Zamanın birinde kulağıma çalınmıştı ve hâlâ da taşırım ağırlığını… “Hayat bir panayır gibi, göğsüme dolduğunu hissediyorum.” Tam da öyle aslında, Mete Sözer’in ilk uzun metraj filmi böyle bir his bırakıyor ardında…

Özge Özpirinçci ve Eşref Kolçak’ın başrollerini paylaştığı 15 dakikalık Kayıp (2013) filmiyle dikkatleri üzerine çeken Mete Sözer, geniş bir tabirle “Ve Panayır Köyden Gider” ile teknik anlamda ne kadar titiz olduğunu tekrar ortaya koyuyor. Geçmişini unutmak isteyen bir köy ve geçmişini yakalamanın peşinde olan bir adamın kesişen yolları üzerinden ütopik bir evren yaratan Sözer, senaryo ve kurgu bağlamında uluslararası standartı yakalayamamış olsa da özellikle üçüncü sınıf korku ve komedi filmlerinden oluşan bu çöplükte alternatif yaklaşımıyla nefes aldıran bir potansiyele sahip.

Karşımızda oturmuş bir senaryo yok ama bilhassa teknik boyutundan bahsedecek olursak yerli filmlerde sıklıkla kullanılan dizi formatı olan “yakın çekim”lerden uzak duran Sözer; kederli sahnelerinde Tony Gatlif, neşesinde Emir Kusturica esintileri barındıran çok renkli bir ütopya tasviri ortaya koyuyor. Yaşam ile ölüm arasında sıkışmış kalmış bir köyün tasviri bu aynı zamanda. Ana karakterin gizemli yolculuğunda klasik bir anlatıya yaraşırcasına seyirci sürekli işin nereye varacağını düşünüyor. Sözer’in üzerinde durulması gereken hamlesi ise tam da bu noktada beliriyor. Alışılmışın dışında bir hamle yaparak klasik anlatıya Brecthyen dokunuşlarda bulunan Sözer, tıpkı insanın “bir ömre sığan” macerasında olduğu gibi, ironilerle dolu bir hikaye fısıldıyor.

Ve Panayır Köyden Gider: Hatırlamanın Beraberinde Getirdikleri…

Köye gelen davetsiz yabancı, yaşam belirtisi olmayan bu yerde duygusal çöküşüne önayak olacak bir dizi olay yaşar. Köy ahalisi bu yabancıya önce merakla yaklaşsa da bu durum sonraları şüpheli bir yaklaşıma evrilir. Çünkü söz konusu yabancı, köyün üstüne çöken karanlık laneti uyandırmak üzeredir. Geçmişin hayaleti mi dersiniz yoksa ölü toprağı atan bir baharı mı hatırlatır, bilinmez. Bir şiirle başlar hikaye ve Edgar Allen Poe’dan bir alıntıyla başlamamış olsa bile onu hissederdiniz filmde. Kamera açısından tutun da yarattığı sinematik atmosfere kadar Poe’nun karanlık sularında gezinirken film, atmosfer birden değişir. Rakı masasındayızdır, kulağımıza bir türkü çalınır. Tam da bu noktada Sözer, gündelik hayatımızın büyük bir parçası olan “aforizmalar” üzerinden öyle bir ayna tutuyor ki seyircisine, zorlama diyalogları saymazsak öpüp başa koyulası tespitler ve çok ince nüanslar söz konusu. Hatta dramatik yapı çözüldükçe inceden bir Onur Ünlü mizahının yanı sıra, Çağan Irmak’ın Ulak filmindeki mistik dokunuşları da hissetmek mümkün.

Heyecanı, hevesi ve farklı bakış açısıyla dikkatleri şimdiden üzerine toplayan Sözer’in bir film ortaya koyarken attığı en cesur adım bana kalırsa oyuncu tercihleri olmuş. Cem Davran gibi kariyeri yerden yere vurulmuş ve bana kalırsa vurulmayı hak etmiş bir ismi odağına almak ciddi bir sorumluluk göstergesi. Davran, beklentilerimin çok üstünde, çoğunlukla rolünün altından kalkmış bir ana karakter profili çizse de benim için filmin yıldızı elbette İlyas Salman. Salman için çizilen profil o kadar uç noktada ve o kadar yaratıcı dinamiklere sahip ki yerli sinemada adeta bir boşluğu doldurur nitelikte. Engin Altan Düzyatan’ın “köyün bekçisi” rolünde kariyerinin en iyi performansını sergilediğini de belirtmeden geçmeyelim. Düzyatan, bir karakterin psikolojisini incelemek ve çıkarımlar yapmak adına oldukça etkili bir oyun sergiliyor. Açelya Devrim Yılhan, Fuat Onan, Meral Çetinkaya, Ercüment Balakoğlu, Haluk Yüksel derken Sözer’in oyuncu yönetimindeki başarısı üzerine ilerleyen yıllar adına umut besleyebilirim.

Ve Panayır Köyden Gider’in benim için en güzel sürpriziyse; The Police’in efsane gitaristi Andy Summers’ın filmin müziklerine katkısı oldu. Kurgudaki handikapları ve senaryodaki zorlama çabalarıyla filmin seyrini epey zorlaştırmış ve “panayır”la yarattığı gerilim evrenini mizah bulutuna fazlaca kaptırmış olsa da Sözer; “Geçmişi yakalamak mı daha iyi yoksa onu unutmak mı?” sorusuyla seyircisini baş başa bırakarak realist çizgisini neyse ki koruyabiliyor.

Zamanın birinde kulağıma çalınmıştı ve hâlâ da taşırım ağırlığını… “Hayat bir panayır gibi, göğsüme dolduğunu hissediyorum.” Tam da öyle aslında, Mete Sözer’in ilk uzun metraj filmi böyle bir his bırakıyor ardında... Özge Özpirinçci ve Eşref Kolçak’ın başrollerini paylaştığı 15 dakikalık Kayıp (2013) filmiyle dikkatleri üzerine çeken Mete Sözer, geniş bir tabirle “Ve Panayır Köyden Gider” ile teknik anlamda ne kadar titiz olduğunu tekrar ortaya koyuyor. Geçmişini unutmak isteyen bir köy ve geçmişini yakalamanın peşinde olan bir adamın kesişen yolları üzerinden ütopik bir evren yaratan Sözer, senaryo ve kurgu bağlamında uluslararası standartı yakalayamamış olsa da özellikle üçüncü sınıf korku ve komedi filmlerinden oluşan bu çöplükte alternatif yaklaşımıyla nefes aldıran bir potansiyele sahip. Karşımızda oturmuş bir senaryo yok ama bilhassa teknik boyutundan bahsedecek olursak yerli filmlerde sıklıkla kullanılan dizi formatı olan “yakın çekim”lerden uzak duran Sözer; kederli sahnelerinde Tony Gatlif, neşesinde Emir Kusturica esintileri barındıran çok renkli bir ütopya tasviri ortaya koyuyor. Yaşam ile ölüm arasında sıkışmış kalmış bir köyün tasviri bu aynı zamanda. Ana karakterin gizemli yolculuğunda klasik bir anlatıya yaraşırcasına seyirci sürekli işin nereye varacağını düşünüyor. Sözer’in üzerinde durulması gereken hamlesi ise tam da bu noktada beliriyor. Alışılmışın dışında bir hamle yaparak klasik anlatıya Brecthyen dokunuşlarda bulunan Sözer, tıpkı insanın “bir ömre sığan” macerasında olduğu gibi, ironilerle dolu bir hikaye fısıldıyor. Ve Panayır Köyden Gider: Hatırlamanın Beraberinde Getirdikleri... Köye gelen davetsiz yabancı, yaşam belirtisi olmayan bu yerde duygusal çöküşüne önayak olacak bir dizi olay yaşar. Köy ahalisi bu yabancıya önce merakla yaklaşsa da bu durum sonraları şüpheli bir yaklaşıma evrilir. Çünkü söz konusu yabancı, köyün üstüne çöken karanlık laneti uyandırmak üzeredir. Geçmişin hayaleti mi dersiniz yoksa ölü toprağı atan bir baharı mı hatırlatır, bilinmez. Bir şiirle başlar hikaye ve Edgar Allen Poe’dan bir alıntıyla başlamamış olsa bile onu hissederdiniz filmde. Kamera açısından tutun da yarattığı sinematik atmosfere kadar Poe’nun karanlık sularında gezinirken film, atmosfer birden değişir. Rakı masasındayızdır, kulağımıza bir türkü çalınır. Tam da bu noktada Sözer, gündelik hayatımızın büyük bir parçası olan “aforizmalar” üzerinden öyle bir ayna tutuyor ki seyircisine, zorlama diyalogları saymazsak öpüp başa koyulası tespitler ve çok ince nüanslar söz konusu. Hatta dramatik yapı çözüldükçe inceden bir Onur Ünlü mizahının yanı sıra, Çağan Irmak’ın Ulak filmindeki mistik dokunuşları da hissetmek mümkün. Heyecanı, hevesi ve farklı bakış açısıyla dikkatleri şimdiden üzerine toplayan Sözer’in bir film ortaya koyarken attığı en cesur adım bana kalırsa oyuncu tercihleri olmuş. Cem Davran gibi kariyeri yerden yere vurulmuş ve bana kalırsa vurulmayı hak etmiş bir ismi odağına almak ciddi bir sorumluluk göstergesi. Davran, beklentilerimin çok üstünde, çoğunlukla rolünün altından kalkmış bir ana karakter profili çizse de benim için filmin yıldızı elbette İlyas Salman. Salman için çizilen profil o kadar uç noktada ve o kadar yaratıcı dinamiklere sahip ki yerli sinemada adeta bir boşluğu doldurur nitelikte. Engin Altan Düzyatan’ın “köyün bekçisi” rolünde kariyerinin en iyi performansını sergilediğini de belirtmeden geçmeyelim. Düzyatan, bir karakterin psikolojisini incelemek ve çıkarımlar yapmak adına oldukça etkili bir oyun sergiliyor. Açelya Devrim Yılhan, Fuat Onan, Meral Çetinkaya, Ercüment Balakoğlu, Haluk Yüksel derken Sözer’in oyuncu yönetimindeki başarısı üzerine ilerleyen yıllar adına umut…

Yazar Puanı

Puan - 67%

67%

67

Kederli sahnelerinde Tony Gatlif, neşesinde Emir Kusturica esintileri barındıran çok renkli bir ütopya tasviri...

Kullanıcı Puanları: 2.03 ( 6 votes)
67
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi