Senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendikleri Quinceanera ile 2006 yılında adlarını duyuran Richard Glatzer ve Wash Westmoreland, bu kez bir roman uyarlamasıyla karşımıza çıkıyor. Lisa Genova’nın Still Alice adlı eserini aynı adla beyazperdeye uyarlayan ikili, bu yapımla oldukça kişisel bir projeye de imza atıyor. Zira yönetmenlerin hayatlarıyla belli noktalarda paralellik gösteren film, ASL hastası olan Glatzer’ın, vücut fonksiyonlarını kaybetmeden önce çektiği son film olma ihtimali taşıyor.

Kitabın ve dolayısıyla fimin hikayesine kısaca değinecek olursak; mutlu bir evliliği ve üç çocuğu olan başarılı dilbilim profesörü Alice (Julianne Moore), mükemmel olarak tanımlanabilecek bir hayata sahiptir. Üst orta gelirli bir ailenin yaşam standartlarına sahip olan Alice; 50’li yaşlarını kadınlık, evlilik ve kariyer dengesini sağlayarak kurmuş olduğu hayatının huzur verici mutluluğu içerisinde geçirmektedir. Alice’in bu dört dörtlük hayatı ise, yaşadığı küçük çaptaki unutkanlıkları sebebiyle bir gün medikal destek almak için gittiği doktorun, çeşitli tetkikler sonrası Alzheimer teşhisi koymasıyla tepetaklak olur. Oldukça nadir görülen ve genç yaşta da yakalanabilen bir Alzheimer türü olan bu hastalığa direnmeye çalışsa da, Alice yavaş yavaş hafızasını yitirecek; ancak yine de “hala kendisi” olarak kalmak için mücadele verecektir. Bu süreçte kendisine en çok yardım eden kişi ise, kızı Lydia (Kristen Stewart) olacaktır.

Hastalığın, Alice’in hayatında yarattığı en büyük şoklardan biri, kariyerini kaybetmesine neden olmasıdır. Zira başarılı bir kadın için kariyerini kaybetmek, beraberinde özgüvenini de yitirmek demektir. Alice de, yıllarca emek verdiği dilbilim profesörlüğünde zihnine birer birer aldığı tüm bilgileri kaybederken, düştüğü her bir basamakta kendine olan güvenini de yitirir. Dolayısıyla Still Alice’te şahit olduğumuz, entelektüel birikimi yüksek bir kadının yaşadığı düşüş sürecinde karşılaştığı sancılar ile, bu sancıları azaltmak için kendisine bulduğu çözümlerdir.

Alice’in hayatındaki bir diğer travma ise, bu hastalığının genetik olduğunu öğrenmesidir. Çocuklarının da test yaptırmasını gerektiren bu durum, normal şartlarda bir filmin en dramatik öğelerini barındıran merkez noktası olabilecekken, Still Alice’te birkaç diyalog ve telefon konuşması dışında pek yer bulmaz. Kitabın sahip olduğu dramatik öğelerin derinliğine inilmemesi olarak negatif yönde değerlendirilebilecek bu nokta, aslında daha önce de belirttiğimiz üzere, filmin Glatzer’in hayatıyla paralellik göstermesinden ileri geliyor. Senaryolaştırılırken odağa tek bir kişinin alınması, hem gerçekle paralelliği sağlıyor, hem de hikayenin önemini arttırıyor. Bu durum aynı zamanda Julianne Moore’un omuzlarındaki yükü de iki katına çıkarıcı bir nitelik taşıyor. Ancak Moore, sergilediği başarılı oyunculukla bu yükü kaldırmak bir yana, En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar’ı garantilemiş görünüyor.

Still Alice, karşılaşılması mümkün olan bir hikayeyi, izleyiciyi ajitasyon öğelerine boğmadan düşündürmeye iterek anlatan bir yapım. Genç denebilecek bir yaşta karşılaşılan bu hastalık, Alice’in boynunda hafif bir yük olarak taşıdığı kelebekvari hayatına dikkat çekerken; zaman, vefa, çaresizlik, mücadele gibi kavramları sorgulatıyor.

Senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendikleri Quinceanera ile 2006 yılında adlarını duyuran Richard Glatzer ve Wash Westmoreland, bu kez bir roman uyarlamasıyla karşımıza çıkıyor. Lisa Genova’nın Still Alice adlı eserini aynı adla beyazperdeye uyarlayan ikili, bu yapımla oldukça kişisel bir projeye de imza atıyor. Zira yönetmenlerin hayatlarıyla belli noktalarda paralellik gösteren film, ASL hastası olan Glatzer’ın, vücut fonksiyonlarını kaybetmeden önce çektiği son film olma ihtimali taşıyor. Kitabın ve dolayısıyla fimin hikayesine kısaca değinecek olursak; mutlu bir evliliği ve üç çocuğu olan başarılı dilbilim profesörü Alice (Julianne Moore), mükemmel olarak tanımlanabilecek bir hayata sahiptir. Üst orta gelirli bir ailenin yaşam standartlarına sahip olan Alice; 50’li yaşlarını kadınlık, evlilik ve kariyer dengesini sağlayarak kurmuş olduğu hayatının huzur verici mutluluğu içerisinde geçirmektedir. Alice’in bu dört dörtlük hayatı ise, yaşadığı küçük çaptaki unutkanlıkları sebebiyle bir gün medikal destek almak için gittiği doktorun, çeşitli tetkikler sonrası Alzheimer teşhisi koymasıyla tepetaklak olur. Oldukça nadir görülen ve genç yaşta da yakalanabilen bir Alzheimer türü olan bu hastalığa direnmeye çalışsa da, Alice yavaş yavaş hafızasını yitirecek; ancak yine de “hala kendisi” olarak kalmak için mücadele verecektir. Bu süreçte kendisine en çok yardım eden kişi ise, kızı Lydia (Kristen Stewart) olacaktır. Hastalığın, Alice’in hayatında yarattığı en büyük şoklardan biri, kariyerini kaybetmesine neden olmasıdır. Zira başarılı bir kadın için kariyerini kaybetmek, beraberinde özgüvenini de yitirmek demektir. Alice de, yıllarca emek verdiği dilbilim profesörlüğünde zihnine birer birer aldığı tüm bilgileri kaybederken, düştüğü her bir basamakta kendine olan güvenini de yitirir. Dolayısıyla Still Alice’te şahit olduğumuz, entelektüel birikimi yüksek bir kadının yaşadığı düşüş sürecinde karşılaştığı sancılar ile, bu sancıları azaltmak için kendisine bulduğu çözümlerdir. Alice’in hayatındaki bir diğer travma ise, bu hastalığının genetik olduğunu öğrenmesidir. Çocuklarının da test yaptırmasını gerektiren bu durum, normal şartlarda bir filmin en dramatik öğelerini barındıran merkez noktası olabilecekken, Still Alice’te birkaç diyalog ve telefon konuşması dışında pek yer bulmaz. Kitabın sahip olduğu dramatik öğelerin derinliğine inilmemesi olarak negatif yönde değerlendirilebilecek bu nokta, aslında daha önce de belirttiğimiz üzere, filmin Glatzer’in hayatıyla paralellik göstermesinden ileri geliyor. Senaryolaştırılırken odağa tek bir kişinin alınması, hem gerçekle paralelliği sağlıyor, hem de hikayenin önemini arttırıyor. Bu durum aynı zamanda Julianne Moore’un omuzlarındaki yükü de iki katına çıkarıcı bir nitelik taşıyor. Ancak Moore, sergilediği başarılı oyunculukla bu yükü kaldırmak bir yana, En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar’ı garantilemiş görünüyor. Still Alice, karşılaşılması mümkün olan bir hikayeyi, izleyiciyi ajitasyon öğelerine boğmadan düşündürmeye iterek anlatan bir yapım. Genç denebilecek bir yaşta karşılaşılan bu hastalık, Alice’in boynunda hafif bir yük olarak taşıdığı kelebekvari hayatına dikkat çekerken; zaman, vefa, çaresizlik, mücadele gibi kavramları sorgulatıyor.

Yazar Puanı

76 - 76%

76%

76

Still Alice, karşılaşılması mümkün olan bir hikayeyi, izleyiciyi ajitasyon ögelerine boğmadan düşündürmeye iterek anlatan bir yapım.

Kullanıcı Puanları: 4.37 ( 3 votes)
76
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi