının aklını çelmesi ve deneyi baltalıyor oluşu gibi vurgularla bir kadın olarak bilimin karşısında konumlandırılıyor.

Filmde varolan çeşitli mantık hatalarından uzun uzadıya bahsetmek mümkün olsa da, en anlam veremediğim nokta hayat verme, yeniden yaratma, tanrı olma gibi konularda kendini kanıtlamaya çalışan bir bilim insanının yaratısına daha ilk aşamada neden bokser giydirmiş olduğudur. Yaratının tamamen giyinik olması bir mantık çevçevesine oturtulabilir, aynı zamanda tamamen çıplak olması da salt hayat yaratma çabası içerisinde olan bir dahinin o bedeni cinsel bir obje ya da rahatsız edici cinsel organ olarak tanımlamadığını belirtmesi açısından başvurulması gereken bir noktadır.

Kısaca söylenebilir ki, Victor Frankenstein; tüm bu Frankenstein felsefesinden bihaber izlendiğinde kendisini izletebilecek ancak tüm bu tarihsel bağlamda değerlendirildiğinde oldukça vasat bir yapım görünümünde izleyiciyi tatmin etmekten uzak bir film olarak değerlendirilebilir.

Frankenstein'ın popüler kültürdeki yolculuğu oldukça uzun ve çok yönlüdür. İzleyen, izlemeyen herkesin bir şekilde kafasında oluşan bir Frankenstein algısı vardır ve Frankenstein'ın Victor tarafından yaratılan Prometheus'ün adı olarak düşünülmesi yaygındır. Korku/gerilim türüne ait bir eser olarak ele alınan Frankenstein özünde barındırdığı felsefesinde basit bir korku filmi olmaktan çok başka noktalarda konumlandırılır. Frankenstein'ın yolculuğu ilk kez 1818 yılında Mary Shelley tarafından bir roman olarak yazılmasıyla başlar. Roman Fransızca olarak İngiltere'de yayınlanır. Dönemin koşulları göz önüne alındığında, İngiltere'de başlayan sanayi devriminin toplumsal düzenin değişmesinde temel faktör görevi gördüğü bir dönemden söz edilecektir. Bu dönem, alışkanlıkları, düzeni ve sonunda bireyi geri dönüşü olmayacak biçimde şekillendirmiş hatta yeniden yaratmıştır. Süregelen bu yeni düzenin sanatta da expresyonist bakış açılarıyla dile getirilmesi oldukça olasıdır. Mary Shelley'nin romanı da adeta ortaya insan gibi ama insandan farklı yeni bir yaratı ortaya koyan sistemin sonradan bu bireyi dışlaması hususunda önemli noktalara değinilir. Roman, o dönem kaybolmuş ve 1970'lerde bozulmamış bir şekilde yeniden ortaya çıkmasına rağmen 1910 yılında ilk kez sinemaya uyarlanmıştır. Bunlardan en çok ses getiren 1931 yapımı Frankenstein: Dehşetli Bir Macera filmini serinin devam filmleri olan Frankenstein'ın Gelini (1935) ve Frankenstein'ın Oğlu (1939) izler. Kitaptaki tasvirin aksine filmlerde yavaş hareket eden insansı yaratıkta ortaya koyulan bu değişimin 1920'lerde çekilen Golem serisinin yarattığı etkiden kaynaklandığı inkar edilemez. Roman, sinemaya pek çok farklı şekilde uyarlanmış hatta 1948 yılında yapılan komedi versiyonu İki Açıkgöz Frankenstein'a Karşı filmine kadar gitmiştir. Frankenstein'ın günümüzde de gerek içinde barındırdığı felsefesi gerekse izleyene farklı bir deneyim sunması bakımından sinemanın vazgeçilmezlerinden biri olmayı başarmış ve dönem dönem filmin remakeleri yapılmaya devam etmiştir. Victor Frankenstein'a Yeni Bir Yorum Frankenstein üzerine yapılan son film olan Victor Frankenstein'ın Hollywood'un azizliğine uğrayarak içinde barındırdığı felsefenin fersah fersah uzağında olduğunu söylemek mümkün. Paul McGuigan'ın yönettiği filmde hikaye çeşitli şekillerde süslense de kabaca bir sirkte zorla çalıştırılan kambur ve oldukça zeki Igor'un (Daniel Radcliffe) Victor Frankenstein (James McAvoy) tarafından kurtarılması, kamburu düzeltilip "normalleştirildikten" sonra Frankenstein'ın çığır açan çalışmasına dahil olması sürecini konu alır. Deneyin aşamalarının en başından aktarılması ve önce bir şempanze üzerinde denenmesi gibi aşamaların mantığa daha yatkın ögeler taşımasına rağmen bu mantık filmin geneline yansıtılmaktan uzak kalmış denebilir. Son aşamada gelinen prometheus ise yaratıldığı gibi yok edilerek, Victor Frankenstein filminde sevgiyi tatmak isteyen ancak ona kötü davranıldığı için kötüleşen insansıdan, dolayısıyla dışlanma hissiyatından hiçbir şekilde dem vurulmamıştır. Oyunculuk açısından başarılı performansların sergilendiğini düşündüğüm filmde, özellikle Daniel Radcliffe, ülkemizde geçtiğimiz aylarda vizyona giren Boynuzlar filminden daha başarılı bir performans sergilemiş. James McAvoy'da ise film boyunca bir Sherlock Holmes havası hissetmek mümkün. Dahi erkek karakterlerin neden aklından geçen her şeyi bir çırpıda anlatmak istercesine son sürat konuştuğunu anlamak da pek mümkün görünmüyor. Filmde farklı olarak ciddi bir din ve kadın vurgusu kendini hissettiriyor. Özellikle vakayla ilgilenen dedektifin aşırı dindar olması, devlet ve din vurgusunu birleştirerek bilimin karşısında bir yerde konumlandırıyor. Elinde haçla dolaşan ve Victor Frankenstein'ın tanrıcılık oynayarak tanrıya hakaret ettiğini düşünen dedektif olayı saplantı boyutlarında yaşamasıyla dikkat çekiyor. Ek olarak, Igor'un aşkı Lorelei (Jessica Brown Findlay) bir bilim insanının aklını çelmesi ve deneyi baltalıyor oluşu gibi vurgularla bir kadın olarak bilimin karşısında konumlandırılıyor.…

40

Puan - 40%

40%

Victor Frankenstein; tüm bu Frankenstein felsefesinden bihaber izlendiğinde kendisini izletebilecek, ancak tüm bu tarihsel bağlamda değerlendirildiğinde oldukça vasat bir yapım görünümünde izleyiciyi tatmin etmekten uzak bir film olarak değerlendirilebilir.

Kullanıcı Puanları: 3.83 ( 4 votes)
40
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi