“Ben sadece görevimi yaptım. Eğer birinin hayatını kurtarabilecekseniz, denemek sizin görevinizdir.” Jan Zabinski’nin neden Yahudileri savaş sırasında kurtarabilmek için böylesine bir riski aldıkları sorulduğunda İsrail gazetesinden Noah Kliger’a cevap olarak verdiği bu cümle, film süresince seyircinin aklında yer alan en büyük soru işaretini olabilecek en asil şekilde cevaplıyor. İkinci Dünya Savaşı esnasında geçen ve tarihi bir dram filmi olan Umut Bahçesi (2017), sinema perdesinde The Pianist (2002), Schindler’s List (1993) gibi başarılı yapımların da sayesinde sıkça izlemeye alıştığımız Nazi Almanyası döneminde gerçekleşen Yahudi Soykırımı dehşetini daha önce hiç anlatılmamış gerçek bir hikayenin perspektifinden, yaşanan vahşetin boyutu karşısında yumuşak kalan bir dil ile anlatıyor. 1939 yılında başlayıp 1945 yılına kadar süren İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan en önemli olaylardan bir tanesi de Nazi Almanyası'nın Polonya’yı işgal etmesi ve burada yaşayan, bugüne dek ülkelerini paylaştıkları diğer vatandaşlarla hiçbir problem yaşamamış Yahudiler için başlattığı yok etme çalışmalarıydı. Diane Ackerman’ın Antonina Zabinski’nin günlüğünde anlatılan olayları temel alan aynı isimli kitabından Angela Workman’ın uyarladığı film, 1 Eylül 1939 tarihinde başlayan bu dönemi daha önce duymadığımız yaşanmış bir hikaye ile yönetmen Niki Caro’nun penceresinden anlatıyor. Varşova Hayvanat Bahçesi’ni yöneten Jan ve Antonina Zabinski ailesinin masum insanları kurtarabilmek için verdikleri gerçek savaşın hikayesinin gücüne sahip olan Umut Bahçesi, izleyici üzerinde yaratacağı etki için hikayenin yaşanmışlığını kullanma ihtiyacı duyup da bunu seyircisine filmin en başında, perdenin ortasında büyük ve kalın harflerle vererek dayatmıyor. Bu bilgiyi açılış sekansı sırasında akan yazıların arasında sıradan bir şekilde vermeyi tercih ediyor. Bu hareketi ile film, hikayesinin orijinalliği ve inkar edilemez gücü ile ilgili var olan güvenini iyice belirginleştiriyor. Açılış sekansında oldukça huzurlu bir yer olarak gösterilen ancak yaşanan olaylar sebebiyle huzurunu yitiren Varşova Hayvanat Bahçesi’nin Oskar Schindler’in fabrikası (Schindler’in Listesi, 1993) ve Leopold Socha’nın şehrin kanalizasyon sistemi hakkındaki bilgisi (Karanlıkta Kalanlar, 2011) ile ortak bir sırrı var; bu masum insanların katliamını önleme çabası. Konu aldığı dönemin cinsiyetçi şartlarına rağmen film, hayvanat bahçesinin resmi yöneticisi Jan Zabinski’yi değil de eşi Antonina Zabinski’yi merkezine oturtuyor, olayları onun gözünden yansıtıyor ve hatta ismini de ondan alıyor. Umut Bahçesi, bu tavrını Antonina Zabinski (Jessica Chastain) karakterinin güçlü yapısı, yaşadığı dönem ve şartlarına rağmen koruduğu dik duruşu ile sürdürse de Zabinski’nin keskin zekasının zaman zaman anaç yapısının ve içine sürüklendiği tuhaf taciz hikayesinin öne çıkardığı kadınlığının gölgesinde kalmasını önleyemeyerek barındırdığı feminist motifleri merkezine oturtmaktansa, detay olarak bırakmayı tercih ediyor. Filmin klişe tavırları arasında Piyanist filminin Wladyslaw Szpilman karakterini canlandıran Adrien Brody’i andıran karakteristik yapıdaki yüzünü işaret ederek “bu yüzü kim saklayabilir ki?” diyen Maurycy Fraenkel (Iddo Goldberg) için olduğu gibi Yahudi karakterleri zaman zaman fazlaca karikatürleştirerek resmedişi de yer alıyor. Bunun gibi küçük klişe sendelemeleri haricinde film, Antonina Zabinski’nin her anlamda güçlü ve yaşamış olduğu dönemin şartları göz önünde bulundurulduğunda oldukça sağlam yapıda bir karaktere sahip olduğu gerçeği konusunda seyircisini kesin olarak ikna etmeyi ihmal etmiyor. Umut Bahçesi, tarih sayfalarında kocaman bir kara leke olarak yer alan bu son derece trajik olayın hiç duymadığımız yaşanmış hikayesini anlatırken uyarlama sırasında yaşadığı değişiklikler ve yönetmeni Niki Caro tarafından alınan kararlardan dolayı hikayesini anlatırken etkisini arttırabilecek bazı noktaları kaçırıyor, olayların…

Yazar Puanı

puan - 65%

65%

İkinci Dünya Savaşı esnasında geçen ve tarihi bir dram filmi olan Umut Bahçesi, sinema perdesinde sıkça izlemeye alıştığımız tarihin en büyük kara lekelerinden biri olan, Nazi Almanyası döneminde gerçekleşen Yahudi Soykırımı dehşetini daha önce hiç anlatılmamış gerçek bir hikayenin perspektifinden yaşanan vahşetin boyutu karşısında yumuşak kalan bir dil ile anlatıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.81 ( 4 votes)
65

“Ben sadece görevimi yaptım. Eğer birinin hayatını kurtarabilecekseniz, denemek sizin görevinizdir.” Jan Zabinski’nin neden Yahudileri savaş sırasında kurtarabilmek için böylesine bir riski aldıkları sorulduğunda İsrail gazetesinden Noah Kliger’a cevap olarak verdiği bu cümle, film süresince seyircinin aklında yer alan en büyük soru işaretini olabilecek en asil şekilde cevaplıyor. İkinci Dünya Savaşı esnasında geçen ve tarihi bir dram filmi olan Umut Bahçesi (2017), sinema perdesinde The Pianist (2002), Schindler’s List (1993) gibi başarılı yapımların da sayesinde sıkça izlemeye alıştığımız Nazi Almanyası döneminde gerçekleşen Yahudi Soykırımı dehşetini daha önce hiç anlatılmamış gerçek bir hikayenin perspektifinden, yaşanan vahşetin boyutu karşısında yumuşak kalan bir dil ile anlatıyor.

1939 yılında başlayıp 1945 yılına kadar süren İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan en önemli olaylardan bir tanesi de Nazi Almanyası’nın Polonya’yı işgal etmesi ve burada yaşayan, bugüne dek ülkelerini paylaştıkları diğer vatandaşlarla hiçbir problem yaşamamış Yahudiler için başlattığı yok etme çalışmalarıydı. Diane Ackerman’ın Antonina Zabinski’nin günlüğünde anlatılan olayları temel alan aynı isimli kitabından Angela Workman’ın uyarladığı film, 1 Eylül 1939 tarihinde başlayan bu dönemi daha önce duymadığımız yaşanmış bir hikaye ile yönetmen Niki Caro’nun penceresinden anlatıyor. Varşova Hayvanat Bahçesi’ni yöneten Jan ve Antonina Zabinski ailesinin masum insanları kurtarabilmek için verdikleri gerçek savaşın hikayesinin gücüne sahip olan Umut Bahçesi, izleyici üzerinde yaratacağı etki için hikayenin yaşanmışlığını kullanma ihtiyacı duyup da bunu seyircisine filmin en başında, perdenin ortasında büyük ve kalın harflerle vererek dayatmıyor. Bu bilgiyi açılış sekansı sırasında akan yazıların arasında sıradan bir şekilde vermeyi tercih ediyor. Bu hareketi ile film, hikayesinin orijinalliği ve inkar edilemez gücü ile ilgili var olan güvenini iyice belirginleştiriyor. Açılış sekansında oldukça huzurlu bir yer olarak gösterilen ancak yaşanan olaylar sebebiyle huzurunu yitiren Varşova Hayvanat Bahçesi’nin Oskar Schindler’in fabrikası (Schindler’in Listesi, 1993) ve Leopold Socha’nın şehrin kanalizasyon sistemi hakkındaki bilgisi (Karanlıkta Kalanlar, 2011) ile ortak bir sırrı var; bu masum insanların katliamını önleme çabası. Konu aldığı dönemin cinsiyetçi şartlarına rağmen film, hayvanat bahçesinin resmi yöneticisi Jan Zabinski’yi değil de eşi Antonina Zabinski’yi merkezine oturtuyor, olayları onun gözünden yansıtıyor ve hatta ismini de ondan alıyor. Umut Bahçesi, bu tavrını Antonina Zabinski (Jessica Chastain) karakterinin güçlü yapısı, yaşadığı dönem ve şartlarına rağmen koruduğu dik duruşu ile sürdürse de Zabinski’nin keskin zekasının zaman zaman anaç yapısının ve içine sürüklendiği tuhaf taciz hikayesinin öne çıkardığı kadınlığının gölgesinde kalmasını önleyemeyerek barındırdığı feminist motifleri merkezine oturtmaktansa, detay olarak bırakmayı tercih ediyor. Filmin klişe tavırları arasında Piyanist filminin Wladyslaw Szpilman karakterini canlandıran Adrien Brody’i andıran karakteristik yapıdaki yüzünü işaret ederek “bu yüzü kim saklayabilir ki?” diyen Maurycy Fraenkel (Iddo Goldberg) için olduğu gibi Yahudi karakterleri zaman zaman fazlaca karikatürleştirerek resmedişi de yer alıyor. Bunun gibi küçük klişe sendelemeleri haricinde film, Antonina Zabinski’nin her anlamda güçlü ve yaşamış olduğu dönemin şartları göz önünde bulundurulduğunda oldukça sağlam yapıda bir karaktere sahip olduğu gerçeği konusunda seyircisini kesin olarak ikna etmeyi ihmal etmiyor. Umut Bahçesi, tarih sayfalarında kocaman bir kara leke olarak yer alan bu son derece trajik olayın hiç duymadığımız yaşanmış hikayesini anlatırken uyarlama sırasında yaşadığı değişiklikler ve yönetmeni Niki Caro tarafından alınan kararlardan dolayı hikayesini anlatırken etkisini arttırabilecek bazı noktaları kaçırıyor, olayların duygu seviyesini sağlayacak detayları atlıyor ve çoğu zaman hikaye için kilit, destekleyici durumlardan çok yan olaylara odaklanıyor.

Varşova “İnsanat” Bahçesi

Bildiğimiz bir olayın ilk kez duyduğumuz hikayesine ilk defa oldukça yumuşak ve her şeyin çok güzel olduğu, ana karakterimiz Antonina Zabinski’yi takip eden kamera eşliğinde neredeyse her şey bir masalmış, Zabinski de bu masalda hayvanlar ile dost olan prensesimizmiş gibi hissettiren kusursuz açılış sekansıyla açıyoruz gözlerimizi. Film tarafından çeşitli olaylar aracılığı ile ana karakterimiz, Antonina Zabinski’nin eşi Jan Zabinski’nin eğitimli olmasına ve herkes tarafından asıl yetkili olarak tanınmasına rağmen kağıt üzerinde olmasa da asıl yetki sahibi olan kişi olduğuna ikna ediliyoruz. Film süresince ana karakter olmamasına rağmen Arnost Goldflam, oldukça başarılı bir şekilde işlediği Dr. Jansuz karakteri ve çocuklarla var olan ilişki sayesinde filmin dramatik yapısını destekleyen en önemli unsurlar arasında yer alıyor. Benzeri türden başarılı oyunculuklar, film süresince oyuncuların Urszla (Shira Haas) ve Antonina Zabinski (Jessica Chastain) arasındaki insan ve ürkek bir hayvan ilişkisini andıran bağa seyirciyi yakalayan bir şekilde hayat verdiklerinde olduğu gibi yer yer kendisini gösteriyor. Jessica Chastain’in yetersiz aksanına rağmen göze çarpan performansının karşısında Johan Heldenbergh’in çok da öne çıkamayan oyunculuğu da bu durumu destekliyor. Film, Polonya’da ve farklı milliyetlerden karakterler arasında geçmesine rağmen elbette herkesin İngilizce konuştuğu bir dünyada geçiyor, zira tarihi olayların İngilizceleştirilmesi alışkın olduğumuz bir durum. Alışkın olmadığımız durum ise bu amacı gerçekleştirebilmek uğruna karakterler üzerinde zorlama durmasına rağmen sürdürülen aksan çabası. Flemen asıllı Johan Heldenbergh, Alman Daniel Brühl’ün daha şanslı oldukları bir konu olan Rus aksanı ne yazık ki Jessica Chastain’in başarılı performansına gölge düşürüyor. Hikayenin otantikliğini ve samimiyetini besleyerek seyirci ile film arasındaki bağı güçlendirecek ögeler arasında yer alacağını düşündüğümüz bu durum, aksine  eğitimli ve üst sosyoekonomik seviyeye mensup oldukları öngörülen bu bilinçli ailenin bu bilinçli ailenin ana dillerine bile tam anlamıyla hakim değillermiş gibi durmalarına yol açıyor. Hikayenin büyüsünden ve etkisinden çıkıp bir an İngilizce anlatılacaksa neden aksan yapıldığını, dil hikayenin gerçekliği açısından aksan yapılacak kadar önemliyse neden Rusça konuşulmadığını sorguluyoruz. Bu durum, seyirci ile film arasındaki duygu yüklü bağı güçlendirmektense seyirciyi hikayenin etkisinden uyandırıyor ve bir film izlediği gerçeğini hatırlatarak hikayenin akışı içerisinde kaybolmasını engelliyor. Filmin bu noktada kaybettiği ritmi Niki Caro’nun yaklaşan tehlikeyi ilk önce doğanın hissettiğini gösteren, ortaya çıkan kaosta hayvanlar ve insanlar arasındaki şaşkınlığı bir lamanın sıradan bir mahalle arasında koşuşu ile anlatan anları gibi belgesel türüne girebilecek kadar doğal kamera hareketleri dengelemeye çabalıyor. Niki Caro, küçük ve masum çocukların her şeyden habersiz bir şekilde ölüm trenine neşe ile bindirildikleri an, kurtarılan 300 insandan hayatlarını kaybetmesinin önüne geçilemeyen 2 kadının vurulma anı, yer verdiği yakın planları ya da Heck’in en acımasız anında patlattığı silahının sesini duyduğumuz anda takındığı tavırları ile seyirciyi nasıl ele geçireceğini, gerilimi nasıl yüksek noktada tutabileceğini bildiğini bizlere gösteriyor. Ancak bütün bunlara rağmen sürükleyici ritminin yanı sıra çoğu zaman hikayenin seyirci üzerinde yaşatabileceği etkiyi karşılayamamaktan kaçamıyor.

Ana karakterimiz Antonina Zabinski rehberliğinde başladığımız yolculuğumuza hikaye için yan karakter niteliği taşıyan hayvanlarla tanışarak devam ediyoruz. Çünkü Zabinski’ler sayesinde dost mu düşman mı anlayamadığımız insanların aksine gözlerinin içine baktığımızda ruhlarını anlayabildiğimiz hikaye süresince kimi zaman yaşadıkları (gerçek olmadığını düşündüğümüz) şiddet ile içimizi parçalayan hayvanların değerini bir kez daha hatırlıyoruz. Film, yaşanan bu acımasız soykırımı ve hayatta kalma savaşını belki de ilk kez hayvansal hayatta kalma iç güdüsü ile eşleştirerek anlatıyor. Film boyunca hayvanların daima dostumuz olduğunu Urszla ve Antonina arasındaki iletişimde olduğu gibi bildiğimiz halde, insanları her zaman tanıyamayacağımız tezini başlarda ana karakterimize gösterdiği destek sayesinde iyi sandığımız ancak daha sonra Nazi Almanyası ve bu ideolojiyi sürdürenleri bile gölgede bırakarak hikayenin ana kötü karakteri haline gelen Lutz Heck (Daniel Brühl) gibi bazı değişken karakterlerdeki dalgalanmalar üzerinden de izliyoruz. Nazi Almanyası veya bu ideolojinin asıl temsilcilerinin değil de Lutz Heck’in film tarafından fanatik bir şekilde kuşkusuz en kötü karakter olarak seyircinin odağına yerleştirmesi ise filmin eksik kalan tarafları ve o kadar da önemli olmamalarına rağmen fazlaca odaklandığı noktalar arasında gösterilebilir. Lutz Heck ve Antonina Zabinski arasındaki tecavüzün eşiğinde gidip gelen taciz ilişkisinin zorlama gerilimine öyle fazla odaklanıyoruz ki, Nazi Almanyasının askerlerinin kalbinde saklanan Yahudilerin gerilimini, olup biten olayların çarpıcılığını yeterince hissedemiyoruz. Angela Workman’ın uyarladığı film, çoğu zaman bizlere bildiğimiz halde durumun hüznünü daha fazla hissedebileceğimiz detayları vermiyor. Genel olarak karakterler hakkında, özellikle de sıkı bir bağ kurmamız gereken ana karakterlerimiz hakkında çok fazla bilgi alamıyor, onları kahraman duruşları ve aldıkları cesur karar haricinde derinlemesine tanıma şansı yakalayamıyoruz. Örneğin, Jan Zabinski’nin Polonya’nın Nazi Almanyası’na karşı savaşan yeraltı güçleri arasına nasıl katıldığını, insanların kaçabilmelerini sağlarken kağıt işlerinin hazırlanması için gizlice yürüttükleri bürokrasinin nasıl işlediğini ve bu sırada yakalanma konusunda ne gibi korkular yaşamış olabilecekleri gibi gerilim yüklü noktaları hiçbir zaman izleyemiyoruz. Nefeslerimizi tutmamızı sağlayacak bir hikayesi olan film süresince savaşın habercisi olan ilk bomba, Getto mahallesine ilk defa giriş, gökten yağan küllerin kar sanılması gibi gerilim hissinin ve duygu yoğunluğunun tavan yaptığı zaten fragmanında da yer verilen, birkaç an bulunuyor. Bütün duyguların en yoğun hali ile yaşanması gereken Jan Zabinski’nin vurulduğu sahne, Lutz Heck’in Zabinskilerin sırrını öğrendiği an ve kapanış sahnesi gibi anlarda bile film, yaşatabileceği duygu yükünün altında kalıyor, seyirciyi tam anlamıyla içerisine çekemiyor.

Umut Bahçesi, daha önce binlerce kez  izlediğimiz ve izlemeye mutlaka devam edeceğimiz bu zamansız  vahşet hikayesini daha önce hiç dinlemediğimiz bir şekilde seyircisini avcuna almayı başararak anlatıyor. Orijinal hikayesini doğa ve insan arasındaki ilişki üzerinden aktararak daha da özel ve ilginç hale getiriyor. Ancak bunu yaparken ne yazık ki zaman zaman barındırdığı eksikliklerle aslında yaşatabileceği duygu yoğunluğunun altında kalıp vasata yakınlaşarak hak ettiği seviyeye ulaşamıyor, durumun dehşetinin seviyesini seyircisine fark ettiremiyor, bu yüzden bu izlemesi çok güç olan hikayenin en izlenilebilesi versiyonu haline geliyor. Yine de film, seyircisini hepimizin unutmaya çalıştığı o dönem içerisine sürüklüyor ve izleyicisine olayların hüznünü bir kez daha yaşatıyor.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi