“Biz totaliteriz, çünkü insan türü olarak yaşam anlayışımız sevgi ve barışa değil, güç ve egemenliğe dayalı. Öteki türler üzerinde gücümüz var. Hayvanları evcilleştiriyoruz. Sirklere ve hayvanat bahçelerine kapatıyoruz onları. Bitkileri botanik bahçelerine koyuyor, evlerimizin ta içine hayvanlarla bitkileri alıyoruz. Köpeklere türlü numaralar öğreterek, kedileri bir parça sicim peşinde koşturarak, kuşların çiftleşmelerini, sinek yiyen bitkileri seyrederek kendi evimizin içinde tüm yaşamın hakimi olup çıkıyoruz. Bütün bunlar bize muazzam bir güç kaynağı veriyor. Bizler egemenleriz. Uyruklarımızı besliyoruz. Onlar, yaşamak için bizlere muhtaç. Canımız çektiği zaman oynuyoruz onlarla. Canımız çektiği zaman şımartıyoruz. İstediğimizde sevip okşuyor, istemediğimizde yanımızdan kovalıyoruz. Onları hadım etmeye ya da kısırlaştırmaya karar veriyoruz. Biz homo sapiensler, kendi evlerimizde bile, Allah’ın her günü, çocuklarımızla birlikte, bütün öteki türleri acımasızca yönetiyoruz.”

Gündüz Vassaf – Cehenneme Övgü

 

İçinde yaşadığımız deri özünde bir kılıf, bir kamuflaj nesnesi. Peki neyi kamufle ediyor, neyin mi üzerini örtüyor bu deri: Bir yığın et parçasından çok daha fazlası olarak; henüz yüzeye vurmamış kötülükleri, suçları, ikiyüzlülükleri ve nihayetinde yaşamlarımızın her alanına sızmış totaliterlikleri. Ne yazık ki; sevgi ve barışın ıskartaya çıkarıldığı bugünlerde içinde yaşadığımız deriye hükmedenler onlar. Michel Faber’in 2000 tarihli aynı isimli romanının serbest bir uyarlaması olan, Jonathan Glazer imzalı, Under the Skin; işte tam da bu meseleyi ele alarak erk arzusu peşinde koşturan bu varlık formunun (insan) içinin ne denli boş ve anlamsız olduğunu gözler önüne seren bir yapım. Belki de bu yüzden, tam da bugünlerde, yeniden ve yeniden seyredilmesi gerek.

Under the Skin’in detaylı incelemesine geçmeden önce filmle ilgili gerekli gördüğüm anekdotları paylaşmakta fayda var. Jonathan Glazer, kariyerine video klip ve reklam yönetmenliğiyle başlayan ve tıpkı David Fincher, Spike Jonze, Michel Gondry gibi sıra dışı klipleriyle dikkatleri çekerek nihayetinde Amerikan sinemasına video klip estetiğini sokmayı başaran yönetmenlerden biri. Sexy Beast (2000) ile başlayan sinema kariyerini Birth (2004) filmi ile devam ettiren Glazer; son filmi Under the Skin ile birlikte, filmlerini hikayeden ziyade ışık, renk, doku, ses, atmosfer ve imaj üzerinden kurguladığını bir kere daha kanıtlıyor. Özetle; Jonathan Glazer sineması için ‘duyulara hitap eden bir sinema’ tanımı yapsak abesle iştigal etmeyiz. Bu duyulara hitap etme meselesini, Under the Skin filmi özelinde, oldukça derin biçimde hissettiren Glazer; bir bilimkurgu hikayesini sosyal gerçekçi bir perspektiften aktararak benzersiz olduğu kadar oldukça rahatsız edici bir film ortaya koyuyor. Özellikle açılış sekansıyla Stanley Kubrick’in 2001: A Space Odyssey filmine bariz biçimde göndermeler yapan ve bizleri heyecanlandıran Glazer’ın Under the Skin’i; David Lynch, Gaspar Noe ve Lars Von Trier gibi isimlerin filmlerinden de esintiler taşıyor. Temasal olarak Claire Denis’nin Trouble Every Day filmiyle de uzak akrabalık bağları bulabileceğimiz Under the Skin; Scarlett Johansson’ın hayat verdiği bir uzaylının üç bölüm üzerinden inceleyebileceğimiz hikayesini anlatıyor. Temelde ‘yalnız ve bekar erkekleri baştan çıkarıp posalarını çıkarıncaya dek onlardan beslenmek’ şeklinde ifade edebileceğimiz görevini icra etmek için dünyaya bırakılan bu uzaylının içinde, bir gün, insani güdüler uyanmaya başlıyor. Kısaca bu şekilde özetlenebilecek film, özünde oldukça derin ve sosyal gerçekçi mesajlar içeren anlamlara sahip.

Filmin incelemesine geçmeden önce; Jonathan Glazer’ın, Scarlett Johansson’ın canlandırdığı uzaylı karakterinin bu dünyaya ‘yabancı’ oluşunu betimlemek ve onu daha inandırıcı resmetmek için, filmin çekimlerini gizli kameralar vasıtasıyla gerçekleştirdiğini; Johansson dışında filmde yer alan hiçbir oyuncunun profesyonel olmadığını ve hatta birçoğunun bu çekimler esnasında yoldan geçip giden sıradan insanlar olduğunu belirtmekte fayda var.

 

Not: Bu bölüm filmin sürpriz gelişmelerini ele verdiği için film izlenmeden okunmaması rica olunur.

 

1. Nesne

Bilimkurgu filmine yakışır bir açılış sekansıyla açılan Under the Skin bu ilk sahnede; uzayın karanlık atmosferinden dünyaya bırakılan bir uzaylı karakterin, bu dünyada yaşayan insan formuyla iletişim kurmak için öğrendiği seslere ve dile yoğunlaşarak işitme duyusunun işlevselliğine ve dünyayı anlamlandırma sürecine dikkat çekiyor. İlk etapta sadece işitme ve görme duyusuna odaklanan filmin açılış bölümünde yer alan ışık, ses, renk ve yakın çekim insan gözünün henüz yeni doğan bir bebeğin dünyayı anlamlandırma aşaması olarak görmek mümkün. Bu etapta ilk olarak işitme ve görme duyusunun seçilmiş olması geri kalan duyuların sonraki bölümlerde işlenmesi dünyaya bırakılan uzaylı formunun nesne olmaktan özne olmaya doğru ilerleyen süreci için önem arz ediyor. Özetle; ilk sahnenin bir ‘doğum seremonisi’ olduğunu özellikle filmin sonu için bir kenarda tutmamız gerek.

Filmin ilerleyen bölümlerinde, Scarlett Johansson’un canlandırdığı uzaylı karakterin görevlerini eksiksiz biçimde yerine getirmesi için onu gözetlediğini ve ondan sorumlu olduğunu anlayacağımız motorcu karakter, bir otoyol kenarında bulduğu kadını bembeyaz bir mekanın zeminine bırakıyor. Leos Carax imzalı Holy Motors filminden de esintiler taşıyan bu sahnede, kadının üzerindeki kıyafetleri çıkarıp kendi üzerine giyen Johansson’ın bir dünyalı formu (karınca) ile ilk teması da yine burada oluyor.  Özellikle bu sahne özelinde belirtilmesi gereken detaylar olduğu kanaatindeyim. Bir otoban kenarında bulunarak bu mekana taşınan kadın hakkında izleyiciler ikiye bölünmüş gözükse de, motorcu karakterin göreviyle de bağ kurduğumuz takdirde, bu kadının aslında tıpkı Johansson’ın canlandırdığı uzaylı gibi bir uzaylı formuna sahip olduğu ve görevini icra ederken içinde yeşermeye başlayan insani şeyler sebebiyle görevine son verildiği ya da bir şekilde cezalandırıldığı düşüncesinin daha kuvvetli olduğunu düşünüyorum. Kadın bedenindeki bu formun yüzüne dikkatlice baktığımızda Scarlett Johansson ile olan benzerliği de aslında bu düşünceyi doğrulayıcı bir niteliğe sahip. Gözünden yaş geldiğini gördüğümüzde insani duygu ve hislerden uzak duramadığını anladığımız bu karakterin, görevini başarıyla tamamlayamayarak bu hale düşmüş olması, Johansson’ın karakterine ve filmin gidişatına yönelik de bir uyarı içeriyor.

İlk defa dış dünya ile tanışan Johansson’ın görevine uygun olacak şekilde, yalnız ve bekar erkekleri ‘ağına düşürmek’ için, beyaz minibüsüyle Glasgow sokaklarını arşınladığı bölümler görerek anlamlandırma ve taklit yoluyla öğrenme süreci için önem arz ediyor. Henüz bir özne bilinci taşımayan karakterimiz görerek ve inceleyerek, dişi olan insan formlarının yaptıklarını taklit ederek (makyaj yapma, topuklu ayakkabı giyme vb.) estetik anlamda dikkat çekici ve kışkırtıcı bir ‘avcı’ya dönüşüyor. Bu aşamada görme eylemi, erkeğin dikkatini çekecek erotik arzunun bir parçası olarak nesneleştiriliyor. Minibüsüne aldığı erkekleri estetik güzelliğiyle baştan çıkaran, onları erotik arzularından yararlanarak evine getiren ve simsiyah sıvımsı bir bataklığın içine çekerek kurban eden Johansson, bu haliyle Yunan mitolojisindeki ‘sirenlere’ benziyor. Üst bedeni dişil özelliklere sahip alt bedeni balık kuyruğu ya da kuş kanadı özelliği taşıyan ve pek çoğunuzun deniz kızları olarak da bildiği sirenler; güzel sesleriyle şarkı söyleyip denizcileri baştan çıkararak onları derin sulara çeker ve nihayetinde kendilerine yem etmek için öldürürlerdi. Bu anlamda; bataklığımsı siyah sıvının, erkeklerin kadınlara yönelik ilkel korkularını ifade etmek için, bir daha hiç çıkmayacak şekilde ana rahmine girişi ve orada sindirilip posa haline getirilerek ‘hiç’ oluşu temsil ettiğini söyleyebiliriz.

Bu bölümde, henüz kendi bilincinin farkında olmayan bir uzaylı formu olarak yalnızca görev odaklı çalışan ve henüz ‘ben’ bilincini kazanmamış bir nesne işlevi gören Johansson; hem donuk ve insani hislerden oldukça uzak yüz ifadesiyle hem de -bir tür vicdan sınavı mahiyeti taşıyan- sahildeki bebeği ölüme terk ettiği sahneyle henüz bilinçsiz bir nesne olduğunu doğrular. Birçoklarımız için oldukça rahatsız edici olan bu sahne, vicdani ya da ahlaki sorumluluk eylemi üzerine yeniden ve yeniden düşünmemizi salık verir. (Filmi yeniden izlediğimde bu sahneyi ve Johansson’ın karakterini, Suriyeli ve diğer mültecilerin Ege Denizi’nde yaşadıkları ölüm-kalım savaşına gözlerini kapayan ve onları kendi kaderlerine terk eden Batı ile özdeşleştirdim.)

Özetle; henüz ‘ben’ bilincinin farkında olmayan ve bu dünyaya ‘yabancı’ bakış açısı üzerinden bakan bu uzaylı formunun tüm eylemleri yabancılaşmış eylemdir. Ve bu formun, kendisini kendi dışındaki amaçların aracı haline getiren yabancılaşmış insandan pek de bir farkı yoktur.

2. ‘Ben’in Keşfi

Bu bölümü, Johansson tarafından canlandırılan uzaylı formunun kendi ‘ben’inin ve bilincinin farkındalığına vardığı bölüm olarak da nitelendirebiliriz. Yeni kurbanını bulmak için şehir sokaklarında turlayan Johansson, minibüsüne aldığı ve yüzünde oldukça deformasyon olan genç bir adam sayesinde, ilk defa güzellik ve çirkinlik üzerinden bir estetik algılama yaşayacaktır. David Lynch’in en dokunaklı filmlerinden biri olarak kabul ettiğimiz ve insanoğlunun dış güzelliğe ve çirkinliğe dayanan estetik algılarındaki boşluğu son derece yalın bir dille anlattığı filmi The Elephant Man’e göndermeler içeren bu bölüm; kendi bilincimiz/bilinçsizliğimiz için de mutlak önem taşıyor.

Yüzündeki deformasyonlar sebebiyle insanlar tarafından dışlanan ve yine bu sebeple henüz hiçbir kadınla cinsel bir birliktelik yaşamamış olan bu adamın zaaflarından yararlanarak onu da diğer erkeklere yaptığı gibi bataklığına çeken Johansson; bir zafer edasıyla evin merdivenlerinden inerken ilk defa karşısındaki aynadan yansıyan silüetiyle göz göze geliyor. Psikanaliz kuramının en önemli isimlerinden Jacques Lacan’ın ‘ayna evresi’ adı verilen ve konuya ilişkin “Psikanalitik Deneyimde Açığa Çıktığı Biçimiyle Özne-Ben’in (I) İşlevinin Oluşturucusu Olarak Ayna Evresi” başlıklı makalesiyle ifade edebileceğimiz kuramına ultra seviyelerde göndermeler içeren bu sahnede, Johansson’un canlandırdığı karakterin, ilk defa, kendi ben’ine maruz kaldığını söyleyebiliriz. Aynadaki görüntüsü karşısında duraksayan ve bir anlamda şok geçiren Johansson, ilk defa, dünyevi beden algısı ve estetik anlayışıyla yüz yüze geliyor. Ben bilinicini henüz keşfetmeye başlayan Johansson’un ilk insani duygusu ve eylemi de yine bu sahnede gerçekleşiyor. Deforme olmuş yüze sahip adamın da tıpkı kendisi gibi kapana kısıldığını ve bir derinin altına mahkum edilerek sürgüne gönderildiğini duyumsayan Johansson, onu bataklıktan kurtarıyor ve serbest bırakıyor.

Bu noktada güzellik ve çirkinlik üzerinden gelişen ve aslında totaliterleşen estetik algılarımıza yönelik eleştirel bir perspektif çizen Jonathan Glazer; özellikle filmin final bölümünde bu estetik algıların içinin ne denli boş olduğu ve ikiyüzlü bir tarafgirlikle beslendiği tezini iyice güçlendiriyor. Aynada kendi gerçeğiyle yüzleşen ve bir görev nesnesi olarak kullanıldığını fark eden Johansson, minibüse binerek, kendisinden sorumlu olan ve onu hemen her yerde gözetleyerek ardında hiçbir kalıntı bırakmamasını sağlayan motorcudan kaçarak izini kaybettirmeye çalışıyor. Yine bu bölümde; etrafındakileri anlamlandırmaya, sorgulamaya ve tıpkı bir insan gibi kaygılanmaya ve korkmaya başlıyor. Kaygı ve korku duyguları dışında, yine ilk defa bu bölümde, insanlardan gördüğü şekilde yemek yemek isteyen Johansson; bir kafede kendisine bir pasta ısmarlıyor ve yine insanlardan gördüğü şekilde o pastayı çatalının kenarıyla keserek ağzına götürüyor. Tat alma duyusuyla ilk defa karşılaşan ve pastanın dış görünüşündeki estetik güzelliğe rağmen tadını beğenmeyerek ağzından çıkaran Johansson’un bu tutumunun insani bir özellik taşıdığını belirtmek gerek. Aynı şekilde, Glazer’ın bu sahnede, bir kez daha, estetik güzelliğin içindeki boşluğa gönderme yaptığını eklemek gerek.

3. Özne

Ne yapacağını, nereye gideceğini bilmeyen karakterimiz, bindiği bir otobüste karşısına çıkan bir adamın ona yardım etme isteğini geri çevirmeyerek ilk defa kendi evi dışında bir eve giriyor. Burada, onu evinde ağırlayan adamla birlikte, TV izleyen ve TV’deki komedi programında yapılan şakalara gülen insanların verdiği tepkilere şahit olan Johansson; bir sonraki sahnede bulaşıkları yıkarken radyoyu açan adamın eklemlerini inceliyor, daha sonra ise radyodan duyduğu müziğe parmaklarını oynatarak tepki veriyor. Tüm bu eylemleri, ‘ben’ bilincine varan ana karakterimizin özne olma yolundaki ilk adımları olarak nitelendirmemiz mümkün. Johansson’un odasında kendiyle baş başa kaldığında üzerindeki kıyafetlerin tümünü çıkararak ayna karşısında bedenine, göğüslerine, vajinasına bakarak kendini anlamlandırmaya çalışması ise kendi öz bilincinin farkındalığına vararak artık kendini bir özne olarak konumlandırmaya başladığı bölümlere tekabül ediyor.

İlk defa kendi isteğiyle –yabancılaşmış bakış ve görev mantığından arındırılmış bir biçimde- evinde yaşadığı adamla cinsel bir birliktelik yaşamaya karar veriyor. Dokunma, temas ve koku duyularıyla ilk defa tanışan ve uzaylı formunu unutarak kendini tümüyle insan gibi hissetmeye başlayan Johansson’ın vajinasına girmeye çalışan adamı iterek yataktan fırlaması ve bir gece lambasıyla ne olduğunu henüz bilmediği vajinasının içine bakmaya çalışması, içindeki tüm insani korku ve kaygıları da açığa çıkarıyor. Nihayetinde ormanın derinliklerine kaçarak her şeyden ve herkesten uzaklaşmaya çalışan Johansson, bir orman kulübesinin içinde kendine korunaklı bir alan bulduğu düşüncesiyle uykuya dalıyor. Özellikle erkek ve erk düşüncesinin özündeki egemenliği, sahip olma düşüncesini ve totalitarizmi tamamıyla su yüzüne çıkaran bu son bölümün; bugün insan formunun, türünün ya da ırkının taşıdığı ikiyüzlülüğü oldukça manidar biçimde resmettiğini söyleyebiliriz.

Orman kulübesinde uyumakta olan Johansson, yanına yaklaşarak kendisini taciz etmeye başlayan bir adamın bu eyleminin yanlış ve çirkin olduğunun farkına varıyor ve ona vurup kaçmaya başlıyor. Kendi isteği doğrultusunda gelişmeyen her şeye karşı koyma bilincine erişmiş ve nihayetinde, ister uzaylı formunda ister insan formunda olsun, erk tarafından kadın bedenine yöneltilmiş saldırıyı geri teptirmeye çalışan Johansson, ilk defa, filmin başındaki durumuna tezat teşkil edecek şekilde ‘kurban’ konumuna düşüyor. Üzerine çullanan ve ona tecavüz etmeye çalışan adama karşı koyarken yırtılan derisinin altındaki gerçeklikle yüzleştiğimiz sahnede, Glazer, sözü yeniden estetik kabuller ve zevklerin altındaki kaygan zemine, boşluğa bırakıyor. Tecavüz etmeye çalıştığı bu ilgi çekici kadının aslında bir kadın olmadığını ve hatta bir insan bile olmadığını fark eden adam; dış güzelliğin altındaki gerçekle yüzleşince onu yok etmeye çalışan insanoğlunun, erk’in ve güce sahip olanın ikiyüzlülüğünü temsil ediyor. Sonrası mı? Sonrası, kendinden olmayanı sindirme, yok etme; özetle, bir ‘cadı yakma seremonisi’.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi