Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 11 [1] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Dram [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/dram/ ) )
Usta Beni Öldürsene
1997 - Barış Pirhasan
87
Türkiye
Senaryo Barış Pirhasan
Oyuncular Haluk Bilginer, Meltem Cumbul, Hale Soygazi

Usta Beni Öldürsene

Türk Sineması’nda yönetmen Barış Pirhasan’ın durmuş olduğu yer ilk önceleri Atıf Yılmaz filmlerine yazdığı senaryolar, daha sonralarda ise yönetmen koltuğuna bizzat kendisinin oturarak şekillendirdiği gerçeküstü aşk hikayeleri ile oldukça sağlam bir konuma ulaşmıştır. Kaldı ki Pirhasan’ın sektöre giriş filmi de 1983 yapımı garip bir E.T özentisi olan Badi filminin senaryosunu yazmasıyla başlamaktadır. Her ne kadar film, günümüzde ti ye almak adına pek çok malzemeyi elinde bulundursa da, yönetmenin hikayenin gidişatına yerleştirdiği masalsı dokular, ilerleyen dönemlerde elde edeceği başarılarının ufak bir habercisi olmuştur. Ah Belinda, Adı Vasfiye ve Asiye Nasıl Kurtulur? gibi döneme kendi kategorisinde damga vurmuş filmlerin senaristliğini yapmış olan Pirhasan’ın patlama noktası ise; ufak bir Bilge Karasu öyküsünden esinlendiği 3. uzun metraj filmi Usta Beni Öldürsene’dir.

Tozlu Rafların bu haftaki filmi Usta Beni Öldürsene; içerdiği mucizevi konunun yanı sıra, ilk defa bölümümüzde inceleyeceğimiz bir Türk yönetmene ait eser olmasıyla da dikkat çekmektedir. 1997 yılında çekilmiş olan bu film, yönetmenin küçük fakat çarpıcı bir öyküyü şekillendirerek somut hayata aktarma eylemleriyle hayat bulmaya başlamıştır.Yönetmenin masalımsı kaderciliklerle bütünleştirmiş olduğu filmi; acımasız yüzünü gösteren savaşın içerisine naif bir deniz kızı hikayesi yerleştirerek, insanların ölüme karşı duydukları endişeleri yarı gerçekçi, yarı efsanevi bir boyutta anlatmaktadır. İkinci Dünya Savaşının eşiğinde olan faşist bir Avrupa ülkesinde mahsur kalmış gezici bir sirkin hikayesi üzerinden ilerleyen film, zamansızlık içeren bir çok temayı da küçük semboller aracılığıyla birer ikişer seyirciyle paylaşmaktadır. Bu sembollerin en önemlisi ise; bölüğünden kaçmış olan bir askerin kendisini sirkin içerisinde kamufle ederek bir palyaço hayatı yaşıyor olmasıdır. Yönetmenin film içerisinde yapmış olduğu en etkili hamle ise, hikayeyi belli bir zaman dilimi ya da var olan bir mekanın içerisine sığdırmadan ilerletiyor olmasıdır. Ortada savaşın eşiğinde olan bir dünya var, (ki bunun ikinci dünya savaşı olduğu apaçık belli ) fakat her şeye rağmen bir yerlerde sıkışıp kalmış olan sirk çalışanlarının suratlarındaki saklayamadıkları tedirginlikler, yaşamın her koşulda önemli, geri kalanın ise sadece teferruattan ibaret olduğunu gözler önüne sermektedir.

Bilge Karasu’nun öyküsü; bir ip cambazı ile kalfası arasında oluşan sınırları belli bir sevgi hikayesidir. Kalfa yaşam ile gerçeklikleri sorgulayan naif bir kişiliktir. Küçük yaştan itibaren yanında kaldığı ustası ise kalfanın aksine olması gerekeni yaşamaya inandığı için soğuk ve kapalıdır. Fakat kalfanın çok sonralarında fark etmiş olduğu sıra dışı özellik ise; insanların ölecekleri zamanı suratlarında oluşan ve sadece kendisinin görebileceği bir benle fark edebiliyor olmasıdır. Kalfanın günün birinde o beni ustasının yüzünde görmesi ise, kendisini amansız bir kadercilik oyunuyla baş başa bırakır. İşte Pirhasan’ın da bu ufak kader hikayesini savaş ile sirk temalarının içerisine katarak ilerletmesi, ortaya olabildiğince evrensel bir masal çıkmasına vesile olmuştur.

Pirhasan’ın filminde öykünün aksine Ustası ile Kalfanın birer isimleri vardır. Bu isimlerle birbirlerine seslenmekte olan Abib ile kalfası Isaac, birbirlerine besledikleri sevgiyi ipin üzerindeyken belli etmektedirler aslında. Bu arada da,haftalardır menajerlerinin gelmesini bekleyen Ioala Sirki çalışanları, faşist bir albayın baskıcı dayatmalarıyla da daha sıkışık bir durum içerisine sürüklenmektedirler. İlerlemekte olan her gün, onları dışarıda ki tehlikeli hayatın üzerine daha fazla itmektedir. Olup biteni bir köşeden dürbünüyle izlemekte olan Abib’in tek amacı ise; oğlu gibi gördüğü Isaac’ı bu karmaşık sistemin içerisinden çekip yeni bir dünyaya götürmektir.

Gerçek dünyanın asıl yüzünü göstermekte olan pek çok film mevcuttur aslında… Özellikle de şölen ile savaşı eş zamanlı tempolarda işleyen Emir Kusturica filmleri bu alanın en başarılı örneklerindendir. Pirhasan ise;  Kusturicavari bir konuda ilerletmiş olduğu filmini daha gerçekçi temalarla grileştirerek sağlam bir denge kurmaya çalışmış. Bölüğündeki kaçağı bulmak adına belirli zamanlarda sirk sakinlerini sabote eden Albay’da filmdeki griliğin en önemli temsilcisi. Karakterlerin aralarında konuşmuş olduğu karartma geceleri, askeriyenin infazları ve savaşın eşiğine gelen dünya’da tek yalın gerçek olarak ise, eski bir vagonun içerisin insanlara sergilenmekte olan Deniz Kızı’nı gösterebiliriz.

Tuncel Kurtiz’in az fakat değerli oyunculuğu aracılığıyla tanıştığımız Deniz Kızı; karakterler arasında kimine göre engelli bir ucube, kimine göre ise geceleri erkeklere pazarlanan güzel bir fahişedir. Isaac’in gözünde ise geceleri yanına gitmiş olduğu bu kız; gerçek denizkızının ta kendisidir. Ölüme karşı değişik bir algılama biçimi geliştirmiş olan Isaac, içine kapanıklığını, geçmişinin boğukluğunu ve var olan yaşam sevincini gizliden gizleye bu kızla paylaşmaya başlar. Bekleyişlerin giderek telaşa dönüştüğü ve telaşında kan ile gözyaşını arkasında sürüklediği filmde, mutlak huzura ulaşabilmek adına gidilebilecek en doğru yer ise yeni bir dünyadır.

Fransız – Türk ortak yapımı olan Usta Beni Öldürsene; şamatanın içerisine biraz hüzün, hüzünle beraber de efsanevi bir anlatımı naif bir masalla bütünleştiriyor. Haluk Bilginer, Meltem Cumbul ve Hale Soygazi gibi Türk oyunculuklarla da karşılaşmış olduğumuz filmde, en can alıcı noktayla finale yaklaşılan son 10 dakika içerisinde karşılaşıyoruz.

Ustasının suratındaki beni fark eden Abib’in çıkmazları sonucunda ölüme kavuşmuş olduğu sahne sonrasında ise, denizkızının varlığına usta ile birlikte bizler de inanmaya başlıyoruz. Ustanın kucaklayıp denize bırakmış olduğu kızın hızlı ve sevinç çığlıkları içerisinde dalgalar arasındaki kayboluşu ve onu seyreden puslu gözler; geniş ve duru manzaralar eşliğinde inanç kavramını somutlaştırmak için fazlaca yeterli oluyor.

Kişisel görüşlerimi de ön planda tutarak söylemek gerekirse, Usta Beni Öldürsene sahip olduğu manevi hissiyatı hemen hemen pek çok karede seyircisine yaşattırmaktadır. Dönemine göre masalların sinema perdesinde dümdüz kurguda ilerlediği filmlere nazaran, masalın içerisine garip metaforlar eklemiş olan yönetmen, elde ki hikayesini başarılı oyunculuklar ve zamansız bir mekan ile ustaca pekiştirmeyi başarıyor.

Gösterime girmiş olduğu dönem festivaller dışında pek fazla değeri bilinmemiş olsa da, Usta Beni Öldürsene; aşkın her koşulda ayakta kalabileceğini hüzünlü bir sonla dile getiriyor. Yönetmenin ip cambazı Abip’in bakışları arasında geniş bir deniz manzarasıyla son verdiği filminde, geriye sadece huzurun ve gerçek hayatın dalga seslerini duymuş oluyoruz…

Başarılı oyunculuklar, karanlığın içerisine umut saçan masalsı hikayesi ve Barış Pirhasan’ın usta yönetmen dokunuşlarıyla hoş bir istikamette ilerleyen Usta Beni Öldürsene; Türk Sineması adına farklı bir şeyler izlemek isteyenlerin mutlaka keşfetmesi gerektiği mütevazı bir film.

                                                                                                                                   İyi Seyirler…



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol