Yönetmen, senarist, yapımcı, röntgenci, merdümgiriz, alaycı, sosyal pornocu, küfürbaz, provakatör, kötümser, humanist… Bunlar Avusturyalı yönetmen Ulrich Seidl’in kendi sitesinde isminin altına koyduğu ve kendisine başkaları tarafından verilen sıfatlar.

ulrich - seidl - filmloverss

Cennet – Paradies Üçlemesi

Bugün 63 yaşına giren yönetmenin filmleri, insanın perdeye aktarılması pek tercih edilmemiş yönlerini içermesi, burjuva ve kapitalizme bakış açısı ve stilistik özellikleri bakımından genelde memleketlisi Michael Haneke ve Danimarkalı yönetmen Lars von Trier ile karşılaştırılmıştır. Daha çok belgesel türündeki filmleriyle bilinen ama kurgu ve gerçeği kendi stilinde karıştırarak filmlerini yaratan yönetmen, kendisini belgeselci olarak tanımlamaz. Hatta anlaşılabileceği üzere sıfata bağlı tanımlamalardan da hoşlanmaz. Siedl’in ismine aşina olduğumuz ilk yapımı ise, her zaman olduğu gibi, eşi Veronika Franz ile beraber yazdığı Import/Export (2007) filmiydi. Sosyalizm sonrası Doğu Avrupası’nın hizmete ve insana bakış açısını, cinsel pratikleri de görmezden gelmeden değerlendirdiği filmiyle birçoğumuza eşitsizlikleri ele alışıyla ve insana dair gösterdikleriyle duygusal olarak dokunsa da cesaretinden çekinenlerin eleştirilerine maruz kalmıştır.

İşin özü, Seidl’in ismi hep bir şekilde sıfatlar altında boğulmaya mahkum edilmiş olsa da bir yerde –en azından bizim gibi dışarıdan gözlem yapabilenler için– işe yaradığını söyleyebiliriz. Sıfatı yükleyenlerin, Seidl’in filmlerinde yer verdiği, insana dair inkar edilmiş özelliklerden rahatsız olup savunma mekanizmalarını, bastırılmışlıklarını arttırdıkları ortada. Belki de ‘rahatsız edici’ filmlerin en güzel yanı da bu olsa gerek, insan rahatsız oldukça daha da çok farkına varıyor sakladıklarının. İdeolojilerin içine kilitlediğimiz dürtüler, gerçekler, duygulardan kaçamaz ve kendini rahatsızlıkla bile ortaya çıkarsa yine de inkar ettiğimizin bize dair olduğunu hissettirir.

“İnsanları küçümsediğimi söyleyenler beni anlamıyorlar.”

– Ulrich Seidl

Seidl’in kamerasını istenmeyenlere, bir şekilde ötekileştirilenlere yöneltmesi, tıpkı Todd Solondz örneğinde de gördüğümüz gibi yönetmenin kötücül bir bakışla insanlarla dalga geçtiği gibi bir algıyla karşılanmıştır genel olarak. Evet, Seidl’in filmleri izlediğimiz yüzlerce filmden çok daha merhametsiz olabilir, ama bunun etkisini konu aldığı karakterlerde değil seyircide gözlemliyoruz. Fakir, yaşlı, kilolu, engelli; bunlar Seidl’ın değil, seyircisinin, herkesin taktığı sıfatlar. Bu nedenle daha çok ötekileştirilene yer veren yönetmeni, onlarla dalga geçiyor diye nitelendirip acımasız demek, inkarı tavana çıkartmaktan başka bir şey olamaz. Seyirci, kendi ötekileştirdiği insanlara acımaya devam ettikçe ve bunu bir de onları konu alan yönetmeni suçlayarak telafi ettikçe altından kalkamayacağı bir yükün altına girmiş oluyor. Seidl’ın niyeti rahatsız etmek değil, ortada rahatsız olunacak bir şey olmadığını göstermek bana kalırsa. Eğer kendinden farklı gördükleriyle dalga geçen biri varsa o da bu durumda bu filmlerde gördüklerinden rahatsız olan seyirciden başkası olamaz. Batılı egosentrizmini kırmak için türdeşleri gibi (Haneke, Ozon, ve von Trier’i sayabiliriz bu kategoride) burjuvanın normlarını ve sıfatlarını, kapitalist tüketici tutumlarını, kolonyalist üstün görüşü ve her şeyin beden üzerinden değerlendirildiği toplumu hedef alan Seidl, bunu konuşarak veya karakterlerinin dilinden değil, seyircisinde bu bakış açısını tekrardan kuracak zemini hazırlayarak kırmaya çalışıyor.

Seidl, Cennet Üçlemesi‘ni eşiyle beraber kafalarında kurduğu tema ve karakterlerin üzerinden– bütçe yaratmak için yazılan göstermelik dışında– senaryosuz çeker aslında. Karakterlerin diyaloglarında yapaylığı yarı doğaçlama ile kıran yönetmen, hikayenin de kendi akışını bulmasını istemiştir. Sonunda, başta altı filmlik olarak düşündüğü çekimlerden 90 saatlik bir görüntü elde eder ve bunlardan 5.5 saatlik hikayesini çıkartıp aynı sene içinde seyirciye sunar. Üçlemenin ilk filmiyle Cannes’da Palme d’Or için yarışan Seidl, Import/Export’ta kazandığı ilgiden çok daha fazlasına ulaşır Cennet Üçlemesi ile; ama beklenildiği üzere o bir kadar da eleştiriye. Cennet algımızı tamamen değiştirecek bu üçlemede tatilini farklı türden değerlendiren, akraba üç kadına odaklanırız. Anne Teresa, Kenya’ya, görünürde de cennet gibi gözüken bir tatile çıkarken, kız kardeşi Anna Maria cennet tasvirinin kaynağını dinde arar, genç kızı Melanie ise yaşıtlarıyla bir araya gelse de aslında cennetten çok uzakta bir şişmanlar kampında geçirir tatilini. Cinsellik, din ve kontrol kavramlarına beden üzerinden bakan Seidl, bir yandan etiketlenen bedenlere faşist tutumlarımızı, diğer yandan kendi içimizde yarattığımız boşlukları nelerle doldurduğumuzu sorgulamaya davet eder bizi.

1 2 3 4
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi