Ahh Güzel İstanbul, Selvi Boylum Al Yazmalım, Bir Yudum Sevgi, Mine, Dolap Beygiri, Şekerpare, Asiye Nasıl Kurtulur, Adı Vasfiye, Arkadaşım Şeytan, Hayallerim Aşkım ve Sen, Gece Melek ve Bizim Çocuklar…

Bunlar Atıf Yılmaz deyince ilk akla gelen filmler. Ama sözünü ettiğimiz kişi 80 yıllık ömrüne 150’den fazla filmi sığdırmış biri olunca elbette onu anlatmaya yetmiyor. 1950 yılında Semih Evin’in asistanı olarak başladığı 55 yıllık sinema hayatında hep bir arayışın peşine düşmüş Atıf Yılmaz. Zamanın sesine kulak vermiş, onun ruhuna uygun filmler çekmek için uğraşmış her daim. Yeri geldiğinde Ayşecik, Şöfor Nebahat gibi oldukça popüler filmler yapmış ama yeri geldiğinde de Bir Yudum Sevgi ile işçilerin hayatlarına bakmış; Arkadaşım Şeytan ile modern Mephistophelesleri eleştirmiş; Mine, Asiye Nasıl Kurtulur ve daha nicesiyle kadınların dünyasını anlamaya çalışmış; Gece Melek ve Bizim Çocuklar ile Beyoğlu’nun karanlık sokaklarına dalmıştır. Her denemesinde de o türün en iyi örneklerine imza atmış, ama “oldum” demeden başka yollara düşmüş, başka dünyların sesine kulak kabartmış.

Bu arayışın kökleri ilk gençlik yıllarına kadar uzanıyor Atıf Yılmaz’ın. Küçüklüğünde çeşitli müzik aletlerine ilgili duyan, ortaokulda rejisör lakabı ile anılan, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine devam ederken bir yandan da Nuri İyem’in atölyesinde resim dersleri alan Yılmaz, Tavanarası Ressamları grubuna katılıyor. Ömer Lütfi Akad ve Sezer Sezin ile yakınlık kurarak sinema ile daha sıkı bağlar kurmaya başlıyor. Edebiyatın güçlü kalemleri ile de oldukça sıkı bağları var. İlerleyen dönemlerde sinemasına yansıyan arayışın kökenlerinde, ilk gençliğinde beslendiği farklı kaynakların da etkisi olduğu muhakkak.

Fakat Yılmaz sadece farklı kanallardan beslenip iyi ürünler ortaya koymakla yetinmiyor, Türkiye sinema tarihine geçmiş birçok değerli yönetmenin de yetişmesinde önemli katkılarda bulunuyor. Yılmaz Güney, Halit Refiğ, Şerif Gören, Zeki Ökten, Ali Özgentürk, Ertem Görenç gibi usta yönetmenlerin hepsi ilk asistanlıklarını Atıf Yılmaz’ın yanında yapıyorlar. Yılmaz bir röportajında çok bilinçli bir tercihle olmasa da yanında çalışacak kişileri seçerken sinemaya yeni bir şeyler katabilecek, sinemanın ruhundan beslenecek kişileri seçemeye özen gösterdiğini söylüyor ve bu içgüdü sayesinde ustaların ustasına dönüşmüştür.

Arayışların Yönetmeni

Melodramlar

Her zaman yeni arayışların peşine düşen Atıf Yılmaz sinema hayatına ilk önce melodramlarla başlıyor. Melodrdam çekerken çoğunlukla dönemin popüler romanlarından besleniyor. Bu alanda yaptığı çalışmalardan en çok ses getireni ise Hıçkırık (1953) filmi oluyor. Hıçkırık’ın yakaladığı başarının ardından o dönem Türkiye sinemasında popüler roman uyarlamalarında büyük bir patlama yaşanıyor.

Sonrasında ise edebiyat ile daha gerçek bağlar kurmaya başlıyor Atıf Yılmaz. Kemal Tahir ve Yaşar Kemal ile yakın dostluklar kuruyor, bir çok filmde birlikte çalışıyor. Yaşar Kemal’in senaryosunu yazdığı, yönetmen koltuğuna ise Yılmaz’ın oturduğu beş yapıt ortaya koyuyorlar birlikte. Yaşar Kemal ile yaptığı Alageyik (1959), Karacaoğlanın Karasevdası (1959); Kemal Tahir’in senaryosuna dayandırdığı Suçlu (1960) gibi yapıtlar ne yazık ki sinema tarihimizde o kadar derin izler bırakamamıştır. Atıf Yılmaz’ın edebiyat uyarlamalarından en başarılısı ve en çok ses getireni kuşkusuz ismi yönetmenini aşan Selvi Boylum Al Yazmalım (1977) olmuştur. Cengiz Aytmatov’un romanından beyaz perdeye uyarlanan eser, dünyada da ses getiren bu kitabın en başarılı uyarlamarından biri olmuş ve Türk sinemasının başyapıtlarından birine dönüşmüştür. Film aynı zamanda Yeşilçam’da çokça örneğine rastlanılan melodramlar içinde en başarılısı, en inceliklisidir. 70li yıllarda yavaş yavaş belirli bir çizgiyi tutturan Yılmaz’ın usta eserlerinden biri olan Selvi Boylum Al Yazmalım için Halit Refiğ “… sözü ile özü arasındaki çelişki, yani aslında emeği değil sevgiyi yüceltmesi bir yana bırakılırsa, Türk sinemasının vardığı belli bir anlatım ustalığının örneği olması bakımından yabana atılamayacak bir film(dir)” der.

Ulusal Sinema Tartışmaları

Atıf Yılmaz, 1965’li yıllarda sinema dünyasında büyük etki yaratmış ulusal sinema tartışmalarına da katılır. Bu tartışma ekseninden dile getirilen iki görüş vardır. Birincisi dünya sinemasında iyi örnekleri takip ederek bunlardan hareketle film çekmek gerektiğini savunan görüş, diğeri ise ulusal değerlere dayanan filmler yapmak gerektiğini savunan görüştür. Atıf Yılmaz ise evrenselliğe ancak yerel değerlerin üzerine basılarak ulaşılabilineceğini savunur. Fellini’yi Fellini, Bergman’ı Bergman yapan, evrenselliğe ulaşmalarını sağlayan şey içinden çıktıkları kültürü yadsımadan, o kültürün öğelerini içinde barındıran filmler yapmalarından ileri geldiğini söyler. Her ne kadar sinema teknolojisi bir ülkeden bir ülkeye aktarılabilen bir şey olsa da, o ülkenin kültürel birikimi başka bir şeye aktarılamaz. Tam da bu sebepten ötürü yereli es geçerek evrenselliğe ulaşmaya çalışan eserler, kültürel alt yapısı boş, yapay taklitçilikten öteye gidemezler. Bu düşünsel merkezden hareket eden Yılmaz, bu toprakların düşünsel ve sanatsal değerlerinden beslenen filmler yapmak için uğrar verir. Örneğin Yedi Kocalı Hürmüz (1971) filminde minyatürün biçimsel özelliklerini sinema diline yansıtmaya çalışır. Fakat sonrasında Atıf Yılmaz’ın kendisi de bunun çok da başarılı bir deneme olmadığını kabul eder.

Kasaba Filmleri

Kasaba da, Atıf Yılmaz’ın filmlerinde rol oynayan önemli bir öğedir. Kasabayı seçmesinin sebebinin ise ne köye ne de şehre ait olamayan insanların sıkışmışlığı ve kimlik arayışları olduğu söylüyor. Kasaba, şehir gibi kimsenin kimseye değmediği, herkesin herkesten bihaber olduğu bir yer değildir. Köy gibi herkesin hayatına müdahale eden, örfün ve geleneğin mutlak belirleyiciliğinde de değildir. Aradadır. Bu aradalık çelişkileri ve yeni arayışları da beraberinde getirir. Bu da olayları dramatize ederek beyaz perdeye aktarmaya olanak tanır. Yılmaz’ı kasaba gerçekliğini anlamaya ve anlatmaya yönelten şey temelde bu bakıştır. Kasabanın ve kasaba hayatının filmin önemli öğelerinden biri olduğu filmlerin en dikkate değer olanlarından biri 1962 tarihli Mine’dir.

Mine tüm kasabanın bakışlarını üzerinde toplayan güzel bir kadındır. Kasabada sıkıcı ve birbirini tekrar eden günler geçirmektedir. Bir yandan da oraya ait hissetmez kendini. Sevmediği, iletişim kuramadığı, düz ve ilkel bir kocası vardır. O ise kitap okuyarak beslediği iç dünyasında yaşar, kocasının zoru ile katıldığı buluşmalara zoraki iştirak eder. Mine ne kasabaya aittir ne de kasabada tek başına yaşayan ve direngen bir figür olarak çizilen Perihan öğretmen gibi olabilmektedir. Aradır o, direnişi sessiz bir direniştir. Fakat kasabanın baskıyı arttırması, Perihan’ın ağabeyinin kasabaya gelişi ve Mine ile kurduğu farklı ilişki, Mine’nin sessiz direnişinin biçimini kaçınılmaz bir biçimde değiştirecektir. Fakat bu farklılaşmanın aktörü Cihan Ünal’ın hayat verdiği büyük şehirden gelen entel/aydın erkek karakter değil, Mine’nin ta kendisidir. Mine filmi, daha sonra sıkça “Atıf Yılmaz’ın kadın filmleri” olarak anılacak filmlerin ilk örneğidir. Elbette kadınlara bakışının kökleri önceki filmlerinde de mevcuttur fakat Mine ile bu bakış boyut atlamıştır. Mine, aşılılagelmiş Yeşilçam karakterlerinden farklı olarak cinselliği ile hayat bulmuştur. Mine rolünü Türkan Şoray’ın oynaması da filmi ayrıca etkileyici kılmıştır. Türkan Şoray daha önce görmediğimiz bir oyunculukla çıkmıştır sahneye.

Gecekondu Yaşamı

Atıf Yılmaz’ın bir dönem ise kamerasını büyük kentin varoşlarına, gecekondu mahallelerine çevirir. 70lerde Türkiye’de dikkate değer sosyolojik bir dönüşüm gerçekleşmektedir. İnsanlar, okumak ve iş bulmak umuduyla köylerden, küçük şehirlerden büyük kentlere göç etmektedir. Bu göç ve göçün yarattığı toplumsal ve psikolojik etkiler Yılmaz’ın odağını oluşturmaya başlar. Büyük kentler, göçle kente gelenlere bağrını öyle kolay açmaz. Hem ekonomik hem de kültürel bir uçurum vardır arada. Öyle olunca göç edenler kendilerine kolay kolay yer bulamaz, kentlerin kıyılarına, çeperlerine yerleşmeye başlarlar. Fakat burada da köylerinden, küçük şehirlerinden getirdikleri kültürü sürdürmeleri mümkün olamaz çünkü Türkiye’nin çok farklı kentlerinde, başka başka kültürlerle yetişmiş insanların toplaşma yeridir varoşlar. Bu kültürler yer yer çatışarak, yer yer kaynaşarak arabesk denilen farklı bir kültürü ortaya çıkarır. Kent içine alamadığı/almadığı insanlar, tepkilerini ya solculaşıp bir direnç kültürü oluşturarak ya da pasifleştiren, acıyı kutsayan arabesk kültür ile ifade ederler. Ne yazık ki esas etkili olan sol değil, arabesk olagelmiştir. Bu da Yeşilçam için bulunmaz bir velinimettir. Bu kültür kendi müziğini de üretir. Gecekondulara ulaşmanın tek aracı minibüsler olduğu için minibüs müziği olarak da anılan arabesk şarkılar ve şarkıcılar Yeşilçam’da boy göstermeye başlar. Atıf Yılmaz ise aynı konuya farklı açılardan yaklaşmayı tercih eder. Ona göre varoşlar, kasabaya göre sıkışmışlığın ve kimlik arayışının çok daha yoğun ve sert bir şekilde yaşandığı yerlerdir ve sinema için zengin öğeler içerir. Atıf Yılmaz’ın bu tema çerçevesinde yaptığın filmlerin en önemlilerinden biri 1984 tarihli Bir Yudum Sevgi filmidir.

Bir Yudum Sevgi, Mine ile başlayan ve kadınların hayatına odaklanan filmlerin devamı niteliğindedir. Baş karakterimiz Aygül dört çocuğu ile birlikte gecekondu mahallesinde yaşayan güzel bir kadındır. Hayat doludur. Cinsellik hayatında önemli bir yer tutar. Fakat silik bir tip olan kocası Cuma, onu ne ekonomik, ne sosyal ne de cinsel açıdan doyurabilecek biridir. Cuma, işsizdir. İş bulabilecek ve ailesinin sorumluluğunu alabilecek bir dirayete sahip değildir. Ama Aygül kaderine razı gelip oturacak kişilikte biri değildir; dik başlıdır. Kendisi ve çocukları için hayatın akışına müdahale eder. Önce, fabrikada çalışan Cemal aracılığı ile iş bulur. Cemal de evlidir. Geleneklere, dine, batıl inançlara bağlı bir karısı vardır. O da evinde, ailesiyle mutlu değildir. Aygül, Cemal’in karısının zıddıdır. Hurafelere bel bağlamak yerine, şikayetçi olduğu şeyleri değiştirmek için eyleme geçer. Ekonomik gücünü kazanması ona belli bir özgürlük alanı kazandırır. Bu da hayatının kontrolünü eline daha fazla alabilmesine olanak tanır. Bir Yudum Sevgi, karşımıza yine güçlü bir kadın figürü çıkarır. Ama bu kadın, örneğin Ömer Lütfi Akad’ın Gelin, Düğün, Diyet üçlemesindeki kadınlardan farklıdır. Üçlemedeki kadınlar da güçlü figürlerdir fakat hayatlarında cinselliğe yer yoktur. Aygül ise cinsel yönünü yok saymadan, cinselliği için de verir mücadelesini. Film, varoşlardaki yaşamı, değişen koşullarla birlikte kadının toplum için değişen rollerini, işçilerin yaşamlarını güzel bir şekilde anlatır. Müzikler de filmi ayrı güzel kılar.

1 2 3
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi