İnanması güç de olsa, beyaz üstünlüğü ve yabancı düşmanlığı düşüncelerinin 21. yüzyılda dahi hala yaygın olduğunu gördüğümüz Fransa’dan, bu tavrın pratiklerine en yoğun maruz kalınan döneme dair bir film çıkmadığını söyler Fransız gazeteci, yazar ve yönetmen Diastème. Fransa sokaklarından öfke ve şiddetin taştığı yansımaları düşününce akla hemen Mathieu Kassovitz’in üç ‘öteki’nin getto hayatını anlattığı Le Haine’i (1995) ile Gaspar Noe’nin izleyicisini faşist bir adamın zihnine hapsettiği I Stand Alone (1998) filmleri gelse de, ikinci uzun metrajı Un Français’de, içinde büyüdüğü toplumun en sorunlu taraflarından biri olarak, zamanın ‘dazlak’ gençlerinin şimdi takım elbiselerle politikada kazandığı önemli yeri anlatan ve karşılığında da beklediği gibi aşırı sağ kesimden şiddetle tepki gören Diastème’nin, gerçekten de parmağını doğrudan yaraya basan ilk isim olduğu da kabul edilebilir. Üstelik kültüre has bir örnek izlediğimizi düşünsek de, ırkçılığın ve nefret suçunun hiç de yalnızca o sınırlarda kalmadığını fark edebilir ve mekan ile zamana kısıtlı kalmadan bağlamı çok daha geniş tutup acı gerçekle burun buruna gelebiliriz, fakat  Un Français’nin, hikayenin vuruculuğu ile güçlü bir tesir yaratsa da, bir neo-Nazi’nin dönüşümünü temellendiremediği için gereken etkiyi yaratma konusunda sıkıntılar taşıdığını da belirtmemiz gerekir.

Henüz ilk saniyeden faşizmin yumruklarını ve tekmelerini yer, tükürükleri içinde boğuluruz filmde. Marco (Alban Lenoir) ve dazlak neo-Nazi arkadaşları Arap, siyahi, eşcinsel ‘ayırt etmeksizin’ kusar gençliğin dürtüselliğiyle de güçlendirdikleri nefretlerini. Eğitimsiz, başı boş, ilgisiz aile çocuğu olarak tanıdığımız  Marco ve arkadaşları, başka tutunacak hiçbir şey bulamama hissiyle, canla başla bu ait olduklarını düşündükleri kültürü vururlar dışarıya. Sokakta ‘onlardan olmayan’ birini gördükleri anda, tüyleri dimdik edecek şekilde saldırganlaşırlar. Yumrukları, bıçakları, ayak tabanları her daim hazırdır ötekini ezmeye. Arkadaşları gibi hırpalayan, şiddete kayıp veren ama yine de kasap bıçağını savurmaktan vazgeçmeyen Marco, bir gün ağzından çıkanları sakınamadığı yabancı bir aileye karşı kustuğu nefretin doğurduğu panik atak kriziyle daldığı eczanede gördüğü yardım sayesinde sanki biraz daha sakin bir adama dönüşmekteki ilk adımını atar. Saçları hafif uzamış, gece klübü fedailiği yapan Marco, önceden elinden kurtulamayacağını düşünebileceği bir yabancının bıçak darbesiyle hastanelik olup birazcık daha uslanır sanki. Yıllar geçtikçe olgunlaşır Marco, ama çevresi değişmez. Barda sarhoş eğlenirlerken, siyahi bir adam  yakıcı madde içeren arkadaşına ancak uzaktan müdahale eder ve hayatını da aşırı sağcı – Ulusal Cepheci – bir aktivist olan Corinne (Lucie Debay) ile birlikte kurar. Marco’nun hikayesinin dönüm noktası ise ona yardım eden ve bir baba figürü olarak hayatına giren eczacı (Patrick Pineau) ile çıktığı doğa gezisinde tutunabileceği güzellikleri fark etmeye başlamasıyla olur. Artık körü körüne bağlandığı milliyetçi düşünceler ona istediği anlamı vermezken, yıllar sonra önceden düşünmeden döveceği insanlara bira servis edip omuz omuza dünya kupasını takip ettiği plajda ilk kez gerçekten mutlu hisseder. Bu noktadan sonra o ne kadar değişmeye istekli olsa da geçmişindekileri, milli takımı sırf oyuncuların yarısı beyaz değil diye kötülemekten vazgeçmeyecek eşini, nefret söylemlerini haykırmadan duramayan arkadaşlarını değiştiremeyeceğini fark eder ve küçük kızının homofobi yürüyüşlerine katılmasını dahi engelleyemeyecek kadar uzaklaşır çevresinden. İnsanlara sevgisi büyüdükçe kendi de büyüyen Marco belki yalnızdır, ama en azından içini yiyip bitiren nefretten kurtarır kendini sonunda.

Un Français: Bir Neo-Nazinin Dönüşümü

Un Français’yi, yakın olarak görebileceğimiz American History X (1998) ve Le Haine gibi örneklerinden şiddeti estetize etmeyerek ayıran Diastème, korkusuzca göze sokar faşizmin kanayan yaralarını. Değinilmemişi ele alırken boşluğu görüp engin gönüllü davranarak, tam da Diastème’nin yaşlarında olan Marco’yu, gençliğinden şimdiki haline taşıyarak bu gelişimin her anını göstermek ister ve bizi Marco’nun peşinde sürüklerken, Fransa’nın neredeyse 30 senelik yakın geçmişine de bir bakış atmamızı sağlar. Fakat hikayenin asıl amacı bu süreci göstermekse de, karakterin motivasyonlarındaki değişimlerin temelini çok da net vermediği için bir açıdan güçsüz kalır ve aslında en önemli silahını kaybeder. Çünkü ensesinden takip ettiğimiz Marco’nun değişimi ile kanlı kot pantolonlarından takım elbiseye geçen eski dazlak – yeni politikacıların değişimi arasındaki farkı gerçekten göremeyiz. Un Français’nin niyeti pişman bir neo-Nazi’yi anlatmaksa eğer, bunun nedenini de görmek isteriz izleyici olarak. Bir yandan filmin iki yarısında birbirinden çok farklı iki adamı izlemek, karşılaştırma yapabilmek ve konuya aynı karakterin gözünden iki açıdan da bakıp görebilme açısından etkili olsa da, boşluğu görmezden gelmek pek de mümkün değil. Diastème, akan yıllara, uzuyan saçlara ve gençlik dürtüselliğinin geride bırakılmasına güvenir belki Marco’yu anlatmak için, fakat aynı gelişim diğerleri için işlemezken, ana karakterin çok etkileyici olması gereken bu dönüşümü de havada kalır. Öyle ki artık gözlükleriyle çok daha olgun olduğuna inanmamız gereken Marco’ya, son sahnede dahi bir geri dönüş ihtimaliyle yaklaşmaktan alıkoyamayız kendimizi.

Geçmişi silmek, dövmeleri silmekten çok daha zordur, ama Marco da geçmişini kabul ederek adım atar geleceğine ve en çok da bu noktada yakınlık duyarız ona karşı. Nasıl sosyalleşme pahasına kazıttıysa saçlarını, şimdi yalnız kalacağını bilse dahi geri dönmez pişmanlıklarına. Aslında tam da ‘beklenileni’ elinin tersiyle iter ve böyle kahramanlığı ilan eder hikayede. Fakat film evreninde kötücül olarak tanıdığımız Marco, masum bir adamı ölüme sürükleyen eski arkadaşının hala nasıl aynı düşüncelerini benimseyebildiğine inanamaz gözlerle bakıyorsa, biz de aynı şekilde ona bakarız filmin ikinci yarısında. Her ne kadar Un Français’nin hala deneyimlemek zorunda kaldığımız ırkçı ve şiddet dolu tutumlara yönelik içimize bir parça umut ektiğini söyleyebilsem de, buna yönelik bir yol göstermediği için bu umuda uzun süre tutunamadığımızı da belirtmem gerekir. Sonuç olarak, ‘hayat sevince güzel’ fikrine inandıkça Marco ile özdeşleşebiliyorsak da, bir faşistin nasıl güçlendiğini göstermekte başarılı olan Diastème, aynı şekilde insanlığa nasıl döndüğünü göstermekte yetersiz kalır. Yine de filmin ‘keşke herkes senin gibi büyülü bir şekilde dönüşebilse Marco’ düşüncesini geride bırakırken yarattığı çelişkinin izleyicinin içine işleyerek iz bırakmasını dilerim.

İnanması güç de olsa, beyaz üstünlüğü ve yabancı düşmanlığı düşüncelerinin 21. yüzyılda dahi hala yaygın olduğunu gördüğümüz Fransa’dan, bu tavrın pratiklerine en yoğun maruz kalınan döneme dair bir film çıkmadığını söyler Fransız gazeteci, yazar ve yönetmen Diastème. Fransa sokaklarından öfke ve şiddetin taştığı yansımaları düşününce akla hemen Mathieu Kassovitz’in üç ‘öteki’nin getto hayatını anlattığı Le Haine’i (1995) ile Gaspar Noe’nin izleyicisini faşist bir adamın zihnine hapsettiği I Stand Alone (1998) filmleri gelse de, ikinci uzun metrajı Un Français’de, içinde büyüdüğü toplumun en sorunlu taraflarından biri olarak, zamanın ‘dazlak’ gençlerinin şimdi takım elbiselerle politikada kazandığı önemli yeri anlatan ve karşılığında da beklediği gibi aşırı sağ kesimden şiddetle tepki gören Diastème’nin, gerçekten de parmağını doğrudan yaraya basan ilk isim olduğu da kabul edilebilir. Üstelik kültüre has bir örnek izlediğimizi düşünsek de, ırkçılığın ve nefret suçunun hiç de yalnızca o sınırlarda kalmadığını fark edebilir ve mekan ile zamana kısıtlı kalmadan bağlamı çok daha geniş tutup acı gerçekle burun buruna gelebiliriz, fakat  Un Français'nin, hikayenin vuruculuğu ile güçlü bir tesir yaratsa da, bir neo-Nazi'nin dönüşümünü temellendiremediği için gereken etkiyi yaratma konusunda sıkıntılar taşıdığını da belirtmemiz gerekir. Henüz ilk saniyeden faşizmin yumruklarını ve tekmelerini yer, tükürükleri içinde boğuluruz filmde. Marco (Alban Lenoir) ve dazlak neo-Nazi arkadaşları Arap, siyahi, eşcinsel ‘ayırt etmeksizin’ kusar gençliğin dürtüselliğiyle de güçlendirdikleri nefretlerini. Eğitimsiz, başı boş, ilgisiz aile çocuğu olarak tanıdığımız  Marco ve arkadaşları, başka tutunacak hiçbir şey bulamama hissiyle, canla başla bu ait olduklarını düşündükleri kültürü vururlar dışarıya. Sokakta ‘onlardan olmayan’ birini gördükleri anda, tüyleri dimdik edecek şekilde saldırganlaşırlar. Yumrukları, bıçakları, ayak tabanları her daim hazırdır ötekini ezmeye. Arkadaşları gibi hırpalayan, şiddete kayıp veren ama yine de kasap bıçağını savurmaktan vazgeçmeyen Marco, bir gün ağzından çıkanları sakınamadığı yabancı bir aileye karşı kustuğu nefretin doğurduğu panik atak kriziyle daldığı eczanede gördüğü yardım sayesinde sanki biraz daha sakin bir adama dönüşmekteki ilk adımını atar. Saçları hafif uzamış, gece klübü fedailiği yapan Marco, önceden elinden kurtulamayacağını düşünebileceği bir yabancının bıçak darbesiyle hastanelik olup birazcık daha uslanır sanki. Yıllar geçtikçe olgunlaşır Marco, ama çevresi değişmez. Barda sarhoş eğlenirlerken, siyahi bir adam  yakıcı madde içeren arkadaşına ancak uzaktan müdahale eder ve hayatını da aşırı sağcı – Ulusal Cepheci – bir aktivist olan Corinne (Lucie Debay) ile birlikte kurar. Marco’nun hikayesinin dönüm noktası ise ona yardım eden ve bir baba figürü olarak hayatına giren eczacı (Patrick Pineau) ile çıktığı doğa gezisinde tutunabileceği güzellikleri fark etmeye başlamasıyla olur. Artık körü körüne bağlandığı milliyetçi düşünceler ona istediği anlamı vermezken, yıllar sonra önceden düşünmeden döveceği insanlara bira servis edip omuz omuza dünya kupasını takip ettiği plajda ilk kez gerçekten mutlu hisseder. Bu noktadan sonra o ne kadar değişmeye istekli olsa da geçmişindekileri, milli takımı sırf oyuncuların yarısı beyaz değil diye kötülemekten vazgeçmeyecek eşini, nefret söylemlerini haykırmadan duramayan arkadaşlarını değiştiremeyeceğini fark eder ve küçük kızının homofobi yürüyüşlerine katılmasını dahi engelleyemeyecek kadar uzaklaşır çevresinden. İnsanlara sevgisi büyüdükçe kendi de büyüyen Marco belki yalnızdır, ama en azından içini yiyip bitiren nefretten kurtarır kendini sonunda. Un Français: Bir Neo-Nazinin Dönüşümü Un Français’yi, yakın olarak görebileceğimiz American History X (1998) ve Le Haine gibi örneklerinden şiddeti estetize etmeyerek ayıran Diastème, korkusuzca…

Yazar Puanı

Puan - 71%

71%

71

İkinci uzun metrajı Un Français’de, içinde büyüdüğü toplumun en sorunlu taraflarından biri olarak, zamanın dazlak gençlerinin şimdi takım elbiselerle politikada kazandığı önemli yeri anlatan ve karşılığında da beklediği gibi aşırı sağ kesimden şiddetle tepki gören Diastème, hikayenin vuruculuğu ile güçlü bir tesir yaratsa da, bir neo-Nazi'nin dönüşümünü temellendiremediği için gereken etkiyi yaratma konusunda sıkıntılar taşıyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
71
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi