Hepimizin, filmlerini büyük bir hayranlıkla izlediğimiz ve onlarla ilgili her türlü bilgiye aç olduğumuz birçok yönetmen vardır. Hele ki bu usta yönetmenlerin başyapıtlarını ortaya çıkarırken etkilendikleri, ilham aldıkları filmleri öğrenmek istemek, onların sinema zavkine nail olmak herkesin ortak tutkularından biridir. Şanslıyız ki birçok eleştirmen ve gazeteci usta yönetmenlerle konuşma fırsatı bulduklarında ya da onlarla iletişime geçtiklerinde favori filmlerini öğrenmeye çalışmışlar. Bugün birçok yönetmenin favori filmlerini biliyoruz. Bunlara göz atmak içlerinden izlemediklerimiz varsa hemen saldırmak gerçekten en tatlı keyiflerden biridir. Biz de bir süredir denk geldiğimiz yönetmenlerin favori filmlerinin listelerine bakarken bir şeyi fark ederek bunun üzerine gitmeye karar verdik. Her biri birbirinden farklı zevklere ve sinemasal yaklaşımlara sahip usta yönetmenlerin elbette ki favori filmleri bir birinden oldukça farklı oluyor fakat özellikle bazı filmler var ki birçok yönetmenin favori listesinde karşımıza çıktı. Her biri en az iki yönetmenin favori listesinde kendine yer bulurken bazıları dört yönetmenin listesine girmeyi başarmış. İşte biz de sizler için usta yönetmenlerin bu 15 ortak favori filmlerini derledik. Keyifli okumalar.

Solaris (1972)

Stanislaw Lem’in aynı adlı romanından Tarkovsky’nin Fridrikh Gorenshteyn ile birlikte uyarladığı film, özellikle bilim kurgu türünü felsefi bir alt metinle, neredeyse tüm görsel efektlerden arındırarak ele alması açısından sinema tarihinde önemli bir yere sahiptir. Hikayenin içinde barındırdığı bilginin varlığı ve sınırları, insan olma durumu ve tüm zihinsel dinamiklerin bir sonucu olarak benlik, hafıza kavramlarını ufuk açıcı bir şekilde değerlendiriyor olmasını düşündüğümüzde yönetmenleri neden etkilediğini anlamak gayet mümkün. Saf bir, auteur yönetmen olarak tanımlayabileceğimiz Tarkovsky’nin her ne kadar pek de sevmediği bir filmi olsa da hem felsefi alt metni hem de bilim kurgudan faydalanan etkileyici görselleriyle sinema tarihindeki en başarılı ve aynı zamanda sıra dışı yapımlardan biri.

Favorileri: Kurosawa, Kubrick

Wild Strawberries (1957)

Ingmar Bergman’ın hem yazıp hem de yönettiği film, özellikle böylesine erken bir dönemde bellek, anı ve bilinç üzerine hikaye inşa ederek bunu insanoğlunun varoluşuna götürmeyi başararak sinema tarihine geçmeyi başarmış bir filmdir. Yaşlı bir profesörün aslında gayet basit bir olay için çıktığı yolculuk bir yerden sonra geçmişiyle yüzleşmeye varacak bir hale dönüşür. Geçmiş, tüm hayal kırıklıkları ve mutluluklarıyla artık tamamen sert ve içe kapanık birine dönüşen yaşlı adamı derinden etkileyecektir. Özellikle rüya sahneleriyle dönemi içinde fazlasıyla büyük bir etki yaratmayı başarmış bir yapımdır Wild Strawberries. Elbette tüm bu teknik ve alt metinsel başarının yanında Bergman’ın sinemasına has o naiflik üzerinden yaşlılığa getirdiği bakış açısı hangi tarihte izlenirse izlensin etkilenmeyecek gibi değildir.

Favorileri: Tarkovsky, Kubrick

La Notte (1961)

Senaristleri arasında efsane şair ve yazar Tonino Guerra’nın da olduğu film, Antonioni’nin gayrı resmi üçlemesinin ikincisi olarak da bilinir. Evli bir burjuva çiftinin birbirleriyle ve içinde yaşadıkları sosyete toplumuyla olan iletişimsizlikleri, yalnızlıkları ve bu durumun içinde benliklerinin yitirilişini irdeleyerek modern dönemin en sert tasvirlerinden birini yapan La Notte bu anlatısını kurgusal olarak da destekleme başarısını gösterir.  Bu açıdan özellikle entelektüel çevrelerde geniş yankılar uyandıran film aynı zamandan fazlasıyla elitist olmakla da suçlanmıştır. İçinde yeni gerçekçilikten izler taşırken aslen yeni dalgaya yaslanan yönetmenin özellikle baş roldeki aydın kişilik üzerinden oluşturduğu söylemler daha sonra benzer eserler üretecek olan birçok yönetmeni derinden etkilemiştir.

Favorileri: Bergman, Kubrick

https://www.youtube.com/watch?v=9-b-H70G9bE

Diary of a Country Priest (1951)

Robert Bresson’un yönettiği ve Georges Bernanos’un aynı adlı romanının uyarlaması olan Diary of a Country Priest, ilahi olanla maddi olanın modern hayattaki çatışmasını felsefi bir derinlikle anlatma başarısını göstererek özellikle bu erken dönemde sinemanın derinliği konusunda önemli bir adım olmuştur. Adından da anlaşılacağı gibi bir papazın öyküsünü anlatan film genel olarak modern hayatta kilisenin yalnızca insanların çıkarları için kullandığı bir yer haline gelmesini anlatıyor. Üstelik bu durumdan kilise yönetiminin rahatsız olmaması ilahi olana sıkı sıkıya bağlı baş karakterimizi büyük bir çatışmanın ortasına kalmasına sebep olur. Elbette filmden esas olarak etkilenen yönetmenler zaten din kavramının varoluştaki durumunu irdeleyen yönetmenler olmuştur ki bunda şaşılacak bir şey yok.

Favorileri: Tarkovsky, Bergman

https://www.youtube.com/watch?v=BGahlJKuAX8

The 400 Blows (1959)

François Truffaut’nun Marcel Moussy ile birlikte yazdıkları – ki Moussy ile Tirez sur le pianiste filminin de senaryosunu yazmıştır- film özellikle Fransız yeni dalgasının ilk ve en çarpıcı eserlerinden biri olarak sinema tarihinde önemli bir yere sahiptir. Filmin temelde basit bir hikayesi vardır. Ama zaten önemi de biraz buradan gelir. Yönetmen o dönem sinemaya hakim olan yapay ve görkemli hikayelerin aksine fazlasıyla gerçek ve de basit bir olayı anlatmaktadır. Üstelik bunu yaparken her türlü sistem eleştirisi getirmeyi ve genel olarak sinemaya dair yeni söylemler de geliştirmeyi başarır. En nihayetinde The 400 Blows’un esas gücü sinemasal yaklaşımındadır, öyle ki Fransız Yeni Dalgası’nın mihenk taşlarında biri sayılabilir. Bu açıdan birçok yönetmenin ufkunu açtığı su götürmez bir gerçek.

Favorileri: Kurosawa, Kieslowski, Allen

Citizen Kane (1941)

Orson Welles’in hem senaristleri arasında bulunduğu, hem yönettiği hem de baş rolü üstlendiği sinema tarihinin eşsiz başyapıtlarından Citizen Kane, her şey den önce yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olması ve 1941 gibi sinema açısından oldukça başlangıç sayılabilecek eski bir dönemde çekilmesiyle tam anlamıyla çığır açan bir yapımdır. Sıra dışı montaj tekniği, o güne kadar kullanılmamış kamera açıları ve görsel efektler, makyajlar ile döneminin çok ötesinde olan film her açıdan olağan üstüdür. Çocukluğundan ölümüne kadar olan sürede büyüyen, zenginleşen, tam anlamıyla otorite olan ama sonunda yaşlandığında hayata dair istekleri ve içinde taşıdıklarıyla bambaşka bir ruh haline bürünerek acı içinde ölen büyük bir medya patornunun epik hikayesini anlatır film. Ayrıca spoiler kavramının oluşmasını da sağlayan ilk yapımdır.

Favorileri: Angelopoulos, Kieslowski, Kubrick, Allen

La Grande Illusion (1937)

Senaryosunu Charles Spaak ile birlikte yazan Jean Renoir’nın kariyerindeki zirvelerden biri olan film, özellikle 1936-1939 arasında Les bas-fonds, La bête humaine, La règle du jeu gibi efsane filmleriyle aynı dönemde yapılmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nı tam da İkinci Dünya Savaşı’nın arefesinde savaş karşıtı bir şekilde anlatmasıyla dikkat çekmesinin yanı sıra esas önemi, hikayesindeki etkili göndermeler ve yarattığı eşsiz hikaye kurgusunda yatar. Ayrıca filmde, bir çok erken dönem sinema eseri olan, ama özellikle 1924 yapımı on bir buçuk saatlik Greed filmiyle tanıdığımız yönetmen Erich von Stroheim oyuncu olarak yer almıştır.

Favorileri: Allen, Welles, Kurosawa

Sunrise: A Song of Two Humans (1927)

Efsane filmerin yönetmeni Alman F. W. Murnau’nun Amerika’da çektiği film, basit ama dokunaklı hikayesini o döneme göre çok ileri bir seviyede teknikle birleştirerek yıllar sonra bile yönetmenleri etkilemeyi başarmıştır. Yönetmenin dışavurumcu tekniğe aşina olan kariyer geçmişinin de etkisiyle görkemli ve çığır açıcı sahne tasarımı ve mizansenler yaratan yapım günümüzde artık bolca kullanılan yeşil perde teknolojisini inanılmaz ilerici ve başarılı bir şekilde kullanmasıyla da dikkat çeker. Öyle ki sessiz dönem filmlerinden olan Sunrise’ı izlerken sanki yakın bir dönemde sessiz olarak çekilmiş gibi algılarsınız. Doğal olarak günümüzde dahi insanları etkilemeyi başaran filmin eski tarihlerde yönetmenlerin başını döndürdüğünü tahmin etmek çok da zor değil.

Favorileri: Bergman, Coppola

City Lights (1931)

Charles Chaplin’in hem senaryosunu yazdığı,hem yönettiği, hem müziklerini bestelediği hem de baş rolü oynadığı kısaca eksiksiz bir Chaplin filmi olan City Lights, bir anlamda sinemanın içinde barındırdığı o yoğun hissiyatı en çarpıcı şekilde ortaya koyan bir film. Birçok sahnesiyle ele aldığımızda bir komedi filmi olarak değerlendirebilmemize karşın bazı bölümlerde ve sinema tarihine geçmiş o efsane finalinde duygusallığı son haddeye kadar tırmandırır. Haliyle gülmek ve ağlamak gibi temel ve istemsiz duyulara hitap eden filmden milyonlarca insan etkilenirken yönetmenlerin etkilenmemesi pek de mümkün değildi. Ama her şeyden öte filmin esas gücü içinde barındırdığı saflıktan geliyordu. Öyle ki bizim olduğunu bildiğimiz dünyayı bizlere çok farklı bir şekilde ama aslında içine dışarıdan bir şey eklemeden gösteriyordu.

Favorileri: Tarkovsky, Welles, Kubrick, Fellini

Pickpocket (1959)

Özellikle felsefi alt metin ve minimalist anlatının ilk derli toplu örneklerini veren Robert Bresson’un aynı zamanda senaryosunu da kendisinin yazdığı film, bir yankesicinin hayatına derinlemesine bir bakış atıyor. Dostoyevsk’nin Suç ve Ceza romanıyla oldukça büyük benzerlikler barındıran film bu benzerliklerin hakkını verircesine cesur ruhsal çözümlemelere girişiyor. Tam da Yeni Dalga’nın şafağında ondan bağımsız ama aynı zamanda kişisel olarak sinemaya yeni bir soluk getiren bir film. Anlatılan olayı illaki gösterişli bir şekilde anlatılması gerekmediğini, inanılmaz basit ama aynı zamanda bu basitlikten güç alan bir şekilde sade kurgusuyla oldukça etkileyici bir yapım. Bu yenilikçi ama aynı zamanda duyarlı yaklaşımıyla birbirinden tarz olarak oldukça farklı yönetmenleri etkilemeyi de başarmıştır bu arada.

Favorileri: Godard, Angelopoulos

La Strada (1954)

Fellini deyince çoğumuzun aklına ilk olarak La Dolca Vita gelse de aslında Fellini sinemasının ruhu bu filmde yatmaktadır. Birçok sinefil bu filmdeki ruhu kaybettiği için Fellini’nin sonraki filmlerini pek beğenmez. Peki nedir bu filmdeki o ruh? Gücünü İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nden alıp insanın varoluşuna dair o aşkın sorulara getirdiği naif bakış açılarıdır. Bir anlamda insanlığın derinlerine iner ve bunu karakterlerini deniz kenarında ya da uçsuz sokaklarda dolaştırarak yapar. Bir de buna Nino Rota’nın eşsiz müzikleri eklenince ortaya 1950’li yıllarda iyice stilize bir hal almış olan yüzeysel sektörel filmlerin yanında çöldeki bir vaha izlenimi uyandırır. Filmde, kaybetmiş olanlara, estetize edilmeden getirilen gerçekçi yaklaşım özellikle sonraları İngiliz Özgür sinemasının yapıtaşlarından biri halinde gelecekti.

Favorileri: Bergman, Kieslowski, Kurosawa

Singin’ In The Rain (1952)

Gene Kelly ve Stanley Donen’in yönettiği ve aslında şu meşhur yağmur altında şemsiyesini kapatıp dans etme sahnesini hepimizin bildiği bir müzikaldir Sing’in The Rain. Aslında filmde kullanılan müziklerin hemen hepsi MGM stüdyosu tarafından 1929-36 yılları arasında çektiği müzikallerden alınmıştır. Bu açıdan çekildiği dönemde hem pek dikkate alınmamış hem de adı çok dillendirilmemiştir. Ama aradan geçen yıllar filmin yavaş yavaş kült bir eser olmasını sağlamıştır. Elbette yönetmenler daha ilk çekildiği dönemde yapımın gücünü hissetmiş ve derinden etkilenmişlerdir. Her şeyden önce müzikal deyince genellikle yapay bir hümanizme veya melodrama kayan opera geleneğinden gelen bir teatrallik gelir insanın aklına. Bu filmin bunu kırabilmesini sağlayan şeyse duyulara hitap eden o içindeki farklı ruhtur.

Favorileri: Godard, Coppola

Ninotchka (1939)

Efsanevi Alman asıllı Amerikalı yönetmen Ernst Lubitsch’in senaristleri arasında, sonraki yıllarda Lubitsch’in açtığı yoldan devam edecek olan Billy Wilder’ın da olduğu filmi, temelde politik bir güldürü olmasının yanında eleştirel bir bakış açısı da sunarak bu alandaki ilklerden biri olmuştur. Daha sonra Wilder ve onun kuşağındakiler bu bakış açısıyla birçok film çekeceklerdir. Temelde idealist bir Sovyet ajanı kadının inatla karşı çıkmasına karşın sonunda arzularına teslim olarak içinde yatan varoluşa bir anlamda kapitalizmle ulaşmasını anlatıyor film. Elbette hemen işin propagandist boyutuyla ilgili bir takım düşünceler belirecektir kafanızda ama filmin üzerinde inşa edilen temeli, çatışmadan doğan komedidir. Ve bu çatışmayı da birey temsilleri üzerinden bir sistemsel genellemeye vardırarak en nihayetinde olayı varoluşa bağlamış tam anlamıyla külliyat niteliğinde bir eserdir. Haliyle böylesine geniş çaplı yaklaşımlar sonrasında birçok yönetmeni etkilemişti.

Favorileri: Kurosawa, Welles

I Vitelloni (1953)

Fellini’nin, Amarcord’un kültürel ve dönemsel biyografik özelliği dışında birebir kendisinden izler taşıyan en biyografik temelli filmlerinden biri I Vitelloni. Filmin ana temelini oluşturan beş karakterin her biri aslında yönetmenin kişiliğinin birer yansımalarıdır. Bu hem bir iç hesaplaşma hem de temsili olarak ilişkilendirilmiş bu karakterler üzerinden kişiliğin bu yanlarına ve birbirleriyle olan ilişkilerine getirilen oldukça sıra dışı bir bakış vardır. En nihayetinde film hem dramı hem de komediyi içinde barındırır. Ayrıca filmin ana arzusu olan gitme eylemi üzerinden Fellini’nin varoluşsal bazı göndermeleri de vardır. Haliyle dönemine göre çok çok orjinal bir konuyu oldukça ustaca ele alan yönetmenin bu filminden günümüzde dahi etkilenmemek elde değil.

Favorileri: Coppola, Kubrick

The Gold Rush (1925)

Chaplin’in, sinemanın henüz yeni yeni geniş kitlelere ulaşmaya başladığı bir dönemde tamamen kendi cebinden oldukça büyük bir para yatırarak çektiği bu ikinci uzun metraj filmi, yıllar sonra hem sinema filmleri hem de çizgi filmlerde sık sık karşımıza çıkacak olan metaforik anlatıları ve mizahi durumları ilk kez yarattığı yapım olarak dikkat çeker. Açlıktan arkadaşını tavuğa benzeten adamdan ayakkabaı yeme sahnesinde bağcıklarını spagettiymiş gibi yemeye kadar birçok klasikleşmiş sahneyi yönetmen bu derece başlangış sayılabilecek bir dönemde yapmıştır. Üstelik bu mizansenlerin yanında filmin esas gücünden biri de Chaplin’in insanın varoluşna dair en derin bakışı yaptığı eserlerinden biri olmasıdır. Özellikle hırs kavramı üzerinden tam da kırılma noktası oluşturacak bir durum yaratarak komedi üzerinden de olsa bir felsefi araştırmaya girişir.

Favorileri: Angelopoulos, Kurosawa

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi