Korku sineması sinemanın ortaya çıkışından bu yana her dönemde en ilgi gösterilen türlerinden biri olarak gösterir kendini. İlk korku filmlerinin temellerinin atıldığı 1890’ların sonundan günümüze kadar korku sineması her daim ilgiyle karşılanmış ve farklı temalarla beyazperdede kendini göstermiştir. Lower East Side Film Festivali kapsamında düzenlenen panelde önemli korku filmlerinin senaryolarında imzası bulunan senaristlerle yapılan söyleşide anlatılan ve tamamına buradan ulaşılabilen röportajda bahsi geçen ve unutulmaz korku filmleri için tüyoların verildiği ‘İyi Bir Korku Filmi Yapmanın 7 Altın Kuralı’nı sizin için derledik. 

Lower East Side Film Festivali’nde yapılan Korku ve Gerilim Paneli’nde bir araya gelen unutulmaz korku filmlerinin senaristleri iyi bir korku filmi yapmanın 7 altın kuralını izleyicilerle paylaştı. Korku sinemasındaki kült filmlerin dört senaristi; Ted Tally (Silence of the Lambs), Jeremy Saulnier (Blue Ruin ve Green Room), Ingrid Jungermann (Women Who Kill), Chris Sparling (Buried) bir korku filmi yazarken dikkat edilecek hususları bir araya getirerek paylaştı. İşte bir korku filmi yazarken dikkat edilmesi gereken o 7 altın kural!

Unutulmaz Korku Filmleri Senaristlerinden 7 Maddede İyi Bir Korku Film Yapmanın Tüyoları

Kötü Karakterler

silence-of-the-lambs-filmloverss

Korku sineması sinemadaki tüm türler içinde en unutulmaz kötü karakterlere de ev sahipliği yapan türlerden biridir. Bir korku filminin vazgeçilmez unsuru olan kötü karakterler filmin ortaya çıkış sebebidir aslında. Kötü karakterin ortaya çıkışıyla birlikte bozulan düzen onun filmin sonunda yok edilmesiyle tekrar rayına oturur. Korku sinema tarihinin en unutulmaz kötü karakterini Hannibal Lecter’ı içinde barındıran The Silence of The Lambs filminin senaristi Ted Tally yarattığı bu inanılmaz karakter hakkında şunları söylüyor: “Karakter sadece 15 dakika ekranda görünmesine rağmen geri kalan sahnelerin ve konuşmaların tamamı neredeyse onun hakkındaydı. Bu da onun etkisinin katlanmasına sebep oldu. Tüm olay örgüsü onun etrafında döndüğü için kilit bir noktadaydı. Bir filmdeki kötü karakter her şeyden daha mühimdir. Kötü karakter ne kadar iyi yazılırsa, hikaye de o kadar iyi olur. Böyle bir karakteri miras alarak onu kaleme aldığım için çok şanslıyım.” Gerçekten de Hannibal Lecter karakteri ekranda 15 dakika görünmesine rağmen tüm sinema tarihinin en unutulmaz karakterleri arasındaki yerini aldı. Bunda senaristin karakteri yaratmadaki ustalığı kadar elbette ki Anthony Hopkins’in muhteşem performansının da etkisi var. Tek karakter ve tek mekan film örnekleri arasında en iyilerden biri olarak sayılan Buried’in senaristi Chris Sparling ise filminde kötü karakterin gözükmemesini ekonomik nedenlere bağlıyor. Düşük bir bütçeyle çekilmesi gereken Buried filminde kötü karakterin gözükmemesini filmin tek mekanda geçmesinin bir sonucu olarak gösteriyor.

Kurban

green-room-filmloverss

Eğer bir filmde bir kötü karakter varsa kaçınılmaz olarak peşine düştüğü bir kurbanı da vardır. Korku sinemasının ‘kurban’ tanımı diğer tüm türlerden farklıdır elbette. Bir korku filminde, özellikle teen-slasher olanlarda, kurban kötü karakterin peşine düşüp avladığı biridir. The Silence of the Lambs filminde bu genelleme biraz değişiyor. Seri katil tarafından kaçırılan ve ölmesi beklenen genç kızın finalde kurtulması filmi ‘kurban’ karakterin çizgisi açısından diğer korku filmlerinden ayırıyor. Tally kurban üzerindeki görüşlerini şöyle dile getiriyor: “100 filmden 99’unda kurban sadece katil tarafından filmin bir yerinde öldürülmek için varlar. Hayal gücü açısından çok kısıtlılar. Karaktere eklenen bir derinlik yok. Bu filmde bu değişiyor. Kaçırılan ve bir çukurda tutulan Katherine karakteri çukurda oturup Clarice’in onu kurtarmasını beklemiyor. Hayatı için savaşıyor, çaba gösteriyor. Her ne kadar başaramasa da bu onun karakter gelişimi açısından önemli.” Blue Ruin ve Green Room filmlerinin senaristi Jeremy Saulnier kurban hakkında şunları söylüyor: “Bunun en başta insan olmakla alakası var. Eğer kurban karakteri yeteri kadar insani özellik taşımazsa seyircinin de onunla empati kurması o kadar zorlaşır. Bazı korku filmlerindeki kurban karakterlere seyirci olarak kızmamız da bu sebepten aslında. Kurban sizin ya da etrafınızdaki insanların yapmayacağı bir şey yaptığında bunun insani bir tepki olmaması sebebiyle eleştirirsiniz. Bunun da tek çözümü katille de kurbanla da mantık çerçevesi içinde empati kurmaktan geçiyor.”

Mizah

women-who-kill-filmloverss

Her ne kadar bir korku filminde komedi türünden özellikler görmeye alışık olmasak da, bu tür kendi içinde bir mizah yaratmış durumda. Genellikle kötü karakterin ‘gelişmiş’ mizah anlayışı ile korku filmlerinde kendine yer alan mizahı Women Who Kill filminin yönetmeni ve senaristi Ingrıd Jungermann şöyle değerlendiriyor: “Mizah biraz da seyircinin ilgisini ayakta tutabilmek için kullanılan bir unsur olarak göze çarpıyor. Ben komedi yazamam, ama acıdan bir komedi unsuru çıkarabilirim. Senaryomu yazarken bir yandan şakalar da hazırlarım, sonra da bunları filme gereğince yerleştirerek sahneyi daha eğlenceli hale getirmeye çalışırım.” 

İnandırıcılık

buried-filmloverss

“İnandırıcılık elbette önemli. Filmi izlerken seyircinin bir yerde afallayıp filmden kopmasını istemezsiniz değil mi? Her şey mantık çerçevesi içinde olmalı.” diyor Ted Tally inandırıcılık konusunda. Çoğu zaman, yönetmenlerin ya da senaristlerin filmlerindeki olay örgüsünün ilerlemesi adına yapılan hamlelerde inandırılıcılığın kaybolduğunu görürüz. Bu elbette ki dikkatle izleyen gözler için büyük sorundur. Yoksunluğu halinde seyircinin filmden kopmasına sebebi olan inandırıcılık çoğu zamanda estetik kaygılar uğruna esnetilir. Konuyu Saulnier tek bir kelimeyle özetliyor: “Bazen en inandırıcı olmayan şey gerçeğin ta kendisidir.”

Şiddet

saw-filmloverss

Korku sinemasında şiddet her zaman ön plandadır. Bazen açıkça görünerek, bazen de görünmeyerek de olsa tüm etkileriyle beyazperdeye yansır. Son yıllarda Saw serisinin de etkisinde olarak kabuk değiştiren şiddet olgusu, işkenceye dayalı bir tutum izler oldu. The Silence of the Lambs filminde şiddetin oldukça az (veya gözükmediğini) düşünürsek, Tally’nin bu konuda görüşleri de merak uyandırıcı: “Ben film izlerken çoğu zaman izleyiciden çıkıp sinemacı gözüyle bakıyorum olaya. Bu tür sahneleri izlerken her zaman nasıl yapıldığı aklıma geliyor. Ama eğer yapılacaksa da olduğu gibi yapılması taraftarıyım. Tamamen gerçek ve oldukça çirkin bir yapıda olması o sahnenin de inandırıcılığını arttırır.” Sparling ise konuya şöyle yaklaşıyor: “Şiddet abartılmadığı takdirde kullanılır. Ama kullanabildiğiniz her yerde şiddeti öne çıkartırsanız o zaman da seyirci her sahnede bir şey olacağını bekler. Bu da işin bütün büyüsünü bozar. Tıpkı her saniyede küfür etmek gibi. Bir süre sonra sıradan bir repliktir o. Bir özelliği kalmaz. O yüzden şiddetin özel bir anlamla kullanılması gerekli.”

 Mekan

psycho-filmloverss

Korku sinemasında en öne çıkan temalardan biri de mekandır. Her katilin kendine seçtiği bir sığınak vardır. Bu sığınaklar hem onların gizli işleri sırasında korunmaları içindir, hem de kendilerine ait, özgür hissettikleri bir mekanda olma ihtiyacı hissettikleri için. Örneğin Psycho filmindeki ev ve Norman Bates karakteri arasında görülen ilişki gibi. Silence of the Lambs’de de katillerin kullandığı bu sığınaklar filmin olay örgüsüne de çoğu zaman hizmet eder. Sparling ise mekanın herhangi bir kaçış durumundaki ölümcül önemini belirterek lokasyon seçmenin önemini belirtiyor. Filmde seçilen mekanların karakterlerin psikolojik durumlarını da ortaya koyması açısından önemli bir ipucu olduğundan ayrıca bir önem taşır. Özellikle de içinde psikopatların bolca bulunduğu korku filmlerinde!

Senaryo Yapılanması

blue-ruin-filmloverss

Sonuncu ve en önemlisi ise: senaryo yapılanması. Sahnenin sonu nereye varacak? Olay örgüsü nasıl ilerleyecek? Tüm bu sorular film için en uygun olan çözümü bularak ileriye taşımak bir senaryo yazarken en önemli sorundur. Tüm karakterleri, tüm olayları çözüme kavuşturacak olan finale taşırken hangi gidişattan ilerleyeceği mühimdir. Özellikle bir korku filminde hiç düşmemesi gereken bir tempo ve giderek yükselen bir gerilim kullanılması lazım gelir. Saulnier bu konuda şunları belirtiyor: “Green Room tansiyonu giderek artan bir filmdi o yüzden benim yapmam gereken tek şey her sahnede gerilimi nasıl arttırmam gerektiğini bulmaktı. Bir kere bulduğum da ise sahnenin geri kalan tüm kurulumu arkasında geliyordu.” 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi