Kentin karanlığında ışık saçan Barones Pavyon’un sahibi Coşkun ve güzel konsomatrisleri valiliğin emri ile Uzaklar Kasabası’na taşınır. Kasaba halkının birçoğu değerlerinin yitirilmesinden korkarken, bir kısmı da sonunda ‘muasır medeniyetler seviyesi’ne ulaştıklarını düşünerek mutlu olurlar. Bu ikilemin tam ortasındaki küçük Yusuf ise arkadaş olduğu ve çok sevdiği konsomatris Deniz’in ailesi tarafından ‘kötü kadın’ olarak adlandırılmasının nedenlerini anlamaya çalışır. Diğer bir yanda ise birbirlerini çok seven, kasabanın eril düzeninden sıyrılamayan Vedat ile Coşkun’un zorla tuttuğu konsomatrislerden Nazlı’nın imkansız gözüken ama aslında hiç de imkansız olmayan aşkı vardır.

Sayısız filme imza atan Türkan Şoray’ı Türk sinema tarihinin unutulmaz aktrisi, ‘sultanı’, olarak zaten hep bileceğiz ama bundan çok daha fazlası olduğunun da altını çizmemiz gerekir. Yönetmen koltuğuna ilk kez 1972’de Dönüş filmiyle oturan Şoray’ın yönetmenlik tercihini yaptığı filmlerin odağında hep ataerkil düzende savaş vermeye çalışan kadın karakterler olduğunu görürüz. Filmlerinde zorla ona sahip olmak isteyen erkeklere direnen, çocuğu için yollar kat eden, eril sistemin doğurduğu erkek şiddeti yüzünden yok yere canından olan kadınları bir de kendi gözünden anlatmaya çalışan Şoray, 34 sene sonra tekrar yönetmen koltuğunda oturduğu Uzaklarda Arama ile yine bu problemleri gösterme çabasında. Filmin senaryosu ise sıradışı kurguladığı karakterlerin üzerinden çok basit içsel ve toplumsal çatışmalarımızı anlatabilmesiyle sevdiğimiz ve Leyla ile Mecnun dizisi ve Sen Aydınlatırsın Geceyi ile İtirazım Var gibi filmlerin yaratıcısı Onur Ünlü’ye ait. Ama Uzaklarda Arama’nın onun kaleminden çıktığına inanmak biraz güç, çünkü bana göre ne kadar kuvvetli bir probleme odaklansa da, hikayenin dramatik yapısında büyük problemler var ve alıştığımız kara mizahtan yoksun olduğu gibi, kullanılan mizah da dramın üstünde istenmeyen sos gibi kalıyor bazen.

Filmin en büyük eksiklerinden biri de karakterlerine yeterli özeni göstermemiş olması bence. Genel olarak grupları ana karakter olarak ele alan filmde, bireysel çatışmalarına da odaklanmamız beklenen karakterlerin çoğunun motivasyonlarını ve bazen hikayeye nasıl hizmet verdiklerini anlamak mümkün olmuyor. İşin içinden çıkamadığımızda topu yine ana çatışma malzemesine – kent/köy ikilemi ile ataerkil toplum – atmak mümkün ama karakterlerin derinliğinin hikayeyi çok daha güçlü kılabileceğini de belirtmek gerek. Deniz karakteri bir şekilde dikkat çekse de hikayede, varsayım yapabileceğimiz bir bilgiden daha fazlasını alamıyoruz mesela. Aynı şekilde Kasım karakteri de bir yerinden hikayeye hizmet etse de çok sığ kalıyor ve bunu diğer birçok karakterde de görebiliriz. Oyunculuklar da doğal olarak derinliği sağlanmayan bu karakterleri kurtaramadığı zamanlarda göze çok sorunlu gelebiliyor. Filmin vitrinini besleyen teknik özelliklerden de çok kısa bahsetmek gerekirse, bana göre sesin yapaylığı, kameranın anlatımda oynadığı rolün eksikliği – ki gerçekten harekete geçtiği birkaç yerde dikkatimizi özellikle çekiyor – ve daha iyi olabileceğini bildiğimiz sinematografisi ile eksi puan alabilir ama, tüm bu eksiklerin yanında yine bir Türk filminin ‘basitlik’ sıfatı ile kenara itilmesine razı olamayıp filme aslında gereken bağlamda yaklaşmaya çalışacağım bu yazıda. Daha çok bir inceleme olarak ele almaya uğraşacağım yazıda uzun uzadıya bazı noktalara değineceğim ama merak etmeyin, vizyon zevkinizi elinizden alacak spoiler içerik vermeyeceğim.

Uzaklarda Arama: Sorunun Kaynağı Aslında Hepimiziz

Uzaklarda Arama’nın ana çatışması kentin ‘yozlaşmışlığının’ kasabaya taşınması olarak görüldüğü için ilk olarak kent ve köy arasındaki kurulmuş ikiliğe dikkat çekmek isterim. Uzaklar’ın cemaat havasının yakın ilişkilerle kurulu olduğu görülür ama otoritenin ve kişisel çıkarların müdahalesi cemiyete bağlı olarak nitelendirilebilecek hizmet sektörü ögesi pavyonun ve en önemlisi dışarıdan gelen ötekinin buraya girmeye çalışması bir problem yaratır. Bir tarafta kasabanın sıcak ilişkileri ve birliktelik duygusuna rağmen dar görüşlülüğü, diğer tarafta kentin bireyselciliği ve yabancılığına rağmen sunduğu görünmezlik/özgürlük tezatları bu yapay ikilemin temelini oluşturur. Ama aslında Barones Pavyon üyelerinin şehirliyi temsil ettiği de söylenemez, aksine onlar da şehrin içinde öğütülmüş ‘kent köylüleri’dir çünkü bağlılık pratiklerini kaybetmemişlerdir ve zaten aslında çok farklı bir bağlamda yitirilmiş kimselerdir. Kentte pavyona giderken nasıl görünmezse insan, kasabada bunun gizli kalması imkansızdır. Kamusal mekanlar da aynı şekilde kasabalının tekelindedir ve istenmeyenin orada barınması neredeyse imkansız kılınmıştır. 60’lar sinemasının yıldızlarından biri olarak Türkan Şoray’ın, o dönemin en önemli sorunsalı olan bu konuya – tekrardan – değinmesi neredeyse kaçınılmaz olmuştur. Köyün kentin içinde kendi varlığını sürdürmesi ve sınırların blurlaşması nedeniyle günümüzde artık kent/köy ikilemini bu kadar somut ele alamayacak olsak da, aslında temelinde yatan ideolojinin hala varlığını sürdürmesinden dolayı her zaman önemli bir konu olarak varlığını sürdürecektir.

Filmin asıl ana karakteri ise, ataerkin ya gerisinde kalmış ya da metalaştırılarak zorla önüne atılmış kadındır. Önce dönemin – ki geçerliliğini hala korur – kadınının nasıl konumlandırıldığını anlatan film onu yavaşça durdurulduğu yerden hareket etmeye davet eder. Filmde görülen ilk nesne hayal gibi parıldayan evlilik yüzüğüdür, sonrasında bunu daha da desteklercesine ‘biri bana tel maşa taksa yine razıyım’ cümlesini duyarız. Kadının en büyük amacı evlenip ‘düzgün’ bir hayata sahip olabilmektir doğru adamın arkasında. Çünkü başka pek de bir tercih bırakılmamıştır, ya babasından ayrıldıktan sonra erkeğini bulup sahip çıkacaktır ya da ‘koruyacak’ erkek kalmadığında ‘kötü yola’ düşecektir. Filmin en başında hiçbir şeyi burada yazdığım gibi tırnak içinde görmeyiz, her şey çok net bir şekilde böyle çizilmiştir, çünkü yaşadığımız toplum tam da böyledir. Ama bunu devam ettirmez ya da daha da güçlendirmez, aksine amacı sınırları belli bu sistemin eleştirisini yapmaya çalışmaktır. Medeni toplumun düzeninin devamlılığını sağlayan en büyük unsur olarak görülebilecek eril kurallara bağımlı evliliğin dışında kalanlar korku yaratır. Bu nedenle öncelikle kentin yozlaşmışlığını taşıdığı düşünülen ‘kötü kadınların’ kasabaya gelişi, kadınları kocalarını ellerinde nasıl tutacaklarına dair hesaplamalar yapmaya iter. Hem bol kıyafetler içinde ‘namuslu’ çizilmeye itilmiş hem de sonra erkeklerini kendilerinin olmasına asla izin verilmeyeceği kadınlara kaptırma tehlikesiyle yüzleşen bu kadınların bu pahada kendilerini değiştirmeye çalışmalarına ama en önemlisi içine atıldıkları durumu fark etmelerine şahit oluruz. Kasaba meydanında ellerinde pankartlarla protesto yapanlar da tehlike olarak gördüklerine karşı çıkan da yine kadınlardır. Başta problematik bir çerçevede ele alınsalar da, bu aile korumacılığı onlara verilen tek seçenektir ve önemli olan bunu korumak için gösterdikleri güçtür ki hikayenin devamındaki çözülmelerle bu problematik yapıyı fark edip çözüm amaçlı karşılıklı kollarını açanlar da yüzleşmekten kaçmayan da yine kadınlardır. Bulunduğu konum yüzünden ‘yabancı düşman’ olarak çizilen kadının somut olarak hakkını savunduğu ve ezilmeye karşı durarak harekete geçtiği sahnedeki basit ama güçlü mizahın etkisini de hatırlatmak isterim.

Sistemin çarkları birbirine o kadar bağlı ki bahsettiğim bu kent/köy, kadın/erkek ikilemleri ve sınıfsal konumlandırmalar birbirinden bağımsız gözüken sorunlar olsa da aslında aynı bütünü yaratan parçalardır. Bu yüzden Uzaklarda Arama’nın bir şekilde hepsine değinmesi, belki izlerken önemsiz gözükecek detaylarla aslında bütünü göstermeye hizmet etmesi bana kalırsa çok doğru bir yol. Çünkü eril düzende geri plana atılan kadın ile tam zıttında durarak sahneye taşınıp ışıklar altında metalaştırılan kadının arkasında yatan ekonomik yapıya özellikle Coşkun karakterinin otorite yalakalığına vurgu yaparak da dikkat çekmesi önemli bir unsur. Başta belediye başkanının, yardımcısının, Coşkun’un ve aslında düşününce birçok erkek karakterin karikatürize tipler olması göze çok batsa da aslında hem ekonomik hem de toplumsal sistemin eril temelli yapısını işletmeye hizmet etmelerinin altının çizilişi, problematik olduğu fark edilen düzenin kaynağının fark edilebilmesi açısından da büyük rol oynar. Vedat’ın hiç beklenmedik şekilde erkeklik damarından hareket etmesi de yine bizi şaşırtarak bu davranışın altında yatan ‘saçma’ motivasyonu göstermekte etkili bana kalırsa.

Küçük Yusuf’un bakış açısından görülen olaylar – ara ara bunu bize unuttursa da –, bize artık görünmez gelen sınırları tekrardan keşfedebilmemiz için bir fırsat sunar aslında. Yusuf’un masumiyeti hala mavi atlar görebilmesi ile sembolize edilmiştir ve bunun bu kadar apaçık gösterilmesi ‘kötü kadın’ı da onun bakış açısından göremediğimizi gözümüze sokar. Henüz sosyalleşmeye tamamen maruz kalmamış Yusuf, ‘kötü’ olarak öğrendiklerinin somut karşılığını aramaya çalışırken biz de bu sıfatların kaynağına inmeye başlarız. Hem öğretmen Tahsin’in hem de filmin Barones Pavyon’da çalışan kadınları alnının akıyla para kazanan işçiler olarak tanımlaması, ‘kötü kadın’ olarak nitelemekten vazgeçmeyen kimi seyircisinin de toplumsal ve ekonomik problemleri görmezden gelmesini sağlamada önemli bir rol tutuyor. Filmin biraz klasik bir Türk filmi gibi de bulduğu her ilgi çekici dramaya sarılması, hatta ‘kötü kadın’ olarak görünenleri fazla dramatik bir şekilde kahramanlaştırarak toplumun içine yedirmeye çalışması biraz abartılı bir temsil oluyor ama bir yandan da seyircisini bu dramaya bağlayarak etkileyebileceği ve belki haklı savunmasını geçirebileceği bir gerçek. Peki filmin sonu savunulan ideolojinin ürettiği çözüm açısından nasıl konumlandırılabilir? Film deneyiminizi bozmamak adına sadece şunu söyleyebilirim ki tercihen değil de sistemde başka seçeneği olmadığı için istemediği ama yine de kendini bir şekilde var etmeye çalışan ‘kötü kadının’ aslında kötü sıfatını almasının sorumlusu hepimiziz ve bir arada, kendi seçimlerimiz doğrultusunda yaşayabilmemizin önündeki engel de yine biziz. Ve Türkan Şoray’ın unutulmaz performansıyla hatırladığımız Lütfi Akad’ın Vesikalı Yarim’i nasıl melodramanın kötü sonunun yarattığı etki ile bu imkansız birleşmelere dikkat çekiyorsa, Uzaklarda Arama da aynı soruna pozitif bir yaklaşımla yaklaşarak, umudu daha ön plana çıkararak yer veriyor. Filmin özellikle bunu sonunda sinema salonuna bağlaması ve ‘Emek’e saygı duruşunda durması da sinemanın bu farkındalığı yaratabilmedeki gücünün bir göstergesi olarak kurulmuştur. Film başlamadan sistemin bize uygun gördüğü şekilde ‘13+’, ‘Şiddet ve Korku’ ve ‘Olumsuz Örnek Oluşturabilecek Davranışlar İçerebilir’ gibi ‘akıllı’ işaretlerle bizi uyarmasına karşın, on üç yaşında bile olmayan Yusuf’un bu hikayeyle hayatının değiştiğini söylemesi ve bizi sinemaya davet etmesi de sinemanın içinden sinema denetimine karşı güzel bir karşı duruş olarak görülebilir.

Kentteki bir pavyonun küçük bir kasabaya taşınmasının yaratacağı çatışma fikrinden beslenen Uzaklarda Arama, belki vizyonun en başarılı filmi değil ama, bu hikayeyi stereotiplerle döşeli bir komedi olarak görmekten çok daha fazlasını hedefleyerek, Yeşilçam’da da sıklıkla karşımıza çıkan kent/köy ikiliğinin kaynak ve sorunları ile toplumsal cinsiyet rollerinin problemlerini, alaycılığını abartmadan ve çok doğru bir yerden seyircisine ulaşabilecek şekilde geçirebiliyor. Bunun kıymeti aslında düşünüldüğünden daha çok, çünkü Türk sineması dışabağımlılığından kurtulmuş ve üretkenliğini arttırmış olsa da seyircisini güldürmek için sistemi daha da destekleyen stereotiplerden o kadar çok malzeme alıyor ve aslında seyirciyi çoğu zaman ağlanacak haline güldürüyor ki doğru bir yerde duran film sayısı aslında çok az oluyor. Keşke Uzaklarda Arama hem sinematografisini ve dramatik yapısını hem de doğru mesajıyla seyircisine hitap edebilmeyi aynı anda güçlü tutabilseydi diyebiliriz belki ama her zamanki gibi ‘yine bir Türk yapımı sınıfta kaldı’ yerine daha yapıcı eleştirilerde bulunmak ve en azından durulan doğru yolun altını çizerek bir sonraki yapımlarda her açıdan iyi bir film sunabilmekte yardımcı olmanın çok daha önemli olduğunun altını çizmek istiyorum. Belki beklendiği gibi Yağmur Ünal’ın Türkan Şoray gibi gözleriyle oynayamadığını ya da oyuncuların isimlerini ön plana çıkartarak buz pistinin üstünde şov yapamadım ama bununla vaktinizi almaktansa yüzeyin altında gözümüzden kaçanlara odaklanmanın daha kıymetli olduğuna dair inancımı göstermek istedim, filmi gidip görmek zaten her zaman sizin tercihinize kalmış.

Kentin karanlığında ışık saçan Barones Pavyon’un sahibi Coşkun ve güzel konsomatrisleri valiliğin emri ile Uzaklar Kasabası’na taşınır. Kasaba halkının birçoğu değerlerinin yitirilmesinden korkarken, bir kısmı da sonunda ‘muasır medeniyetler seviyesi’ne ulaştıklarını düşünerek mutlu olurlar. Bu ikilemin tam ortasındaki küçük Yusuf ise arkadaş olduğu ve çok sevdiği konsomatris Deniz’in ailesi tarafından ‘kötü kadın’ olarak adlandırılmasının nedenlerini anlamaya çalışır. Diğer bir yanda ise birbirlerini çok seven, kasabanın eril düzeninden sıyrılamayan Vedat ile Coşkun’un zorla tuttuğu konsomatrislerden Nazlı’nın imkansız gözüken ama aslında hiç de imkansız olmayan aşkı vardır. Sayısız filme imza atan Türkan Şoray’ı Türk sinema tarihinin unutulmaz aktrisi, ‘sultanı’, olarak zaten hep bileceğiz ama bundan çok daha fazlası olduğunun da altını çizmemiz gerekir. Yönetmen koltuğuna ilk kez 1972’de Dönüş filmiyle oturan Şoray’ın yönetmenlik tercihini yaptığı filmlerin odağında hep ataerkil düzende savaş vermeye çalışan kadın karakterler olduğunu görürüz. Filmlerinde zorla ona sahip olmak isteyen erkeklere direnen, çocuğu için yollar kat eden, eril sistemin doğurduğu erkek şiddeti yüzünden yok yere canından olan kadınları bir de kendi gözünden anlatmaya çalışan Şoray, 34 sene sonra tekrar yönetmen koltuğunda oturduğu Uzaklarda Arama ile yine bu problemleri gösterme çabasında. Filmin senaryosu ise sıradışı kurguladığı karakterlerin üzerinden çok basit içsel ve toplumsal çatışmalarımızı anlatabilmesiyle sevdiğimiz ve Leyla ile Mecnun dizisi ve Sen Aydınlatırsın Geceyi ile İtirazım Var gibi filmlerin yaratıcısı Onur Ünlü’ye ait. Ama Uzaklarda Arama’nın onun kaleminden çıktığına inanmak biraz güç, çünkü bana göre ne kadar kuvvetli bir probleme odaklansa da, hikayenin dramatik yapısında büyük problemler var ve alıştığımız kara mizahtan yoksun olduğu gibi, kullanılan mizah da dramın üstünde istenmeyen sos gibi kalıyor bazen. Filmin en büyük eksiklerinden biri de karakterlerine yeterli özeni göstermemiş olması bence. Genel olarak grupları ana karakter olarak ele alan filmde, bireysel çatışmalarına da odaklanmamız beklenen karakterlerin çoğunun motivasyonlarını ve bazen hikayeye nasıl hizmet verdiklerini anlamak mümkün olmuyor. İşin içinden çıkamadığımızda topu yine ana çatışma malzemesine – kent/köy ikilemi ile ataerkil toplum – atmak mümkün ama karakterlerin derinliğinin hikayeyi çok daha güçlü kılabileceğini de belirtmek gerek. Deniz karakteri bir şekilde dikkat çekse de hikayede, varsayım yapabileceğimiz bir bilgiden daha fazlasını alamıyoruz mesela. Aynı şekilde Kasım karakteri de bir yerinden hikayeye hizmet etse de çok sığ kalıyor ve bunu diğer birçok karakterde de görebiliriz. Oyunculuklar da doğal olarak derinliği sağlanmayan bu karakterleri kurtaramadığı zamanlarda göze çok sorunlu gelebiliyor. Filmin vitrinini besleyen teknik özelliklerden de çok kısa bahsetmek gerekirse, bana göre sesin yapaylığı, kameranın anlatımda oynadığı rolün eksikliği – ki gerçekten harekete geçtiği birkaç yerde dikkatimizi özellikle çekiyor – ve daha iyi olabileceğini bildiğimiz sinematografisi ile eksi puan alabilir ama, tüm bu eksiklerin yanında yine bir Türk filminin ‘basitlik’ sıfatı ile kenara itilmesine razı olamayıp filme aslında gereken bağlamda yaklaşmaya çalışacağım bu yazıda. Daha çok bir inceleme olarak ele almaya uğraşacağım yazıda uzun uzadıya bazı noktalara değineceğim ama merak etmeyin, vizyon zevkinizi elinizden alacak spoiler içerik vermeyeceğim. Uzaklarda Arama: Sorunun Kaynağı Aslında Hepimiziz Uzaklarda Arama’nın ana çatışması kentin ‘yozlaşmışlığının’ kasabaya taşınması olarak görüldüğü için ilk olarak kent ve köy arasındaki kurulmuş ikiliğe dikkat çekmek isterim. Uzaklar’ın cemaat havasının yakın ilişkilerle kurulu olduğu görülür ama otoritenin ve…

Yazar Puanı

Puan - 63%

63%

Kentteki bir pavyonun küçük bir kasabaya taşınmasının yaratacağı çatışma fikrinden beslenen Uzaklarda Arama, belki vizyonun en başarılı filmi değil ama, bu hikayeyi stereotiplerle döşeli bir komedi olarak görmekten çok daha fazlasını hedefleyerek, Yeşilçam’da da sıklıkla karşımıza çıkan kent/köy ikiliğinin kaynak ve sorunları ile toplumsal cinsiyet rollerinin problemlerini, alaycılığını abartmadan ve çok doğru bir yerden seyircisine ulaşabilecek şekilde geçirebiliyor.

Kullanıcı Puanları: 3.42 ( 9 votes)
63
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi