Önceki Sayfa1 / 5Sonraki Sayfa

20. yüzyıl Fransız düşünce hayatının en önde gelen isimlerinden Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir’ın 1929’da başlayan ilişkisi, 15 Nisan 1980’de Sartre yaşama gözlerini yumana dek sürmüştü. Ondan 6 yıl sonra 14 Nisan’da hayata veda eden Beauvoir ise; yaşadıklarını romantik, “yaşamayacaklarını” ise gerçekçi yanıyla değerlendirecekti:

Ölüm bizi buluşturamayacak. Böyle işte! Beraberliğimize gelince, tek kelimeyle harikaydı.

Yıl 1905… Fransa laiklik tartışmalarının en hararetli yıllarını yaşarken, Paris’te bir çocuk dünyaya gelir. Henüz küçükken büyükbabasının kütüphanesinde kendini kaybeden ve dünya klasiklerinin çoğunu hatmeden bu çocuk, ileride ünlü bir yazar olduğunda ise Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülecek; ancak onu reddedecektir. Sartre’dan 3 yıl sonra dünyaya gelen Beauvoir ise, daha 5 yaşındayken kardeşine okuma yazma öğreterek eğitimci yanının ilk meyvelerini verecek, geçen yıllarla birlikte varoluşçu felsefenin içine ektiği feminizm tohumları ile kadınların özgürleşmesini sağlayacaktır.

Henüz çocukluk yıllarındayken ortaya çıkan dehaları bu öncü ikilinin ortak noktasını oluştururken, Sartre ve Beauvoir’ı birbirinden farklı kılan ise bir etmen vardır: Erkek çocuk olarak dünyaya gelen Sartre’ın önünde tüm kapılar sonuna kadar açık iken, Beauvoir’ın önünde açması gereken birçok kapı bulunur. Zira Sartre, ulusun entelektüel kadrolarını yeniden oluşturmak amacıyla Napolyon tarafından kurulan Ecole Normale Supérieure (ENS), yani Yüksek Öğretmen Okulu’na girerken, Beauvoir ise Katolik Enstitüsü’nde okuyabilecektir. Soyadının önünde bulunan “de” ifadesinden de anlaşılabileceği üzere (1) Beauvoir aristokrat bir aileden gelmekte birlikte, katolik kurallarına göre yetiştirilmiştir. Erken gençlik yıllarına kadar kendisi de dindar bir çizgide bulunan Beauvoir, zamanla geliştirdiği entelektüel yönü ile bu çizgiden sıyrılıp, din ile toplum dayatmalarından bağımsız bir kadın olarak toplum yapısında birçok değişikliğe gidilmesini sağlayacaktır.

Felsefenin dayanılmaz çekiciliği ve “açık ilişki”

Jean Paul Sartre’ın ‘Sözcükler’ adlı otobiyografisinde de belirttiği gibi, ünlü filozof/yazar daha çocukluk yıllarındayken “çirkinliğinin” farkına varmıştır. Sartre’ın, sadece saçının kesilmesinin dahi kendisinde yarattığı psikolojik çöküntüye otobiyografisinde bu denli yer vermesi ilgi çekicidir. Ancak büyükbabası tarafından kuaföre götürülüp saçları kestirilen Sartre, “çirkin yüzünün ortaya çıkması” ile çevresindekilerin kendisine yönelik bakışındaki değişimi daha o yaşlarında gözlemlemiş ve bunu hiç unutmamıştır.

Düzgün fiziği ve alımlı yüzü ile ilgi çekici bir kadın olan Beauvoir ise, Sartre’ta kendisini çeken noktanın entelektüel birikimi olduğunu belirtir. Dolayısıyla felsefe, ikili arasında kurulan iletişimin ilk halkası olduğu gibi, yaşamları boyunca eklenecek diğer halkalarla, hiç kopmayan bir zincirin oluşmasını sağlayan etken de olacaktır. Tanıştıkları günden itibaren zaman zaman aralarına giren mesafelere karşın, hayatlarının sonlarına kadar birbirlerinden kopmayan bu ikili, yazın hayatında da böylece birbirini tamamlayıcı bir tavır sergileyecektir.

20. yüzyıla damgasını vurmuş olan bu büyük aşkın, günümüz koşullarında dahi kimi zaman anlamlandırılamayan bir noktası da vardır: Açık ilişki. İkili, her ne kadar hayatları boyunca birbirlerinden kopmamış olsalar da, hiçbir zaman hayatlarını birbirlerine de adamazlar. Zira, yazarlık dürtülerine hayat verebilmek adına başka kaçamaklar da yaşaması gerektiğine inanan Jean Paul Satre, tüm dürüstlükleriyle her şeyi anlatabilecekleri türde açık bir ilişki yaşamayı teklif eder Beauvoir’a. Anne babasının hala daha süren birlikteliğine karşın birbirlerinden uzaklaştıkları ilişkisine tanıklık eden Beauvoir ise, gördüğü bu ilişkinin bir benzerini daha kendi hayatında yaşamamak adına bu teklifi kabul eder.

İkilinin yaşadığı bu ilişki, kimi zaman kıskançlıklar halini alan olaylar bütününü oluştursa da, yazar kişilikleri ile edebi eserlerine de ilham verici bir unsur halini alır. Bunun en net örneği ise, Simone de Beauvoir’ın kaleme aldığı ‘Konuk Kız’ adlı eseridir. Dolayısıyla çift, hayatlarında ara sıra yer eden kimi diğer ilişkilerine rağmen, kurallarını kendi koydukları bir düzende kendilerine özgü bir yaşam alanı yaratırlar. Peki, klasik toplum düzenine karşı gelen ve felsefi ilkeler ile yoğrulan bu ilişkide, toplumu birincil ilgilendiren nokta olan politika, ikilinin hayatında ne denli yer tutar? Nitekim politika, karşı oldukları burjuva düzene rest çekebilmeleri için bir araç olmakla birlikte, aynı zamanda savundukları özgürlükçü yaşamı destekleyebilmek ve kadın haklarına da dikkat çekebilmek için bulunmaları gereken alandır. Ancak bir problem vardır: İkinci Dünya Savaşı’nın patladığı yıllarda Sartre ve Beauvoir, isimlerini yeni yeni duyurmaya çalışan iki yazar olarak, kendilerini “gözlemci” şeklinde konumlandırmıştır. Yine de savaş, Sartre’ın yaşadıklarıyla birlikte Beauvoir’ın üzerinde de etkili olacaktır…

Gözlemci bakış açısından politik angajmana

“Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir için özgürlüklerin birincisi bireysel özgürlüktü. Yirmi beş yaşında, başkalarını anlama ve onlarla iletişim kurma arzuları onları henüz siyasete itmemişti. Oysa gözlerinin önünde terör rejimleri kurulacaktı: SSCB’de Stalin, Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini.”(2)

Düşünsel dünyaya odaklanan ve toplumsal aktivitiler içerisinde aktif olarak yer almaktansa bunların sosyolojik boyutlarını gözlemlemeyi tercih eden ikilinin edinmeye çalıştıkları bu “dışarıdan bakış açısı”, yaşadıkları çağ dolayısıyla değişime uğrar. Zira Jean Paul Satre, Berlin’de yaşadığı süreçte Almanya’nın politik atmosferinde yaşanan değişimine tanıklık etse de, bunu çok fazla ciddiye almayacak; ancak yaşananların gerçekliğini, İkinci Dünya Savaşı’nda üzerine geçirmek zorunda olduğu üniforması ile kavrayacaktı. Essey-les-Nancy’deki 70. Tümen’e katılan Sartre, burada geçirdiği süreç boyunca, ileriki yıllarda detaylı olarak kaleme alacağı varoluşçuluk felsefesinin temellerini atacaktı. 1939 yılındaki Garip Savaş döneminde(3) kaleme aldığı ‘Yaşanmayan Zaman’ adlı eseri ise, yazarın en başarılı yapıtları arasında bulunacak, aynı zamanda kendisini politik olaylara daha “içeriden” müdahale eden bir aydın konumuna getirecekti. Böylelikle; politikayı hayatının baş köşesine koymayan Beauvoir için de, Sartre’ın düşünceleri ve yaşadıkları etkili olacak ve ikili ilerleyen yıllarda, Cezayir Bağımsızlık Savaşı ve 121 Manifestosu’nda (4) seslerini sonuna kadar yükseltecekti. Ardından ise Fransa’da başlayan ’68 Mayıs ayaklanmalarında öncü konumda yer alacaktı. Kaleme aldığı eserleriyle kadınların özgürleşmesi için savaşan Beauvoir ise, baş köşesine imzasını attığı 343 Manifestosu (5) ile kadınların kürtaj hakkını savunarak, sözcüsü olduğu kadınların özgürlüklerine giden yolda onlara eşlik edecek ve ataerkil düzen savunucularından sıyrılmayı sağlayacaktı.

Ölüm onları buluşturmamasına rağmen…

Simone de Beauvoir her ne kadar “Ölüm bizi buluşturmayacak” dese de, hayatlarının büyük çoğunluğunu birlikte geçiren ikili, Beauvoir da yaşama gözlerini yumduğundan beri aynı yerde uyuyor. 15 Nisan 1980 yılında hayata veda ederek Paris’teki Montparnasse Mezarlığı’na defnedilen Jean Paul Sartre’ın ölümünden altı yıl sonra, 14 Nisan’da yaşama gözlerini kapayan Simone de Beauvoir da, tıpkı yazın hayatında olduğu gibi mezarında da Sartre’ın yanı başında bulunuyor.

Kadın hakları için Beauvoir ile birlikte savaşım veren Claudine Monteil ise şöyle yazıyor Özgürlük Aşıkları adlı eserinde:

“Sartre’ın onu kederiyle baş başa bırakarak göçüp gittiği 15 Nisan 1980’den beri beş yıl geçmişti. Mezar taşına, yazarın adı siyah harflerle kazınmıştı. Altına boş bir alan bırakılmıştı. Günün birinde bu boş yere,  ömrünün elli bir yılını paylaşan erkeğin adının yanı başına onun adı gelecekti belki.

Artık yanıtları bilen bir tek oydu, aralarındaki hiç bitmeyen diyalog, monoloğa dönüşmüştü.”

Belki?

sartre-beauvoir-mezar-filmloverss-compressor

Simone de Beauvoir ve Jean Paul Sartre’ı, düşünce dünyasına yaptıkları tüm katkılardan dolayı anıyor ve sizi, ikilinin beyazperdeye yansıyan eserleri ve hayatlarını konu alan filmlerine davet ediyoruz…

(1) Fransa’da soyadının önünde bulunan “de” ifadesi, Türkçe’deki “-den” eki anlamına gelmekle birlikte, ailenin köklerine gönderme yaparak, kişinin aristokrat bir soydan geldiğini belirtir. Bknz: Beauvoir soyun(dan) Simone; Simone de Beauvoir.

(2) Özgürlük Aşıkları, Claudine Monteil, Can Yayınları Yaşamöyküsü Serisi

(3) Garip Savaş: İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıç yılı olan 1939’un, küçük çaplı çatışmalar dışında muharebe etmeden geçirilen dokuz aylık sürecine verilen ad.

(4) 121 Manisfestosu: Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nın meşru kılınması için 121 entelektüel tarafından imzalanan manifesto. Cezayir halkına karşı silah kullanımını reddeden manifestoda en öne çıkan isim olarak Jean Paul Sartre, bildirinin yayınlanmasının ardından çeşitli saldırılara maruz kalmıştı.

(5) 343 Manifestosu: 1971 yılında kürtaj hakkını savunan 343 kadın tarafından imzalanan ve 5 Nisan’da Le Nouvel Observateur dergisinde yayınlanan manifesto. Kürtaj, 1975 yılında Fransa’da yasal hale geldi.

Önceki Sayfa1 / 5Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi