Türkiye’de son yıllarda ayyuka çıkan bir gerçek var. Gündem o kadar hızlı değişiyor ki birçok şeye yetişemiyor, yetiştiklerinizi ise kısa bir sürede unutuyorsunuz. Toplumun her alanında çıkan sorunlar da daha tartışma fırsatı bulunmadan yeni sorun yığınlarının altında kalıyor. Belki de bu durum, bazı kesimlerin haklı olarak daha sert tepkiler ortaya koymasını gerektiriyor.

Son on gün içerisinde sinema yazarı Zahit Atam’ın, Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En iyi film ödülü kazanan “Mavi Dalga” ile ilgili yaptığı eleştiriye ve ona yapılan geri dönüşlere şahit olduk. Atam, “Mavi Dalga” üzerinden yola çıkarak festival zihniyetinin ve jüri-sektör ilişkisinin bir panoramasını çiziyordu. Özellikle son yıllarda festival jürilerinin yapısı sürekli tartışılıyor. Bir kısmı jürisini popüler isimlere emanet ediyor bir diğer ise aday filmlerle organik bağı olan kişilere yer veriyor. Sinema bilgisine inanılmaz derecede saygı duyduğum ve yıllardır yazılarını takip ettiğim Atam’ın konuyla ilgili cesur çıkışını desteklememek elde değil. Ama tam burada işin içine üslup sorunu giriyor.

Sinema yazarları festivallerde o kadar çok film izliyorlar ki ister istemez yazılarını bağlı oldukları yayın kuruluşlarına aceleyle göndermek durumunda kalıyorlar. Bir filmi izleyip sıcağı sıcağına bir yazı göndermek çok zor bir iş ve özellikle izlediğiniz esere çok daha duygusal yaklaşmanıza neden oluyor. Atam’ın yazısı da kendince haklı olarak gördüğü bir sektör eleştirisini beraberinde getiriyor. Atam, linkte bulabileceğiniz yazısından özetleyecek olursam; “Mavi Dalga”nın sinema sanatı açısından yetersiz bir film olduğunu ve eseri meydana getiren insanların kurumlarla olan ilişkileri sayesinde filmin belli bir noktaya getirilebildiğini söylüyor. (http://birgun.net/yazi-goster/zahit-atam/12-10-2013/orta-sinifin-hayatimizi-yadsiyisi-819.html) Daha sonrasında ödüller dağıtılmadan filmin zaten ödül alacağının kulağına geldiğini ifade ediyor. Normal şartlarda kanayan yaranın üzerine gidilmesi için yapılan bir çağrı olarak adlandırabileceğimiz bu bakış, yazarın üslubu nedeniyle farklı algılanıyor. “Tepeden tırnağa sahtekarlar bu filmi yapıyor” ve “film, senaryo ve yönetmenlik açısından ahlaksızdır” gibi eleştiriler barındırması itibariyle oklar, işaret ettiği sorun yerine yazarın kendisine dönüyor.

Elbette Zahit Atam birikimli bir sinema yazarı olarak kişisel görüşlerini ifade etmekte özgür. Yine de kullanılan ifadeleri ilk okuduğumda aşırıya kaçıldığını gözlemlemiştim, bu da benim kişisel görüşüm. Atam’ın görevine son verilmesine yönelik Twitter üzerinden kendisine yapılan saldırılar gibi onun cevap olarak “Sol Liberaller Nasıl Düşünce Suçlusu Yaratır” gibi bir başlığı seçmesi de bana aşırı geliyor. Zahit Atam’ın buradaki çıkışının nedeni ilk paragrafta bahsettiğim gibi bir sorunu işaret etmesine karşın konunun üslup üzerinden saptırılması. Zaten kendisi de ikinci yazısında, muhatap alınmadığından şikayet ediyor.  Atam’ın ilk eleştirisinin aceleyle ve birikmiş bir tepkinin sonucu olarak çıktığını düşünmemin nedeni yazının Birgün’de yayınlanış şekli. Yazıda noktalama işaretlerinin yanlış kullanımı göze çarpıyor. (İlk paragraftaki virgül çılgınlığı) Sonrasında yazar; yazıda geçen “sahtekar” kelimesini kendisinin kullanmadığını, kendi gönderdiği kopyada “sahte kar” olarak yazıldığını iddia ediyor. Doğru ya da yanlış bilinmez ama en azından gazetede yazıyı kontrol eden kişinin böyle bir ifadeyle karşılaştığında daha temkinli davranmasını beklersiniz. Birgün gazetesi, yayınladığı özür metni ile kelimelerin hakaret boyutunda olduğunu ifade ederken yazarın eleştirilerine karışamayacağını ifade ediyor. Bence yazarın yazmadığı bir şeyi, o söylemiş gibi gösteriyorlarsa sanki bunun için bir özür metni daha yayınlamalılar.

Benzer bir üslup sorununu sene başında başka bir yazıda gözlemlemiştim. Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan sinema eleştirmeni Oktay Ege Kozak, “Nuri Bilge Ceylan’ı Sevmek Zorunda mıyım?” başlıklı yazısında yönetmenle ilgili kişisel görüşlerine yer vermişti. Aynı yazının İngilizce versiyonunu ise kendi bloğunda “F*** Nuri Bilge Ceylan” başlığıyla yayınlamıştı.  Elbette yazarın kişisel blogunda yazdığı her şey kendisini bağlar ve hesap vermek zorunda değildir. Ama Kozak, bahsi geçen başlığı neden kullandığı konusundaki eleştirilere “Amerika’da yazılan eleştirilerin daha sert olduğu ve bunun yaklaşım farkından kaynakladığını” sözleriyle cevap vermişti. Amerikan ve Avrupa eleştiri geleneği arasında farklılıkların olduğu bir gerçek. Amerika’da sinemanın dev bir “eğlence endüstrisi” olduğu düşünülürse eleştirilerin ideolojik boyutu Avrupa eleştiri geleneğinde olduğu kadar önem teşkil etmiyor ve filmin izleyiciyi ne kadar yakaladığı/büyülediği daha önemli bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. Kozak da görüşünü ifade etmek ve kişisel görüşlerini yansıtmak isterken kullandığı başlık nedeniyle, anlatmak istediği konunun zamanın ötesine gönderilmesine tanık oluyor.

Sonuç olarak; yazarlar üslupları ile var olurlar. Bazen ise kendi görüşlerinizi ortaya koymak için seçtiğiniz kelimeler, anlatılmak istenen konunun tamamen dışına çıkılmasına neden olabiliyor. Sinemamızın çok büyük sorunları var ve bunların incir çekirdeğini doldurmayacak tartışmaların gölgesinden çıkarılması gerekiyor.

Üslup demişken sizleri otuz yıl önce Aziz Nesin’in, Atilla Dorsay’ın “Amarcord” filmi üzerine görüşlerine cevaben yazdığı yazıyla baş başa bırakmayı bir borç bilirim. http://kirpi.fisek.com.tr/index.php?metinno=sinema/20060116134436.txt

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi