Bu yıl Filmekimi programında çok sayıda Güney Kore filmi vardı. Bu filmlerden biri de Train to Busan filmiydi. Ticari bir çalışmadan ötürü zombiye dönen insanların, öteki insanları ısırarak kocaman bir zombi ordusu haline gelmelerini ve buna karşı kendilerini koruyan Güney Korelilerin ne denli bencil ve ısırılmadan da zombiye dönüşmüş olduklarını gözler önüne seren bir yapımdı. Yurtdışı sinema sitelerinden edindiğimiz bilgilere göre Hollywood yapım şirketlerinden Fox  ve Sony, filmin yeniden çevrim haklarını almak için Güney Korelilere teklifler götürmeye başlamış. Fransız şirketler de devreye girmiş. Bu gelişmeler bize gösteriyor ki yeniden çevrim sürecinin en taze örneği olarak Train to Busan filminin yakın zamanda yeni bir versiyonunu görmemiz olası.

2000’lerle beraber Amerikan sinema endüstrisinin eski gücünü kaybettiğini anlamak zor değil. Özellikle 90’ların ilk yarısında yarattığı filmlerin gölgesinde bir seyir izleyen Hollywood, bu durumu değiştirmek için farklı çözüm yolları aramaya başladı. Bir dönem, tarihi filmlere ağırlık veren endüstri, bu filmlerin ağır yapım maliyetleri ve eskisi kadar talep görmemesi üzerine alternatif arayışlarını sürdürdü. Özgün senaryoların yazılamıyor oluşu film yapımcılarını kara kara düşündürmeye başlamıştı. Hemen hemen bütün temaların birçok kez denenmiş olması ve izleyicilerin klişelerden sıkılmış olmaları yapımcıların işini iyice zorlaştırmıştı. Hal böyleyken birçok bölge sineması oldukça etkileyici filmler çıkarıyordu. Latin Amerika sineması Amores Perros’la söyleyecek yeni şeyleri olduğunu gösterirken, Uzakdoğu sineması dünyanın her yerinden ilgiyle izlenen filmlere imza atabiliyordu. Hollywood yapımcılarının bu gelişmelere kayıtsız kalması düşünülemezdi. İki çıkış yapan bölge için iki farklı sindirme sistemi uygulandı. Latin ülkelerinden başarılı yönetmenler devşirilirken, Uzakdoğu sinemasından da başarılı filmlerin senaryolarını satın almaya başladılar. Latin yönetmenlerin devşirilme hikâyeleri ve sonuçlarını başka bir yazının konusu olarak bırakıp Uzakdoğu’dan yapılan yeniden çevrim sürecine odaklanalım.

Kurosawa Filmlerinin Yeniden Çevrimleri

Aslında Hollywood’daki yeniden çevrim geleneği yeni değil. İkinci Dünya Savaşı sonrası Japon sinemasının en yaratıcı yönetmeni Kurosawa’nın filmlerinden “esinlenmeyi” adeta görev bilmişti Hollywood. 1954 yapımı Yedi Samuray dönemin en meşhur yeniden çevrilen filmlerinden biriydi. Akira Kurosawa’nın Yedi Samuray’ında 16. yüzyıl Japonya’sında sürekli olarak silahlı eski samurayların saldırısına uğrayan ve ürünleri yağmalanan fakir bir köy ahalisi,  efendisiz kalmış bir samuraydan yardım ister. O da kendisi gibi işsiz olan 6 samurayla birlikte silah bile satın alamayacak kadar fakir olan bu köylülere karın tokluğuna kendilerini savunmasını öğretir ve hep birlikte haydutlarla kıyasıya bir savaşa girerler. Bu basit öykülü film, yalnızca Japon sinemasının en ünlü yapıtı değil, aynı zamanda dünya sinemasının da başyapıtlarından biri oldu. Kurosawa; sınıf çatışmaları, samuray ruhu, kadın erkek ilişkileri, şehirleşme ve modernizm üstüne belli bir bilinçle görsel önermelerde ve tespitlerde bulunurken, 1960 yapımı John Sturges’in yönettiği The Magnificent Seven filminde bu derinliği görmek olanaksızdır. Meksika’daki zorda kalan köylüleri kurtarmaya giden Kovboylara dönüşen kahramanlar, ABD’nin sınırlar ötesi “kurtarıcılığının” sinemadaki ilk örneklerinden biriydi. (2016’da yeniden uyarlandığını da belirtelim.)

1960’lar Kurosawa filmlerinden dönüştürülen kovboy filmleri membağıdır. Kurosawa’nın 1961’de çektiği Yojimbo Hollywood’un peşini bırakmadığı Kurosawa uyarlarlarından biridir. Filmi kısaca hatırlatalım. 1800’lerde geçen film, orta sınıfın ortaya çıkışı ve hanedanlığın yıkılması ile sahipsiz kalan bir samurayın, şans eseri bir kasabaya gelişi ve olaylara karışması konu edilir. Yönetmen samurayı, birbirleriyle savaş halindeki iki beyliğin kasabadaki güç mücadelesinin tam ortasına atar. Kumarhaneler ve genelevler iki beyliğin himayesindedir. Kasabada şiddet hat safhadadır, öyle ki kesilmiş eller köpeklerin ağzında geziyordur. Galip gelmek için her yol mubahtır. Kasabanın bu durumu samuray için de bir fırsattır. Samuray Sanjuro, iki tarafın zaaflarından faydalanarak fiyatını artırmaya çalışır. İki tarafta da Sanjuro kadar iyi kılıç ustası yoktur. Filmin üzerine kurulduğu samuray karakteri, sert ve duygusuz bir görünüm çizer. Bir kahramandan çok anti kahramandır. Duygusuz görünen Sanjuro, kumarda karısını beyliğe kaptıran bir adama yardım etmesiyle sert, duygusuz ve paragöz bir haldeyken olumlu bir dönüşüm göstererek anti kahramanlıktan kahramanlığa doğru yelken açar. Filmde tabanca ile kılıcın savaşını izleriz. Sanjuro ve tabancalı adam karşı karşıya gelir. Kazanan geleneksel değerler olacaktır. Kasaba yakılmış, iki aile birbirine girmiş ve ailelerden biri ayakta kalmıştır. İki beyliğin de yok olmasıyla, arkasında kıyamet gibi bir kasaba bırakan Sanjuro filmin ilk kadrajına girdiği gibi, son kadrajında kasabadan çıkar. Kurosawa modern topluma giden yolda yozlaşan değerleri, devletin köhnemişliğini, Japon toplumunun dejenere halini gözler önüne serdiği yapımı Yojimbo üç filme kaynaklık etti. Sergio Leone tarafından 1964’te Amerikalı oyuncularla çekilen en iyi western filmlerinden biri A Fistful of Dollars’a, John C. Broderick’in çektiği fantastik filmi The Warrior and the Sorceress’e (1984) ve Walter Hill’in yönettiği Bruce Willis’in oynadığı Last Man Standing (1996) filmlerine. Kendi başlarına başarılı sayılabilecek projeler olsalar da Yojimbo’nun katmanlı yapısı, derinliği, kültürel kodları bu filmlere sirayet edememiştir.

 1950 yılında çektiği Raşomon filmiyle Kurosawa Japon sinemasına uluslararası arenada başarı sağlamıştı. Venedik Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü almıştı. Japon sinemasının savaş sonrası ilk çıkışını simgeleyen Rashomon, Ryunosuke Akutagawa’nın hikâyesinden uyarlanmıştı. Filmde; 12. yüzyıl Japonya’sında bir samuray ve karısı, Tajomaru isimli bir haydudun saldırısına uğrarlar. Saldırıda samuray ölür. Haydut Tajomaru olaydan sonra yakalanıp mahkemeye çıkarılır ancak verilen ifadeler birbirini tutmuyordur. Samurayın eşi ve Tajomaru ifadelerinde çok farklı hikâyeler anlatırlar. Son olarak samurayın cesedini bulan bir oduncunun ifadesine başvurulur ve bu sefer de tamamen farklı bir başka hikâye ortaya çıkar. Film, Martin Ritt tarafından The Outrage (1964) ismiyle bir western filmine dönüştürülür.

Japonya’dan Dünyaya Yayılan Dev: Godzilla

1950 sonrası ortaya çıkan Godzilla filmleri kült film serilerindendir. Sinema tarihinin ilk serilerinden biri olan Godzilla serisi, 40 yılı geride bıraktı. Serinin ilk filmi 1954 yapımıdır. Toho yapım şirketi tarafından İshiro Honda’ya yaptırılan film büyük bir beğen kazanmıştı. Sinema tarihi açısından büyük bir yenilik olan Godzilla kavramı, Japonca goril ve balina kelimelerinden türetilmişti. Toplamda 30’a yakın Godzilla filminin varlığından söz ediliyor. İlk Hollywood Godzilla filmi ise 1998 yapımı yönetmen Roland Emmerich’in çektiği filmdir. 2014’te de ikinci ABD işi Godzilla’yı Gareth Edwards çekmişti. Yeri gelmişken bahsini açalım. Kuzey Kore işi Godzilla da var. Pulgasari isimli devrimci Godzilla Shin Sang-ok’un kaçırılıp Kuzey’de film yapmak zorunda kaldığı filmlerden en meşhurudur. Japon Godzilla serisinden alınan ilhamla çekilen filmde; Pulgasari kapitalizm ve sömürü karşıtı demir yiyen bir devdir. Kore‘nin feodal Goryeo Hanedanlığı döneminde toprakları demir yumruğuyla yöneten bir kral, köylüleri açlığa mahkûm eder. Hapse atılan yaşlı bir demirci, pirinçten küçük bir canavar heykelciği yapar. Kızının kanıyla temas edince yaratık canlanır, metal yiyen Pulgasari adlı dev bir canavara dönüşür. Kötü kral ülkede bir isyan planlandığını duyar ve bastırmak ister, fakat Pulgasari bu yoz monarşiye karşı köylü ordusuyla birlik olur. 1985 yapıımı Pulgasari Kuzey Kore’nin kült filmidir.

Son Yılların Yeniden Çevrimleri

Yeniden çevrimlerin en ses getiren örneklerinin başında 1998 yılında Hideo Nakata’nın çektiği The Ring filmi geliyor. Korku filmlerine yeni bir anlayış getiren film, 2002 yılında Gore Verbinski’nin yönettiği Hollywood uyarlamasıyla karşımıza yeniden çıktı. İlkinden haberdar olmayan büyük bir izleyici kitlesi bu ‘yeni’ filmi ilgiyle izledi. Daha enteresanıysa serinin devam filminde Hollywood yapımcıları orijinal Japon filminin yönetmenin Hideo Nakata’yı ABD’ye çağırıp devam filmini ona çektirdiler.

Başka bir başarılı uyarlama ise Martin Scorsese tarafından yapıldı. Güney Koreli yönetmenler Mak Siu Fai ve Wai Keung tarafından 2002 yılında çekilen Infernal Affairs filmi, 2006 yılında yeniden çevrildi. Martin Scorsese’in hikâyeyi Amerika’ya uyarlamasıyla The Departed ortaya çıktı. Başarılı bir yeniden çevrim olan The Departed, Martin Scorsese’in uzun süredir hayalini kurduğu Oscar ödülüne sahip olmasını da sağlamıştı.

Bu başarılı uyarlamalardan sonra yapımcılar gözlerini Uzakdoğu sinemasına dikip keşfedilmemiş film avına çıktılar. Ancak her başarılı Uzakdoğu filmi, Hollywood eliyle kitlelerin kabul edeceği bir filme dönüşmüyordu. Orijinallerinin gölgesinde kalan çok sayıda film yapıldı bu dönemde.

2001 yılında Jae Young Kwak tarafından çekilen My Sassy Girl başarılı bir Kore filmi olarak sinema tarihinde yerini almıştı. Eğlenceli bir romantik komedi olur da yapımcılar onun peşini bırakır mı? Tabii ki bırakmadılar. Filmin uyarlaması 2008’de Yann Samuell tarafından aynı isimle yapıldı. Beklenen etkiyi yaratmaktan uzak bir proje oldu.

2000 yapımı Siworae ise 2006’da The Lake House adıyla uyarlandı. Yönetmen Alejandro Agresti idi. Film Keanu Reeves ve Sandra Bullock gibi meşhur Hollywood oyuncularıyla çekilmişti.

2004’te Taylandlı yönetmen Banjong Pisanthanakun’ın çektiği Shutter ise 2008‘de aynı isimle Hollywood yolunu tuttu. İlkinin izleyici üzerinde yarattığı gerginliği vermeyen Hollywood yorumunu Japon yönetmen Masayuki Ochiai çekmişti.

Korku ustası Hideo Nakata tarafından çekilen 2002 yapımı Dark Water, fazla zaman geçmeden 2005 yılında Walter Salles tarafından yeniden çevrildi. Ne var ki film orijinalinin yaptığı etkiyi yaratmaktan oldukça uzaktı.

Hong Konglu Pang Biraderler tarafından 2002’de çekilen The Eye, 2008’de aynı isimle Hollywood’a transfer oldu. Her korku hikâyesinin herkesi her yerde korkutamayacağını gösteren yapım, hüsranla sonuçlandı.

Ang Lee’nin Hollywood’a yelken açıp bütün yerel özelliklerini kaybetmeden önce Tayvan’da 1994’te çektiği Tatlı Tuzlu da 2001’de Maria Ripoll tarafından hikâyesi yerelleştirilerek ABD’ye taşındı. Lakin olmayınca olmuyor. Ang Lee’nin kendisini aldıklarında ne olduysa onun filminden yapılan ABD uyarlamasında da aynısı oldu. Tatlı tatlı değil, tuzlu da tuzlu değil. Uzakdoğu’nun bol baharatları ABD’ye uymuyor.

Hollywood yapımcılarının burnu iyi koku alıyor. Kimsenin takip etmediği ülkelerdeki başarılı yapımları bile bulabiliyorlar. Sözgelimi Filipinler sinemasını bile es geçmiyorlar. 2004’te Filipinli yönetmen Yam Laranas’ın çektiği Sigaw, fazla değil dört yıl sonra yönetmeni de Hollywod’a çağırarak tekrar çektirildi. “İngilizce olsun bizim olsun” zihniyetiyle Haneke’ye yeniden film çektiren yapımcılar, Filipinlerin yerel yönetmenini de ikna etmişlerdi.

Chan-Wook Park’ın 2003 yapımı kült filmi Oldboy’un da çekim hakları kısa sürede satın alınmıştı. Yılan hikâyesine dönen yeniden çevrim süreci, yoğun isim enflasyonundan sonra siyahî sinemanın en önemli yönetmenlerinden Spike Lee tarafından orijinalinden 10 yıl sonra Hollywood’a taşındı. Ne var ki böylesi etkileyici bir filmin yeniden çevriminin ilk versiyonunu aşmasını sağlamak Spike Lee için bile imkânsızdı.

Kimi zaman Latinlerden, bazen Avrupa’dan çoğunlukla da Uzakdoğu ülkelerinden başarılı filmleri yeniden çekme yoluna giden Hollywood yapımcıları, filmlerin ülkelerinin yerel kültürleriyle kurdukları ilişkileri kopardıklarından çoğunlukla orijinallerin yaptığı etkiyi yapmaktan uzak çevrimlerle izleyicini karşısına çıkıyorlar.

Uzakdoğu sineması için bölge kültürünün insani ögelerini önemseyen yanları önemli bir kaynak oluşturuyor. Hollywood yapımlarının bu kültürel altyapıdan yoksun olmalarıysa aynı etkiyi yapmalarını engelliyor. Çok daha geniş imkânlarla film çekiyor olmaları ise çoğu zaman durumu değiştirmiyor. Uzakdoğu sineması, intikam, hırs, aşk gibi temel insani özellikleri kültürel kodlarıyla harmanlayarak özgün ve taklit edilmesi zor işler ortaya koyuyor. Verdiğim film örneklerinden çok daha fazla film Uzakdoğu’dan Hollywood’a taşındı ne var ki taş yerinde ağır.

*Film Arası Dergisi’nin 60. sayısında yayınlanmıştır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi