2011’de yönettiği Headhunters filmiyle uluslararası alanda ismini duyuran Norveçli yönetmen Morten Tyldum’un başarısı Hollywood’un gözünden kaçmamıştı ve 2014’te Oscar ödüllerinin favorilerinden The Imitation Game kendisine emanet edilmişti. The Imitation Game ile en iyi yönetmen dalında Oscar’a aday olan Tyldum, son 5 yılda Alfonso Cuaron, Christopher Nolan ve Denis Villeneuve gibi yönetmenlerin güçlü örneklerini sergilediği bilimkurgu türünde kendisini ispatlamak için 110 milyon dolar bütçeli projenin başına getirildi. Aksiyondan ziyade bilimkurgu ve romantizmin harmanlandığı bir film için 110 milyon dolar bütçe esasında oldukça riskli bir rakam. Özellikle geçen yıl vizyona giren, Kristen Stewart ve Nicholas Hoult’un oynadığı Equals’ın bütçesinin 16 milyon dolar olduğu düşünüldüğünde. Passengers filminde ise başrollerin son yılların en popüler oyuncularından Jennifer Lawrence ve Chris Pratt ikilisine verilmesi yüksek bir gişe beklentisini de beraberinde getiriyor.

Jon Spaihts’in yazdığı senaryonun sinemaya uyarlanma süreci 2007 yılına kadar dayanıyor. İlk önce Weinstein Company’nin haklarını elinde bulundurduğu filmi yönetmesi için Gabriele Muccino ile görüşülüyor ve başroller de Keanu Reeves ile Emily Blunt’a emanet ediliyor. Senaryoya bayılan Reeves’in şirketi Company Films de destek yapımcı olma kararı alıyor. Fakat çeşitli anlaşmazlıklar sonucu Muccino ve Blunt projeden ayrılıyor. Daha sonra yapım Wayfard Entertainment’ın eline geçiyor, Reeves başrol için devam ederken yönetmenlik koltuğuna Brian Kirk, Blunt’un yerine ise Reese Witherspoon getiriliyor. Filmin çekimlerine bir türlü başlanılmadığı için Witherspoon da projeden ayrılıyor, yapım da Studio Babelsberg’e geliyor. Reeves hala oynamak için sabırsızlıkla beklerken Witherspoon’un yerine Rachel McAdams ile anlaşılıyor. Sorunlar bir türlü çözüme kavuşturulamayınca hem McAdams hem de 7 yıldır bu filmde oynamak için büyük uğraş veren Reeves projeden ayrılıyor. 2014’te Sony’nin haklarını satın almasıyla birlikte Tyldum, Lawrence ve Pratt’lı kadroya karar verilerek film çekiliyor. Reeves da şirketi Company Films ile yapımcılar arasında yer almaya karar veriyor.

***Bu yazı Uzay Yolcuları – Passengers hakkında keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerir.***

Passengers, ilk yarım saatinde sadece Chris Pratt’ın yer almasıyla uzayda tek başına kalan bir adamın hikayesi olarak başlarken daha sonra senaryonun esas damarı olan aşk hikayesini ciddi etik sorunları olan bir hamleyle devam ettiriyor. Dünyadan Homestead II adlı gezegene 120 yılda yapılan yolculukta 255 mürettebat ve 5000 gönüllü yolcu bulunuyor. Yolcuların normalde 120 yıl sonra uyanması gerekirken gemideki bilinmeyen bir arızadan ötürü Jim (Chris Pratt), henüz 30 yıllık mesafe kat edilmişken uyanıyor. 90 yıl boyunca gemide yapayalnız kalacak olan Jim, bu duruma sadece 1 yıl dayanabiliyor ve yolcular arasında gözünü kestirdiği güzel ve ünlü bir yazar olan Aurora’yı (Jennifer Lawrence) onun haberi olmadan uyandırmaya karar veriyor. Filmin ilerleyen kısımlarında Jim, Aurora’ya aşık olduğu için onu uyandırdığını dile getiriyor ve buna inanmamız bekleniliyor. Filmin en büyük sorunu da burada başlıyor: “Aşk derken?”.

Filmdeki diyaloglarda 90 yıl boyunca gemide yaşamanın imkansız olduğu, bunun ölümle eşdeğer olduğu dile getiriliyor. Makine mühendisi olan Jim, Aurora’nın makinesini bozarak sırf tek başına yalnız kalmamak adına başka birinin de ölümüne zemin hazırlamış oluyor. Jim, neden 5000 yolcu arasında güzel bir kadını uyandırıyor? Makinenin içinde uyurken gördüğü ve sistemden bir iki video konuşmasını izlediği kadına gerçekten aşık mı oluyor? Ya da 90 yıl boyunca gemide güzel ve ünlü bir yazarla beraber kalmasının kendisine ne gibi avantajları olabilir? Bir insanı kendisiyle birlikte ölene kadar yaşamaya mecbur etmek çok ciddi bir ahlaki sorun değil midir? Üstelik, gemideki android (Michael Sheen) bu durumu ispiyonlamasa kadının bundan haberi de yok! Filmin bu çok ciddi etik sorunun üzerine giderek irdelemesi beklenirken senaryo tıpkı Jim’in çakallığı gibi davranarak bir aşk hikayesi yaratmaya çalışıyor. Elbette 90 yıl boyunca yakışıklı bir adam ve güzel bir kadının dünyada ya da uzayda tek başına kaldığında mecburen bir ilişki yaşayacaklarını, ihtiyaçları için sevişeceklerini, birbirlerinin tek yakını olacaklarını hepimiz biliyoruz. Peki, bunu Jim bilmiyor mu? Tabii ki biliyor. Hatta gemide statüko olarak düşük insanlardan biri olduğu için yemek makineleri ona sade kahve ve sade kahvaltıdan başka bir seçenek sunmuyor. 1 yıl boyunca aynı şeyleri yiyip içiyor Jim. Aurora’nın ise ünlü bir yazar olmasından ötürü “Altın Üye” olduğu ve gemideki tüm lüks yiyecek seçeneklerine kartıyla ulaşım sağlayabileceğini elbette biliyoruz. Sizce, Jim tek başına kaldığı 1 yıl boyunca bunu hiç düşünmemiş midir? Jim, neden kendisi gibi sıradan bir kadın ya da erkeği uyandırmıyor da gidip güzel, çekici ve ünlü bir yazarı uyandırıyor? Bu sorunun cevabının kendi çıkarlarıyla ne kadar kusursuz bir uyuma sahip olduğu ortada. Peki, bu noktadan sonra Jim’in Aurora’ya gerçekten aşık olduğuna inanabilir miyiz? Ya da bunun herhangi bir önemi var mı?

Passengers, bu kadar ahlaki açıdan karmaşık ve derinine araştırılması, izleyiciyi ikna etmesi gereken bir durumda ne yapıyor? Söyleyelim, Jim’in yalnızlığını en ucuz senaryo hamleleriyle –sakalları uzaması, sarhoş olması, orayı burayı tekmelemesi- verdikten sonra senaryoya Aurora’nın dahil olmasıyla birlikte ikiliyi oyun oynarken, eğlenirken, havuzda yüzerken, dans ederken, romantik yemek yerken, arada bir uzay kıyafetleri giyip uzayda Gravitycilik oynarken ve masalar üzerinde sevişirken gösteriyor. Sorun şu ki, bu senaryo hiç de eğlenceli ya da sevimli bir çıkış noktasına sahip değil ve bu çıkış noktasını hafifletici sebepler olarak sunulan hiçbir şey kabul edilebilir değil.

Passengers: Bilimkurgu ve Romantizmin Tutarsız Harmanı

Passengers’ı aşk hikayesi haricinde bilimkurgusal düzlemde ele aldığımızda bile misliyle mantıksal tutarsızlıklar boy gösteriyor. Makine mühendisi olan Jim, bir yolcunun 120 yıllık uykusundan uyanmasına neden olacak şekilde makineyi bozabiliyor ama kendisine 1 yıl boyunca sade kahve ve sade kahvaltı veren makineyi mi çözemiyor? Geminin içinde 120 yıl boyunca barda bulunan android, kazara birileri uyanır da bara içki içmeye gelirse servis edeyim diye mi bekliyor? Dünyadan başka gezegene 120 yıl boyunca sürecek bir yolculuk yapacak kadar teknoloji gelişmiş ama gemide bulunan “auto-doc” sesten kimlik kontrolü yapamayarak şifre mi istiyor? 5000 yolcunun bulunduğu bir gemide kazara uykusundan uyanan yolcuların uyanması halinde sadece bir tane mi hiper uyku modeli bulunuyor? Acil durumlarda sorunları çözmesi gereken bir yapay zeka yok mu? Gemideki yetkili kişilerden Gus (Laurence Fishburne) uyandıktan sonra herkesin ölmesine sebebiyet verebilecek bir sorun için neden mürettebattan başka yetkilileri uyandırmıyor? Nükleer reaktör sorununu çözen insan nasıl uyku modülünü tamir edemiyor?

Tyldum, 110 milyon dolar bütçeli filmi gişe sinemasının gerekliliklerine harfiyen uyarak yerçekiminin olmadığı havuz sahnesi başta olmak üzere görsel açıdan doyurucu sahnelere imza atıyor. Uzayda geçirilen yıllar üzerinden kurduğu dramatik sonuçla Interstellar’ı ve uzayda kostümle gezintiye çıkmak gibi eğlence unsurlarıyla Gravity’i birleştiren yönetmen, senaryonun tutarsızlıkları ve sorunlu romantizmiyle bu iki filmin yanına yaklaşamıyor. Buna rağmen ilgi çekici konusunun izleyiciyi son saniyesine kadar merak ettirdiği ve çok da güzel oyaladığı bir gerçek. Lawrence, karizması ve yeteneğiyle proje için doğru seçim olduğunu hissettiriyor ama senaryonun sorunlarına bir o kadar da ikna edicilikten uzak bir Pratt eklenince izleyiciye geçmesi gereken “aşk” sınıfta kalıyor. Passengers, böylelikle son çeyreğinde aksiyona yüklenip tipik Hollywood formüllerini devreye sokmasıyla sadece Lawrence ve Pratt hayranlarının memnun kalabileceği, “güzel adam ve güzel kadının ibretlik aşkı” temalı bir uzay romantizmine dönüşüyor.

 

2011’de yönettiği Headhunters filmiyle uluslararası alanda ismini duyuran Norveçli yönetmen Morten Tyldum’un başarısı Hollywood’un gözünden kaçmamıştı ve 2014’te Oscar ödüllerinin favorilerinden The Imitation Game kendisine emanet edilmişti. The Imitation Game ile en iyi yönetmen dalında Oscar’a aday olan Tyldum, son 5 yılda Alfonso Cuaron, Christopher Nolan ve Denis Villeneuve gibi yönetmenlerin güçlü örneklerini sergilediği bilimkurgu türünde kendisini ispatlamak için 110 milyon dolar bütçeli projenin başına getirildi. Aksiyondan ziyade bilimkurgu ve romantizmin harmanlandığı bir film için 110 milyon dolar bütçe esasında oldukça riskli bir rakam. Özellikle geçen yıl vizyona giren, Kristen Stewart ve Nicholas Hoult’un oynadığı Equals’ın bütçesinin 16 milyon dolar olduğu düşünüldüğünde. Passengers filminde ise başrollerin son yılların en popüler oyuncularından Jennifer Lawrence ve Chris Pratt ikilisine verilmesi yüksek bir gişe beklentisini de beraberinde getiriyor. Jon Spaihts’in yazdığı senaryonun sinemaya uyarlanma süreci 2007 yılına kadar dayanıyor. İlk önce Weinstein Company’nin haklarını elinde bulundurduğu filmi yönetmesi için Gabriele Muccino ile görüşülüyor ve başroller de Keanu Reeves ile Emily Blunt’a emanet ediliyor. Senaryoya bayılan Reeves’in şirketi Company Films de destek yapımcı olma kararı alıyor. Fakat çeşitli anlaşmazlıklar sonucu Muccino ve Blunt projeden ayrılıyor. Daha sonra yapım Wayfard Entertainment’ın eline geçiyor, Reeves başrol için devam ederken yönetmenlik koltuğuna Brian Kirk, Blunt’un yerine ise Reese Witherspoon getiriliyor. Filmin çekimlerine bir türlü başlanılmadığı için Witherspoon da projeden ayrılıyor, yapım da Studio Babelsberg’e geliyor. Reeves hala oynamak için sabırsızlıkla beklerken Witherspoon’un yerine Rachel McAdams ile anlaşılıyor. Sorunlar bir türlü çözüme kavuşturulamayınca hem McAdams hem de 7 yıldır bu filmde oynamak için büyük uğraş veren Reeves projeden ayrılıyor. 2014’te Sony’nin haklarını satın almasıyla birlikte Tyldum, Lawrence ve Pratt’lı kadroya karar verilerek film çekiliyor. Reeves da şirketi Company Films ile yapımcılar arasında yer almaya karar veriyor. ***Bu yazı Uzay Yolcuları – Passengers hakkında keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerir.*** Passengers, ilk yarım saatinde sadece Chris Pratt’ın yer almasıyla uzayda tek başına kalan bir adamın hikayesi olarak başlarken daha sonra senaryonun esas damarı olan aşk hikayesini ciddi etik sorunları olan bir hamleyle devam ettiriyor. Dünyadan Homestead II adlı gezegene 120 yılda yapılan yolculukta 255 mürettebat ve 5000 gönüllü yolcu bulunuyor. Yolcuların normalde 120 yıl sonra uyanması gerekirken gemideki bilinmeyen bir arızadan ötürü Jim (Chris Pratt), henüz 30 yıllık mesafe kat edilmişken uyanıyor. 90 yıl boyunca gemide yapayalnız kalacak olan Jim, bu duruma sadece 1 yıl dayanabiliyor ve yolcular arasında gözünü kestirdiği güzel ve ünlü bir yazar olan Aurora’yı (Jennifer Lawrence) onun haberi olmadan uyandırmaya karar veriyor. Filmin ilerleyen kısımlarında Jim, Aurora’ya aşık olduğu için onu uyandırdığını dile getiriyor ve buna inanmamız bekleniliyor. Filmin en büyük sorunu da burada başlıyor: “Aşk derken?”. Filmdeki diyaloglarda 90 yıl boyunca gemide yaşamanın imkansız olduğu, bunun ölümle eşdeğer olduğu dile getiriliyor. Makine mühendisi olan Jim, Aurora’nın makinesini bozarak sırf tek başına yalnız kalmamak adına başka birinin de ölümüne zemin hazırlamış oluyor. Jim, neden 5000 yolcu arasında güzel bir kadını uyandırıyor? Makinenin içinde uyurken gördüğü ve sistemden bir iki video konuşmasını izlediği kadına gerçekten aşık mı oluyor? Ya da 90 yıl boyunca gemide güzel ve ünlü bir yazarla beraber kalmasının kendisine ne gibi avantajları olabilir? Bir…

Yazar Puanı

Puan - 46%

46%

Passengers, ancak etik açıdan oldukça sıkıntılı çıkış noktasını irdelemeden ve içerdiği sayısız mantıksal tutarsızlığa göz yumarak izlenildiğinde keyifli bir uzay romantizmi olarak adlandırılabilir, lakin o zaman da elimizde boş bir gişe filmi kalmış olur.

Kullanıcı Puanları: 2.76 ( 18 votes)
46
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi