Ölümcül virüslerden yüksek teknolojili uzay araçlarına kadar aklımızı kurcalayan nitelikler eşliğinde bambaşka bir evrenden gelen yaşam belirtileri, Dünyayı ve elbette ki beyazperdeyi yıllardır fethetmeyi başarmıştır. Uzaylıların kimi zaman sevecen bir şekilde ziyaret ettiği dünyamız kimi zaman büyük bir uzaylı istilasına kurban gider. Biz de bu vesileyle uzaylıların Dünyayı ziyaret ettiği 15 filmi listeledik.

Uzaylıların Dünyayı Ziyaret Ettiği 15 Film!

Under the Skin (2013)

under-the-skin-filmloverss

Michel Faber’ın 2000 yılında kaleme aldığı aynı isimli romanından beyazperdeye uyarlanan Under the Skin’in yönetmen koltuğunda Jonathan Glazer oturuyor. 13. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali kapsamında da gösterilen ve sinemaseverlerin radarına girmeyi başaran Under the Skin, başrolde yer alan Scarlett Johansson’ın performansının yanı sıra bilimkurgu ve gerilimi ustaca harmanlayan bir sanat filmi tadında. Öyle ki, uzaylıların dünyamızı ziyarete geldiği filmler, çoğu zaman hüsranla yok olur gözümüzde. Ancak Under the Skin, dünya dışından gelecek bir zekanın bizi gördüğünde nasıl tepkiler verebileceğini gösterirken benzerleri arasından sıyrılıp bir adım öne çıkıyor. Başından sonuna dek gizemli atmosferini kaybetmeyen, müziğin ve görselliğin girdabına kapılmanıza vesile olan filmi izlerken, akıp giden zamanın parçalarına ayrıldığını hissedeceksiniz.

Invasion of the Body Snatchers (1956)

invasion-of-the-body-snatchers-1956-filmloverss

Jack Finney‘in 1954’te yazdığı The Body Snatchers isimli kitabın beyazperdedeki ilk uyarlaması olan Invasion of the Body Snatchers’ın üzerinden yaklaşık 60 yıl geçmesine rağmen yeniden çevrimleri ile sinemaseverlerle pek çok kez buluştu. Uzaylıların istilasına uğrayan ve gitgide kendilerinin mükemmel kopyalarıyla yer değiştiren insalığın duygularından yoksunlaşmasını konu alan ’56 yapımı filmin yönetmeni Don Siegel’in, bilimkurgunun sahip olduğu gücü politik alegori ile ustaca harmanlayan Finney’in hikayesini beyazperdeye taşımadaki başarısı yadsınamaz. Özellikle komünizmin yayılan etkisinden korkarak olmadığı biri gibi davranan bireylerin yer verildiği filmin sert bir eleştiri niteliğinde olması da Invasion of the Body Snatchers’ın basit bir uzaylı istilası filmi olmadığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Zaman ilerledikçe uzaya ve uzaylılara olan ilginin de artması, başta 1993’te Abel Ferrara’nın yeniden çevrimi Body Invasions ve 2007 yapımı Oliver Hirschbiegel imzalı The Invasion olmak üzere birçok filmi de beraberinde getiriyor. Ancak bu yeniden çevrimler arasında orijinal filmin etkisini yaratabilen tek film, 1978’de Philip Kaufman’ın aynı isimle yeniden hayat verdiği Invasion of the Body Snatchers oluyor.

The Thing

the-thing-filmloverss

1950’lerde bilimkurgu filmlerinde uzaylı istilası temasının altın çağı yaşanıyordu denebilir. O günden bu yana pek çok kült filmin yeniden çevrimleri de sinemaseverlerin bu konuya olan merakını gidermek için kullanıldı. Bu türün başlangıcı olarak gösterilebilecek ilk filmlerden biri ise Christian Nyby’nin 1951’de çektiği The Thing From Another World. 1982’ye geldiğimizde yönetmen koltuğuna bu kez John Carpenter geçiyor ve bir grup bilim insanını istila etmekle görevli şekil değiştiren güçleri konu alan yeniden çevrimi, The Thing ismiyle beyazperdeye taşıyor. Carpenter’ın orijinal yapımda olduğu gibi John W. Campbell Jr.’ın Who Goes There? isimli kitabından uyarladığı The Thing, özel efektleri ve kasvetli havasıyla sinemaseverlerin yere göğe sığdıramadığı bir film haline dönüşüyor.

Close Encounters of the Third Kind (1977)

close-encounters-of-the-third-kind-filmloverss

1950’lerde başlayan uzaylı istilası furyası, 70’lerde de devam ederken güncellenen ve yeniden hayal edilen özel efektler aracılığıyla bilimkurgu türüne yeni bir soluk getiriyor. Ayrıca uzaylıların dünyamızı ziyaret etme amaçları bile farklılık göstermeye başlıyor. İşte bu noktada devreye Steven Spielberg giriyor ve insanlığın, insan dışı varlıklardan öğrenecek çok şeyi olabileciği fikrini pek de alışılagelmeyen bir biçimde ve oldukça sevecen bir yaklaşımla beyazperdeye taşıyor. 1977 yapımı Close Encounters of the Third Kind, Dünya dışında da var olabilecek yaşamlara dair korku ve merak duygusunu ışık ve görselliğin saf bileşimi ile sinema evrenine sunuyor. Filmin bu denli etkili olmasını sağlayan sebeplerden biri de Spielberg’in filmi çıkmaz sokaklardan ve gereksiz sahnelerden arındırmış olması. Ek olarak, kurgusal açıdan da getirilen yenilikler, filmin daha hızlı ve merak uyandıran bir tempoyla ilerleyip son bulmasına vesile oluyor.

E.T. the Extra-Terrestrial (1982)

The Spy Who Shagged Me

Steven Spielberg, Close Encounters of the Third Kind’ın ardından benzer bir hikayeyi 1982 yılında E.T. the Extra-Terrestrial ile beyazperdeye aktarıyor. Ancak bu kez küçük bir çocuğun (Elliot), Dünya’ya sıkışıp kalmış ve evine dönmek zorunda olan büyük gözlü varlıklarla olan arkadaşlığının sımsıcak hikayesine tanıklık ediyoruz. Üstelik Amerikan Film Enstitüsü’nün (AFI) belirlediği 10 Türde En İyi 10 Amerikan Filmi listesinin bilimkurgu kategorisinde de yer alan bu klasik filmde Spielberg, E.T.’yi yalnızca bir çocuğun gözünden resmetmese bile filmin izleyenlerde bıraktığı etki bu yönde oluyor. Filmde kullanılan özel efektler -özellikle fezaya süzülen bir bisikletin estetikliği- de ayrı bir tat bırakıyor. İki filminin de gişedeki büyük başarısı ve bilimkurgu türünde yeni bir devri başlatması ile Spielberg’in bugünün sinemasındaki etkilerini hala görebiliyoruz.

The Day the Earth Stood Still (1951)

Yönetmen koltuğunda Robert Wise’ı gördüğümüz 1953 yapımı The Day the Earth Stood Still, Harry Bates’in kısa hikayesinden yola çıkılarak beyazperdeye uyarlanıyor. Dünya dışından gelen bilge ve asil ruhlu bir varlığın ziyaretini konu alan filmin hikayesi, her şeye gücü yeten robot Gort’un durdurulamaz gücünden önce korkuya kapılan Amerikan ordusunun etrafında dönüyor. Dahası söz konusu dünya dışı varlıkların teknolojik avantajları olunca batının nasıl bir anda güçsüz ve çaresiz kaldığını gözler önüne seriyor. Filmin temelinde ise karanlıklar ülkesinde yaşayan ayrıcalıklı, büyük bir iyiliğe veya cömertliğe bağımlı insanlar olup olmadığımızı, soyumuzu sürdürüp sürdüremeyeceğimizi, belki de kuralsız ve kontrolsüz varlıklar olabileceğimizi sorgulamak yer alıyor.

The War of the Worlds (1953)

the-war-of-the-world-filmloverss

Bilimkurgu türünün öncülerinden H.G. Wells’in 1898 yılında yazdığı The War of the Worlds kitabı; Mars yüzeyinde gaz patlamasıyla dünyaya meteor benzeri nesnelerin düşmesinin ardından, üç ayaklı devasa savaş makinaları ve teknolojik silahlarla insanları öldürmeye başlayan ve etrafa dehşet saçan Marslılar’ın etrafında dönüyor. Marslılar’ın Dünya’yı işgalini anlatan Wells’in hikayesi o günden bu yana birçok kez uyarlanıyor. Öyle ki, kitabı 1938 yılında radyo üzerinden bir haber bülteni şeklinde oyunlaştıran Orson Welles, Amerika’da büyük bir kargaşa yaratarak pek çok kişiyi gerçek bir Marslı istilası tehdidiyle karşı karşıya olduklarına inandırıyor. Byron Haskin’in yönetmenliğini üstlendiği The War of the Worlds, döneminin en kontrollü, düşünceli ve dikkatli yapımları arasında yer alıyor.

District 9 (2009)

district-9-filmloverss

Neill Blomkamp’ın ilk uzun metraj çalışması District 9, bir grup uzaylının araçlarını hareket ettirememesi sonucunda Dünya’da sıkışıp kalmalarını Dünya’ya yerleşmeleri sonucu gelişen olayları konu alır.  Uzaylılara yaşamlarını devam ettirebilmeleri için Güney Afrika’da 9. Bölge adı verilen ve son derece kötü yaşam koşulları olan bir bölgede yer alır. Fakat, uzaylılara yapılan “ırkçı” muamele bir yerden sonra içinden çıkılmaz durumlara yol açacaktır. Neill Blomkamp’ın uzaylıları birer metafor olarak kullandığı bu filmde, İnsanoğlunun egosu ve dünden bugüne tüm topraklarda azınlıklara yapılan kötü muameleyi oldukça farklı bir üslupla anlatılır. Filmin, bu denli başarılı olmasında ne makyaj ne de görsel efektler vardır; film gücünü Blomkamp’ın getirdiği sistem eleştirisinden alır. Seyirci filmin başlarında insanoğlunun yanında yer alırken, ilerleyen bölümlerde uzaylılarla empati kurarak karşı tarafa geçecektir.

 Attack the Block (2011)

attack-the-block-filmloverss

Joe Cornish’in hem yönetmenliğini hem de senaristliğini üstlendiği Attack the Block, uzaylı istilasını konu alan pek çok filmin aksine küçük bir Amerikan kasabasında geçiyor ve ince bir zekayı yansıtan filtreleme uyguluyor. Filmde, Samantha Adams (Jodie Whitaker) evine doğru yürürken bir grup gencin saldırısına uğruyor. Kendisine kaçması için bir şans veriliyor; ancak hemen yakınlarına düşen bir meteor ile işler birden değişiyor ve bu kez Adams’ı soymaya çalışan çete küçük ama tehlikeli yaratıklar tarafından saldırıya uğruyor. Cornish’in ilk yönetmenlik denemesi olan Attack the Block’u diğerlerinden ayrı kılan ve bilimkurgu-korku karışımı filmlerde genellikle görülmeyen bir diğer özelliği ise uzaylı istilasının yanı sıra sosyal açıdan da farklı bir bakış açısı sunması.

The Abyss (1989)

the-abyss-filmloverss

James Cameron’un 1989’da yazıp yönettiği ve En İyi Görsel Efekt Oscarı’nı kucaklayan The Abyss’in konusu, kayıp bir nükleer denizaltıyı bulmak üzere görevlendirilen sivil kurtarma ekibinin dünya dışı gizemli bir varlığını keşfetmesinin etrafında dönüyor. Aksiyon açısından başarılı bir yapım olan The Abyss aynı zamanda pek çoklarında vuku bulan karanlık ve derinlik korkusunun da gün yüzüne çıkmasına sebep oluyor. Ayrıca filmde yer alan tek büyük uzaylı efekti tüm hileyi gözler önüne seriyor; ancak filmin temelinde yer alan şüphecilik kendini saklamayı başarıyor. Zeka ve hırsı derinlemesine inceleyen Cameron böylelikle macera türünde yer alabilecek bir filmin sanatsal açıdan değerini katbekat arttırmayı başarıyor.

Independence Day (1996)

independence-day-filmloverss

Roland Emmerich’in yönetmenliğini üstlendiği, dünya çapında 800 milyon dolardan fazla hasılat yapan bilimkurgu türünün öncülerinden Independence Day’in gösterime girmesinin üzerinden neredeyse 20 yıl geçti; ancak dünyayı uzaylı saldırısından kurtarmaya çalışan yapımların arasında hala ilk sıralarda yer alıyor. Üstelik Independence Day izleyenlere post-modernizmin etkilerini yansıtmayı amaçlamıyor, hatta pek çok ‘sözde bilimsel’ filmin aksine daha yumuşak ve ılımlı bir hava yaratmayı başarıyor. Dünya’yı istila etmeye gelen uzaylıların apokaliptik hikayesi, ses dalgaları ve bilgisayar virüsleri eşliğinde bilimin bir parçası olduğunu gösteriyor, fakat izleyenlerin anlaması için kara kara düşünmelerine sebebiyet verecek kadar kaos ortamı yaratmıyor.

Predator (1987)

predator-filmloverss

Arnold Schwarzenegger’in bir anda Amerikan ordusundan ayrılıp politik bir görev uğruna, üstelik dünya dışından gelen varlıkları öldürmek adına, nasıl Güney Amerika ormanlarına düştüğünü merak ediyor olabilirsiniz. Ancak John McTiernan’ın yönetmen koltuğuna oturduğu Predator, James Cameron’un çizimiyle ve Stan Winston’ın dizaynıyla başka bir boyuta dönüşüyor. Dur durak bilmeyen temposuna rağmen filmin oldukça basit ama bir o kadar da güçlü özelliklere ve niteliklere sahip olması, görsel açıdan göze çarpması ve müthiş görsel efektleri ile McTiernan en başta neyi planladıysa hayata geçirmiş görünüyor. Ek olarak belirtmeliyiz ki Predator, Arnold Schwarzenegger’in içinde yer aldığı etkisini onca yıl sonra bile kaybetmeyen aksiyonu bol yapımlar arasında öne çıkıyor.

Men in Black (1997)

men-in-black-filmloverss

Başrollerinde Tommy Lee Jones ve Will Smith’in yer aldığı, yönetmenliğini ise Barry Sonnefeld’in üstlendiği 1997 yapımı Men in Black bilimkurgu türünde olmasına rağmen aksiyon ve komediyi ustaca harmanlıyor. Lowell Cunningham’ın The Men in Black isimli çizgi roman serisinden uyarlanan filmin konusu; dünya dışından gelen ve Dünya’da hayata tutunabilen varlıkları gözetleyip denetlemekle yükümlü, Men in Black olarak adlandırılan gizli bir örgütün iki önemli ajanının etrafında dönüyor. Filmi özel kılan ve En İyi Makyaj dalında Oscar’ı kucaklamasına vesile olan en önemli etmen ise Hollywood’un belki de en değerli makyaj ustası Rick Baker. Öyle ki, Baker bir uzaylı ırkı yaratmaktansa her biri farklı bir galaksi dolusu uzaylı yaratmayı tercih ediyor. Bu doğrultuda Men in Black, bütün bunları aynı kulvarda yarıştığı pek çok gişe filmine göre oldukça küçük bir bütçeyle gerçekleştirip yaklaşık 590 milyon dolarlık bir hasılat elde ediyor.

Dark City (1998)

dark-city-1998-filmloverss

The Crow ile sürpriz bir çıkış yapan Alex Proyas’ın yazıp yönettiği, başrollerinde Rufus Sewell, William Hurt, Kiefer Sutherland, Jennifer Connely gibi isimleri gördüğümüz Dark City; gotik atmosferi ile kulaktan kulağa kültleşen filmlerden biri. Ana karakterimiz John Murdoch, öncesini hatırlamadığı bir şekilde nerede olduğunu bilmediği bir otel odasında uyanır. Uyandığında ise soğukkanlılıkla işlenmiş cinayetlerin zanlısı olarak arandığını öğrenir. Bu eylemleri yaptığına dair hafızasında herhangi bir anı bulunmadığı için Murdoch, gerçekleri bulmak için çok fazla derine inmek zorunda kalır. Murdoch’ın olayın en derinine inmesi ile dünyayı kontrol eden ve The Strangers denilen varlıklar hikâyeye dahil olur. Seçilmiş kişi arketipi ile pek çok filmde gördüğümüz benlik karmaşası yaşayan ana karakterlerin birleşimi olan Murdoch’ın hikâyesi, Proyas’ın karanlık atmosferi ve gotik prodüksiyon çalışması ile daha da değerlenir.

Signs (2002)

signs-filmloverss

İyisiyle kötüsüyle Hollywood’un her daim konuşulan isimlerin başında gelen M. Night Shyamalan’ın imzasını taşıyan 2002 yapımı Signs, her zaman olduğu gibi doğaüstü güçlerden yararlanıyor. Filmin konusu ise kendi halinde bir çiftçi olan Graham Hess (Mel Gibson)’ın bir gün tarlasında gördüğü tuhaf ve dev işaretlerden oluşan bir mesajı çözmeye çalışması ve akabinde kızının telsizinden uzaylılardan sinyal almasının etrafında dönüyor. Signs’da Shyamalan izleyenlerle bir kedi fare oyunu oynuyor adeta; hikayeyi belli bir kalıba soktuktan sonra geri kalan zamanını karakterlerin gelişimi ve derinliği için kullanıyor. Uzaylıların varlığı ise korku ve gerilim için yalnızca katalizör görevi görüyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi