Önceki Sayfa1 / 3Sonraki Sayfa

Aşk nedir? Her zaman iki rakamının yansıması mı olmak zorundadır? Belki de aşkın kişi sayısı yoktur…

Sinemanın en çok beslendiği duygulardan biridir ‘aşk’, özellikle ‘aşk üçgeni’ diye tanımladığımız, kimi zaman dörtgen ve beşgen bile olabilen söylemlerin gereksizliğinde boğulmayan bu ilişki ağı filmlerde hayat bulur. Aşk, tutku, saplantı… adına ne denirse densin hepsi aslında sevgi ile nefretin arasına çizilen ince bir çizgidir. Aşkın kimliği, ölçüsü olmaz; tıpkı nedeni nasılı olmadığı gibi. Biz de aşkı bilinen kalıplarından, geleneksel tanımlarından sıyırıp, bir ‘aşk üçgeni’ etrafında şekillenen 15 filmi sizin için hazırladık.

Unutulmayan Aşk Üçgenleriyle Hatırladığımız 15 Mükemmel Film!

Casablanca (1942)

Casablanca-filmloverss

Tarih boyunca kiminin silahla, kiminin sözle, kiminin de müzikle yaptığı direnişlere tanık oluruz. Her direnişin, savaşın arkasında da bir kadın ve erkek, ve yapılması gereken bir tercih boy gösterir. Casablanca, II. Dünya Savaşı döneminde geçer, Çek direniş örgütünün lideri Victor Lazlow, Alman toplama kamplarından kaçarak Casablanca’ya gelmiştir, amacı da oradan Lizbon’a ve Amerika’ya gitmektir. Lazlow’un tüm bu planının gerçekleşmesi için ona yardım edecek kişi ise, kaçış için gerekli pasaportlara sahip tek kişi olan Casablanca’nın en meşhur gece kulübünün sahibi Rick’tir. Ancak Victor ile Rick’in başka bir ortak noktaları daha vardır, o da Victor’un karısı Ilsa’dır. Rick’in bir zamanlar kendisini terk ettiğine inandığı için kalbinin derinliklerine gömdüğü ilk aşkı.

Yönetmenliğini Michael Curtiz’in üstlendiği, başrollerinde Humprey Bogard, Ingrid Bergman, Paul Henreid’in yer aldığı, Hollywood klasikleri arasında özel bir yeri olan Casablanca, gösterime girdiği yıl en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi senaryo dalında Oscar’a layık görülmüştü.

Sabrina (1954)

Hepburn, Audrey (Sabrina)

Aslında çok aşina olduğumuz bir konudan beslenen; zengin erkek-fakir kız, külkedisi-prens hikayesidir Sabrina. New York’un zengin ailelerinden biri olan Larabee’lerin iki zıt karakterli oğulları, David ve Linus’un tek ortak noktası, şoförleri Fairchild’ın kızı Sabrina’dır. Sabrina ise ailenin çapkın oğlu David’e karşı platonik bir aşk beslemektedir. Sabrina 20’li yaşlarına geldiğinde ise babası kızını bu aşktan kurtarmak için onu Paris’e aşçılık okuluna gönderir. İki yıl sonra dönen Sabrina, adeta bir prensese dönüşmüştür ve David’in aklını başından alır. Ancak, bu aşk çok da uzun sürmeyecektir. David bir şirket evliliği nedeniyle biriyle nişanlanmıştır ve bunun önünde engel teşkil eden Sabrina’yı yoldan çekmek David’in abisi Linus’a düşer. İşte o zaman beklenmedik bir şey olur ve Linus da çoktan Sabrina’ya aşık olmuştur.

İki kardeşin bir kadına olan aşkını anlatan Sabrina, sonrasında birçok benzerinin çekileceği filmlerin atasıdır aslında. Yönetmenliğini Billy Wilder’ın yaptığı filmde, Sabrina olarak güzeller güzeli Audrey Hepburn’ü izleriz. Humprey Bogard ve William Holden gibi iki başarılı oyuncunun da Hepburn’e eşlik ettiği Sabrina, Samuel A. Taylor’un aynı adlı romanından uyarlanmıştır.

Jules et Jim (1962)

jules-jim-filmloverss

Dostluk ve aşk kavramlarını bir arada bulunduran filmlerin başında gelen Jules et Jim, üç kişilik aşkın en güzel anlatıldığı filmdir belki de. İki yakın arkadaş olan Jules ile Jim, aralarına Catherine’in katılmasıyla bambaşka bir yola sürüklenir. İki arkadaş Catherine’e aşıktır; ilk önce Jules’a aşık olan Catherine’in sonrasında Jim ile yakınlaşması ise üçlünün ilişkisini iyice karıştırır. Jules ile Jim birbirlerine besledikleri dostluktan mı, Catherine’e olan sonsuz aşklarından mı bilinmez; çünkü filmde bir süre sonra aşk ve dostluk kavramları bir birinin içine girecektir, hiç ayrılmamaya başlayacaklardır. Hatta aynı evde bile yaşayacaklardır.

Birçok filmin referans aldığı, Fransız yapımı, kültleşmiş bir François Truffout eseri Jules et Jim’de ünlü oyuncular Jeanne Moreau, Oskar Werner, Henri Senre’nin inanılmaz uyumunu izleriz. Nerede ne zaman, üç kişilik bir aşk görsek; mutlaka bir sahnede Jules et Jim’e doğru bir selam verilir. Konusunu Henri-Pierre Roche’nin aynı adlı yarı otobiyografik romandan alan film hafızalarda ise şu replikle kalır; “Mutluluğu anlatmak çok zordur, farkına bile varmadan eskir.”

The Graduate (1967)

the-graduate-filmloverss

The Graduate’de ise bambaşka bir aşk üçgeni örneği görürüz, filmde bir anneyle kızın aynı erkeğe duyduğu aşk anlatılır. Üniversite öğrenimini yeni bitiren Benjamin’i, gelecek korkusu sarmıştır. Geleceğini nasıl yapılandıracağına karar vermeye çalışan Benjamin, ailesinin yanına Los Angeles’a döner. Karar verme sorumluluğundan kaçmaya çalışan Benjamin’i, ailesi ‘gelecek sorular’ıyla rahatsız etmeye ilk günden başlamıştır bile. Depresyonun eşiğine gelen Benjamin’in hayatı babasının patronunun karısı Mrs. Robinson’un hayatına girmesiyle ilginç bir hal almaya başlar. Sorumluluktan kaçmaya çalışan Benjamin, başka sorunlarla ve beklentilerle örülü bir hayatta bulmuştur kendini. Üstelik bu ilişkiyi daha da büyük bir karmaşaya sokacak olan ikinci hamleyi yapar ve Mrs. Robinson’un kızı Elaine’ye aşık olur.

Oscar ödüllü Mike Nichols’un yönetmenliğini yaptığı 1967 yapımı The Graduate, dönemin kült filmlerinin arasında yer almıştır. Filmin oyuncu kadrosunda ise Dustin Hufmon, Katherine Ross, Anne Bancroft gibi başarılı isimler yer almakta.

Broadcast News (1987)

broadcast-news-filmlovers

Kariyerinin bir bölümünü CBS kanalında habercilik yapan geçiren James L. Brooks’un, kendi deneyimlerinden yola çıkarak yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği Broadcast News’te, büyük bir televizyon kanalında habercilik yapan üç hırslı insanın, bir aşk üçgeni etrafında gelişen hikayesi anlatılıyor. Holly Hunter, Albert Brooks ve William Hurt’un başrollerini paylaştığı film, 1988 yılında yedi dalda Oscar’a adayı olarak gösterildi.

Yetenekli ve tüm hayatını işinin etrafına kuran Jane Craig, onun en yakın arkadaşı ve aslında Jane’e aşık Aoran Altman ve yakın zamana kadar spor spikerliği yapan, sempatik ve yakışıklı Tom Gruinik’in aynı televizyon kanalında bir araya gelmesiyle oluşan bu ilişki karmaşasını anlatan hikaye diğer yandan habercilik eleştirisi yapmadan da geçmiyor. Mizahla yoğurduğu senaryosuyla, ince eleştirileriyle Broadcast News, konusunun merkezinde olan aşk üçgeninin ötesinde James L. Brooks’un kendi dünyasını en iyi anlattığı filmi olarak anılıyor.

Önceki Sayfa1 / 3Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi