Alman düşünür Walter Benjamin, “Drama sanatı için tarihte iz bırakmak, başka hiçbir edebi tür için olmadığı kadar elzemdir” derken sinemanın ilk adımlarına şahitlik eden biri olarak bu sanatın bırakacağı izi öngörmüştü. Hatta sinema, kurmacanın gücü ile açık ya da gizli toplumsal olayları konu edinerek ve bu güçle kitlelere ulaşarak tarihte iz bırakmanın ötesine geçerek tarihte yer alan izleri daha da görünür kılmayı hedefleyebiliyor. Stephen Frears’ın son filmi “Umudun Peşinde” de bu amaçla yola çıkıyor.

Filmde, kayıp oğlunu arayan Philomena Lee’nin öyküsü anlatılıyor. 1950’li yıllarda rahibelik yapan Philomena, evlilik dışı bir çocuk sahibi olunca Roscrea Manastırı’na gönderiliyor. Bir süre sonra çocuğu, manastırdakiler tarafından Amerikalı bir aileye veriliyor. Philomena’nın oğlunu arama serüveni, olaydan yıllar sonra haberdar olan Martin Sixsmith isimli bir gazeteciyle tanışmasıyla birlikte farklı bir boyut kazanıyor.

Yazının giriş paragrafından yola çıkarsak film; Roscrea Manastırı özelinde Katolik rahibelerin, küçük çocukları belirli bir ücret karşılığında Amerikalı ailelere evlatlık vermesi konusunun üzerinde duruyor ve tarihi bir gerçeği aydınlatmayı amaçlıyor. Martin Sixsmith’in gerçeklere dayanan kitabından uyarlanmış olsa da sinemanın tarih ile olan etkileşiminden güç alarak izleyici ile bağ kurmayı başarıyor.

Bu noktada Frears ile senaryo yazarları Steve Coogan ve Jeff Pope, oldukça dramatik temellere sahip bu hikayeyi farklı bir açıdan ele almaya çalışıyorlar. Film arayışa, özleme ve inanca dayalı ağır içeriğine rağmen oldukça yumuşak bir dokuya sahip. Canlı renkler ve Alexander Desplat’ın umudu fısıldayan müzik çalışması anlatıya başarıyla hizmet ediyorlar. Bu noktada Philomena Lee karakterinin naifliği ve hristiyanlık inancına bağlılığı ile Sixsmith’in mesleğinden kaynaklı ele alınan çıkarcılığı ve sertliği asıl çatışma noktasını oluşturuyor.

Filmin aksadığı nokta, bu çatışmadan kaynaklı hikaye oluyor. Gerçek hayatta agnostik olduğunu ifade eden Sixsmith’in filmdeki yansımasının ateşli bir ateist olması, bir anlamda inanç üzerinden vicdan ve affetme duygularını kendisinde bulunduran Philomena ile aralarındaki tatlı sert ilişkiyi ortaya çıkarıyor. “Sana karşı bir suç işlense hangi noktaya kadar affedici olabilirsin?” diye soran film, ikilinin inançlarıyla birlikte izleyicinin de sınırlarını test ediyor. Fakat bu soruya o kadar gömülüyor ki senaryonun defoları gözle görünür bir hale geliyor. Özellikle Philomena’nın oğlunu arayan ikilinin kayıp parçaları birleştirmeleri o kadar ani oluyor ki inandırıcılığını yitiriyor. (İzleyenler için malum bira markasının logosunu ya da fotoğraf sahnesini hatırlatmam yeterli olur) Daireler çizen ve sürekli şaşırtmaya dayanan bu polisiye ruhu, bir noktadan sonra gülünç hale geliyor ve hatta filmde bile esprili sahnelere konu oluyor. İzleyici arınma noktasına doğru ilerlerken cinsiyet ve basın etiği gibi kavramlar oldukça yüzeysel şekilde işleniyor.

Judi Dench’in müthiş performansından güç alan “Umudun Peşinde”, dramatik çıkış noktasına rağmen adının Türkçe çevirisinin hakkını verircesine sıcak bir hikaye anlatmayı başarıyor ama tek bir yöne evrilen, tek bir soruya cevap arayan senaryosuyla birçok konuyu ıska geçiyor. Tarihin izlerini görünür kılma gücü ise hesaplı senaryonun gölgesinde kalıyor.

Alman düşünür Walter Benjamin, “Drama sanatı için tarihte iz bırakmak, başka hiçbir edebi tür için olmadığı kadar elzemdir” derken sinemanın ilk adımlarına şahitlik eden biri olarak bu sanatın bırakacağı izi öngörmüştü. Hatta sinema, kurmacanın gücü ile açık ya da gizli toplumsal olayları konu edinerek ve bu güçle kitlelere ulaşarak tarihte iz bırakmanın ötesine geçerek tarihte yer alan izleri daha da görünür kılmayı hedefleyebiliyor. Stephen Frears’ın son filmi “Umudun Peşinde” de bu amaçla yola çıkıyor. Filmde, kayıp oğlunu arayan Philomena Lee’nin öyküsü anlatılıyor. 1950’li yıllarda rahibelik yapan Philomena, evlilik dışı bir çocuk sahibi olunca Roscrea Manastırı’na gönderiliyor. Bir süre sonra çocuğu, manastırdakiler tarafından Amerikalı bir aileye veriliyor. Philomena’nın oğlunu arama serüveni, olaydan yıllar sonra haberdar olan Martin Sixsmith isimli bir gazeteciyle tanışmasıyla birlikte farklı bir boyut kazanıyor. Yazının giriş paragrafından yola çıkarsak film; Roscrea Manastırı özelinde Katolik rahibelerin, küçük çocukları belirli bir ücret karşılığında Amerikalı ailelere evlatlık vermesi konusunun üzerinde duruyor ve tarihi bir gerçeği aydınlatmayı amaçlıyor. Martin Sixsmith’in gerçeklere dayanan kitabından uyarlanmış olsa da sinemanın tarih ile olan etkileşiminden güç alarak izleyici ile bağ kurmayı başarıyor. Bu noktada Frears ile senaryo yazarları Steve Coogan ve Jeff Pope, oldukça dramatik temellere sahip bu hikayeyi farklı bir açıdan ele almaya çalışıyorlar. Film arayışa, özleme ve inanca dayalı ağır içeriğine rağmen oldukça yumuşak bir dokuya sahip. Canlı renkler ve Alexander Desplat’ın umudu fısıldayan müzik çalışması anlatıya başarıyla hizmet ediyorlar. Bu noktada Philomena Lee karakterinin naifliği ve hristiyanlık inancına bağlılığı ile Sixsmith’in mesleğinden kaynaklı ele alınan çıkarcılığı ve sertliği asıl çatışma noktasını oluşturuyor. Filmin aksadığı nokta, bu çatışmadan kaynaklı hikaye oluyor. Gerçek hayatta agnostik olduğunu ifade eden Sixsmith’in filmdeki yansımasının ateşli bir ateist olması, bir anlamda inanç üzerinden vicdan ve affetme duygularını kendisinde bulunduran Philomena ile aralarındaki tatlı sert ilişkiyi ortaya çıkarıyor. “Sana karşı bir suç işlense hangi noktaya kadar affedici olabilirsin?” diye soran film, ikilinin inançlarıyla birlikte izleyicinin de sınırlarını test ediyor. Fakat bu soruya o kadar gömülüyor ki senaryonun defoları gözle görünür bir hale geliyor. Özellikle Philomena’nın oğlunu arayan ikilinin kayıp parçaları birleştirmeleri o kadar ani oluyor ki inandırıcılığını yitiriyor. (İzleyenler için malum bira markasının logosunu ya da fotoğraf sahnesini hatırlatmam yeterli olur) Daireler çizen ve sürekli şaşırtmaya dayanan bu polisiye ruhu, bir noktadan sonra gülünç hale geliyor ve hatta filmde bile esprili sahnelere konu oluyor. İzleyici arınma noktasına doğru ilerlerken cinsiyet ve basın etiği gibi kavramlar oldukça yüzeysel şekilde işleniyor. Judi Dench’in müthiş performansından güç alan “Umudun Peşinde”, dramatik çıkış noktasına rağmen adının Türkçe çevirisinin hakkını verircesine sıcak bir hikaye anlatmayı başarıyor ama tek bir yöne evrilen, tek bir soruya cevap arayan senaryosuyla birçok konuyu ıska geçiyor. Tarihin izlerini görünür kılma gücü ise hesaplı senaryonun gölgesinde kalıyor.

Yazar Puanı

Puan - 54%

54%

Kullanıcı Puanları: 2.8 ( 1 votes)
54
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi