Frederick Wiseman, belgesel sinemanın en yenilikçi ve kendine has tarzı ile yıllardır inandığı sinemayı yapan yönetmenlerinden biri. Usta yönetmen; Ocak ayında Altyazı dergisinden Ege Erdener’e verdiği bir röportajda, kurmaca ile belgesel ayrımının saçmalığına vurgu yapıyordu. Belgeselin sadece üretim pratikleri açısından değil; içerik bakımından da anlatıya, deneyimlere ve duygulara dayandığını söyleyen Wiseman’ın son filmi Ulusal Müze – The National Gallery, bu düşüncenin kanlı canlı bir örneği.

Yönetmen, bu filminde kamerasını dünyanın en önemli müzelerinden biri olan Londra’daki The National Gallery’e çeviriyor. Filmin üç saatlik süresi boyunca sadece müzede sergilenen eserleri izlemiyoruz. Kuratörler, restoratörler, müze yönetimi, rehberler, işçiler ve tabii ki ziyaretçiler de filmin bir parçası haline geliyorlar. Bu zenginlik, tam da yukarıda bahsi geçen ayrıma yönelik görüşleri doğruluyor. Çok sayıda insan; neredeyse görünmez olan kameranın vizörüne yakalanırken, George Stubbs’ın Whistlejacket ya da Hans Holbein’ın The Ambassadors gibi dünyaca meşhur tablolarının hikayeleri de birer dramatik unsur olarak karşımıza çıkıyor.

Tablolar ve onlara bakan insanları bir noktadan sonra statik hale gelen kesmelerle arka arkaya veren Wiseman, sanata ve onu sanat yapan göze odaklanıyor. Müzelerin işlevi üzerine düşünme ve soluklanma imkanı veren bu sahnelerde akıllara Walter Benjamin’in meşhur “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı” makalesi geliyor. Ünlü düşünür bu makalesinde, sanat eserinin kült ve sergileme değerlerinden söz eder. Eski çağlarda sanat eseri sadece belli bir kitlenin evlerine astığı, tek ve biricik ögelerdir. Bu eserlerin bir “aura”sı ya da “kült değeri” vardır. Fakat tekniğin gelişimi sonucu fotoğraf ve sinema gibi sanatlar, aynı zamanda çoğaltılma yoluyla farklı sınıflara ulaşmaya başlar. Resim sanatının kült değerini yitirmesinde ise müzeler önemli bir rol oynamaktadır. Müzenin ziyaretçileri hedefleyen yapısı ve planlaması, doğal olarak resimlerin ne şekilde sergileneceğini belirler. Bunun sonucu ise eserin bağlamından kopmasıdır.

Wiseman’in tablolar ve hikayelerini sinema aracılığı ile aktarması da aslında sanat yapıtının yeniden üretilmesi ile sonuçlanıyor. Gördüğümüz resimler, sinema aracılığı ile birer röprodüksiyona dönüşüyor. Sanat eseri, biraz da Benjamin’in umduğu üzere özgür kılınıyor. Yüzlerce yıl önce yapılmış bir eserin günümüzde nasıl algılandığı, belgeselin eğildiği temel konulardan biri. Farklı bir tarihsel süreç içerisinde üretilen bir resme o dönemki bakış ile bugünkü bakış açısından değişiklikler olduğu muhakkak. John Berger’in Görme Biçimleri kitabında söylediği gibi, “Geçmiş hiçbir zaman olduğu yerde durup yeniden keşfedilmeyi, aynıyla, olduğu gibi tanınmayı beklemez. Tarih her zaman belli bir şimdi’yle onun geçmişi arasındaki ilişkiyi kurar.”

Bugünün “şimdi”sinde ise resimlere; yani sanata, müzenin yapısından kaynaklanan faktörler de ekleniyor. Sanatın büyüsüne ek olarak müzenin arka planında neler döndüğü de sabırlı bir biçimde sunuluyor. Örneğin eserlerin nasıl daha çok ziyaretçiye sunulacağını ya da kâr zarar hesaplarını konu edinen toplantılar, kapitalist düzen içerisinde sanat eserlerinin konumunu ortaya koyuyor. Sergileme değerinin beraberinde getirdiği kârı maksimize etme düşüncesi, sanatın bugünü hakkında önemli ipuçları taşıyor. Çerçeve yapımı, restorasyon çalışmaları gibi unsurlar ile bu sistemin tüm çarklarına yer veriliyor. Ortaya konan emeğin büyüklüğü, bahsettiğim ayrıntılardan ortaya çıkıyor fakat filmin tökezlediği anlar da bu ayrıntılarda gizli. Filmin süresinin oldukça uzun tutulması ile bir noktadan sonra aynı filmi tekrar tekrar izliyormuş gibi hissetmeniz muhtemel.  İzleyiciye düşünmesi için fazla sayıda es’ler bırakan Wiseman’ın koca sanat tarihine dalması ile biraz kafalar karışabiliyor. Bu nedenle filmden alınan keyfi artırmak için kendinizi oturduğunuz yerde müze gezme keyfine bırakmanızı tavsiye ediyorum.

Sinema gerçek akımından yola çıkarak sanat eserinin yıllar içerisinde değişen değerini sorgulama amaçlı kullanan Ulusal Müze, 85 yaşındaki Wiseman’ın dehası ile henüz tanışmayanlar için önemli bir fırsat. Önceden tanışanlar ise zaten oldukça keyif alacaklardır.

Frederick Wiseman, belgesel sinemanın en yenilikçi ve kendine has tarzı ile yıllardır inandığı sinemayı yapan yönetmenlerinden biri. Usta yönetmen; Ocak ayında Altyazı dergisinden Ege Erdener’e verdiği bir röportajda, kurmaca ile belgesel ayrımının saçmalığına vurgu yapıyordu. Belgeselin sadece üretim pratikleri açısından değil; içerik bakımından da anlatıya, deneyimlere ve duygulara dayandığını söyleyen Wiseman’ın son filmi Ulusal Müze – The National Gallery, bu düşüncenin kanlı canlı bir örneği. Yönetmen, bu filminde kamerasını dünyanın en önemli müzelerinden biri olan Londra’daki The National Gallery’e çeviriyor. Filmin üç saatlik süresi boyunca sadece müzede sergilenen eserleri izlemiyoruz. Kuratörler, restoratörler, müze yönetimi, rehberler, işçiler ve tabii ki ziyaretçiler de filmin bir parçası haline geliyorlar. Bu zenginlik, tam da yukarıda bahsi geçen ayrıma yönelik görüşleri doğruluyor. Çok sayıda insan; neredeyse görünmez olan kameranın vizörüne yakalanırken, George Stubbs’ın Whistlejacket ya da Hans Holbein’ın The Ambassadors gibi dünyaca meşhur tablolarının hikayeleri de birer dramatik unsur olarak karşımıza çıkıyor. Tablolar ve onlara bakan insanları bir noktadan sonra statik hale gelen kesmelerle arka arkaya veren Wiseman, sanata ve onu sanat yapan göze odaklanıyor. Müzelerin işlevi üzerine düşünme ve soluklanma imkanı veren bu sahnelerde akıllara Walter Benjamin’in meşhur “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı” makalesi geliyor. Ünlü düşünür bu makalesinde, sanat eserinin kült ve sergileme değerlerinden söz eder. Eski çağlarda sanat eseri sadece belli bir kitlenin evlerine astığı, tek ve biricik ögelerdir. Bu eserlerin bir “aura”sı ya da “kült değeri” vardır. Fakat tekniğin gelişimi sonucu fotoğraf ve sinema gibi sanatlar, aynı zamanda çoğaltılma yoluyla farklı sınıflara ulaşmaya başlar. Resim sanatının kült değerini yitirmesinde ise müzeler önemli bir rol oynamaktadır. Müzenin ziyaretçileri hedefleyen yapısı ve planlaması, doğal olarak resimlerin ne şekilde sergileneceğini belirler. Bunun sonucu ise eserin bağlamından kopmasıdır. Wiseman’in tablolar ve hikayelerini sinema aracılığı ile aktarması da aslında sanat yapıtının yeniden üretilmesi ile sonuçlanıyor. Gördüğümüz resimler, sinema aracılığı ile birer röprodüksiyona dönüşüyor. Sanat eseri, biraz da Benjamin’in umduğu üzere özgür kılınıyor. Yüzlerce yıl önce yapılmış bir eserin günümüzde nasıl algılandığı, belgeselin eğildiği temel konulardan biri. Farklı bir tarihsel süreç içerisinde üretilen bir resme o dönemki bakış ile bugünkü bakış açısından değişiklikler olduğu muhakkak. John Berger’in Görme Biçimleri kitabında söylediği gibi, “Geçmiş hiçbir zaman olduğu yerde durup yeniden keşfedilmeyi, aynıyla, olduğu gibi tanınmayı beklemez. Tarih her zaman belli bir şimdi'yle onun geçmişi arasındaki ilişkiyi kurar.” Bugünün “şimdi”sinde ise resimlere; yani sanata, müzenin yapısından kaynaklanan faktörler de ekleniyor. Sanatın büyüsüne ek olarak müzenin arka planında neler döndüğü de sabırlı bir biçimde sunuluyor. Örneğin eserlerin nasıl daha çok ziyaretçiye sunulacağını ya da kâr zarar hesaplarını konu edinen toplantılar, kapitalist düzen içerisinde sanat eserlerinin konumunu ortaya koyuyor. Sergileme değerinin beraberinde getirdiği kârı maksimize etme düşüncesi, sanatın bugünü hakkında önemli ipuçları taşıyor. Çerçeve yapımı, restorasyon çalışmaları gibi unsurlar ile bu sistemin tüm çarklarına yer veriliyor. Ortaya konan emeğin büyüklüğü, bahsettiğim ayrıntılardan ortaya çıkıyor fakat filmin tökezlediği anlar da bu ayrıntılarda gizli. Filmin süresinin oldukça uzun tutulması ile bir noktadan sonra aynı filmi tekrar tekrar izliyormuş gibi hissetmeniz muhtemel.  İzleyiciye düşünmesi için fazla sayıda es’ler bırakan Wiseman’ın koca sanat tarihine dalması ile biraz kafalar karışabiliyor. Bu nedenle filmden alınan…

Yazar Puanı

Puan - 80%

80%

Sinema gerçek akımından yola çıkarak sanat eserinin yıllar içerisinde değişen değerini sorgulayan Ulusal Müze, 85 yaşındaki Wiseman’ın dehası ile henüz tanışmayanlar için önemli bir fırsat.

Kullanıcı Puanları: 0.45 ( 1 votes)
80
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi