Bu yılın Yabancı Dilde En İyi Film dalında ilk 9’a kalan filmlerden biri de 1980’de ABD’ye iltica edip Sovyetler’in çöküşüyle  yeniden Rusya’da filmler çekmeye başlayan  Andrey Konchalovskiy’nin çektiği Ray (Paradise) filmi. Paradise’la Konchalovskiy bu yıl Venedik Uluslararası Film Festivali’nde en iyi yönetmen kategorisinde  Gümüş Aslan ödülü almıştı. Oscar yolculuğu başlasa da filmi henüz ne vizyonda  ne de düzenlenen festivallerde görme fırsatımız olmadı.

Andrey Konchalovskiy’nin oldukça zengin bir filmografisi var. Sovyetleri terk etmeden önce çektiği son film olan 1979’daki Sibiriada (Sibirya’dan) isimli çalışmasında oldukça etkileyici bir görsel zenginlik sunmuştu. Amerika’ya gittikten sonra Hollywood’da ticari bir sinema anlayışı içinde kendini var etmeye çalışan yönetmenin Hollywood’da çektiği en bilindik  filmi Sylvester Stallone ve Kurt Russell’ın oynadıkları 1989 yapımı Tango ve Cash filmidir.

Rus sinemasının Oscar ödülüyle kurduğu ilişki, 20. yüzyılın pek çok dönüşümünden etkilenmiş zengin bir tarihi bünyesinde barındırıyor. Bu yazıda Rus sinemasının geçmişten günümüze Oscar yolculuğuna odaklanacağız.

Sovyetlerden Günümüze Rusya’nın Oscar Yolculuğu

Oscar yarışında Andrey Konchalovskiy’nin kardeşi Nikita Mikhalkov, Rusya’nın son Oscar ödülünü kazandırmıştı. Soğuk coğrafyaya son Oscar ödülünü, 94 yılında Güneş Yanığı filmiyle getiren Mikhalkov; 1992’de Urga , 1997’de 12, 1998’de Sibirya Berberi, (İngilizce diyalog fazlalığından diskalifiye edildi) 2012’de Güneş Yanığı 2 ve son olarak 2015’te Güneş Çarpması filmleriyle Rusya’nın Oscar temsiline adeta tekel koymuş haldeydi. Bu yıl Oscar yolculuğunda bayrak yarışını ağabeyine bırakmış görünüyor.

Sondan başlayalım: 2015 Oscar yarışında Rusya, Nikita Mikhalkov’un Güneş Çarpması filmini Oscar adayı olarak belirlemişti. Film, Nobel ödüllü Rus yazar Ivan Bunin’in aynı isimli öyküsünden uyarlanmıştı. Yönetmen filmini 1907 ve 1920 yıllarının iç içe geçmiş bir hikâyesi üzerinden resmetmişti. Monarşist muhafazakâr idealarını son dönem filmlerinde iyice belirginleştiren yönetmen, bu filminde de 1907 yılını bir aşkın çerçevesinde oldukça olumlu bir tabloyla sunarken Sovyet Devrimi sonrasının ilk yıllarında yaşanan iç savaş süreci olan 1920 dönemini oldukça kaotik bir tablo olarak ve Menşevik subayların gözünden anlatıyordu.

Ruslar Oscar yarışına savaş filmleriyle katılmayı seviyorlar. 2 yıl önce de Födor Bondarçuk’un Stalingrad filmi Rusya’nın Oscar adayı olmuştu. 30 milyon dolar bütçeyle çekilen film, Rusya’nın 2. Dünya Savaşı’ndaki Stalingrad Savunması’nda yaşanan insan hikâyelerine odaklanıyordu. Födor, ünlü yönetmen Sergey Bondarçuk’un oğlu. Babası da yıllar önce Savaş ve Barış uyarlamasıyla Oscar yoluna çıkmış, heykelciği Rusya’ya getirmişti.

Dünya sinemasındaki en önemli edebiyat uyarlamalarından biri olan Sergey Bondarçuk’un Tolstoy’un ölümsüz eseri Savaş ve Barış’ı sinema perdelerine taşımasıyla ise Sovyet Rusya, Soğuk Savaş’ın sert ikliminde hanesine sanat namına önemli bir başarı yazdırmış; heykelciği ABD’den Sovyetlere taşımıştı. Andre Bazin, sinema ve edebiyat ilişkisinin köşelerini çizerken, “İyi bir uyarlama, eserin özünü ve sözünü yeniden kurabilmelidir” der. Dünya sinemasında edebiyat eserlerinin “özünün ve sözünün” yeniden kurulmasına çarpıcı bir örnek olan filmde; dönem dekorlarına önem gösterilmiş, roman neredeyse satır satır estetik kaygılarla sinemaya aktarılmıştı. Film 1968 Oscar’ı dâhil birçok ödül almıştı. Ödülün açıklamasında da Soğuk Savaş’ın etkilerini görmek olasıdır. Yapılan ödül açıklamasında normalde, ödül o ülke sinemasına verilirken bu kez Oscar’ın sadece bu filme verildiği belirtilmişti.

Yetmişlerin ortasına kadar Sovyet sineması kimi zaman Batı festivallerinde önemli ödüller alsa da  uzun süre yeni bir Oscar ödülüne sahip olamadı. Bu bekleyiş Sovyet yöneticilerinin Akira Kurosawa’yı Moskova’ya davet etmesine kadar sürdü. Ünlü Japon yönetmen Akira Kurosawa, o dönem Amerika’ya davet edilmişti. Orada başladığı Tora! Tora! Tora! isimli 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan Pearl Harbour Saldırısı’nı hem Japon hem de ABD gözünden yansıtmayı amaçlayan büyük bütçeli film projesi için ABD’ye gitmiş fakat  şartların onun istediği gibi olmadığını yaşayarak öğrenmesinden sonra Japonya’ya geri dönmüştü. ABD dönüşü başarısız bir intihara kalkışan yönetmen, daha sonra güçlükle kendini toparlamıştı. Bazı kaynaklar intiharında film çekecek parayı bulamamasını sebep gösterirler. 1973 yılında, Sovyet film stüdyosu Mosfilm, yönetmene birlikte çalışma teklifinde bulundu. Kurosawa, yaptığı araştırmalardan sonra iki kültürün de tarihinden izler taşıyan Rus kaşif Vladimir Arsenyev’in otobiyografik eseri Dersu Uzala’yı sinemaya uyarlama teklifinde bulundu. Teklifin kabul edilmesinden sonra 1973’ün sonunda, 63 yaşındaki Kurosawa, yanına dört yardımcı yönetmen alarak Sovyetler Birliği’ne gitti. İki yıla yakın bu coğrafyada kalarak Dersu Uzula’yı çekti. Film doğa ile uyum içinde yaşayan bir avcıyı anlatıyordu. Sinema tarihinin en orijinal karakterlerinden biri olan Dersu, Sovyetler’in sağladığı imkân ve Kurosawa’nın azmiyle vücut bulmuştu. 1975 yılında biten Dersu Uzala, Moskova Uluslararası Film Festivali’nde Altın Küre ödülünü kazandı. 1976 yılında Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar alarak yaklaşık 10 yıl sonra Rus coğrafyasına gelen ikinci Oscar ödülüne vesile olmuştu. Rusya’nın Oscar ödüllerindeki ilk başarısı ise Varlamov ve Ilya Kopalin’in 1942 yapımlı belgeseli Moscow Strikes Back ile gerçekleşmişti.

Yetmişler bitip de seksenler başlarken Rus sineması yeni bir Oscar ödülünün sevincini yaşadı. 1980’de Vladimir Menşov’un çektiği Moskova Gözyaşlarına İnanmıyor filmi Oscar’ı yeniden Rusya’ya getirdi.  Film, Sovyet kadınlarının farklılıklarının gerçekçi bir tablosunu sunarken, kendi ayakları üzerinde duran kadın imajını destekliyordu. Moskova’da bir yurtta kalan üç genç kadının zaman içindeki dönüşümlerini resmetmişti.

1989’a gelip de Sovyetler Birliği dağıldığında, her alanda olduğu gibi sinema namına da Rus coğrafyasında kaotik bir ortam oluştu. Sistem yıkılana kadar Sovyetler Birliği’ne çok sayıda eleştiri yapan sinema çevrelerinin önemli bir kısmı büyük bir şok yaşadılar. Özellikle genç yönetmen adayları ne yapacaklarını bilemez hâle geldi. Yapım desteğinin kaybolması, dağıtım ağının çökmesi gibi büyük sorunlar ortaya çıkmıştı. Hal böyle olunca  Sovyet sonrası Rus sinemasının ilk döneminde uluslararası başarılar oldukça azdır. Bu dönemin ilk uluslararası başarılı projesi Nikita Mikhalkov’un Urga filmidir. 1991 yapımı Urga, Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan Ödülü’nü kazanmıştı. Urga filminde Mikhalkov, Moğolistan’da bir aileyi bütün gerçekliğiyle sinemaya taşımıştı. Etkileyici görsellikler sunan Urga, Moğol kültürü üstüne yapılan az sayıdaki filmden biri olarak sinema tarihindeki yerini almış oldu. Oscar yarışına çıkıp yeni Rusya Federasyonu’nu temsil etti ama başarılı olamadı.

1994 yapımı Güneş Yanığı da Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar için yarışa katılmış fakat bu kez Oscar seçicileri ödülü Mikhalkov’a vermeyi uygun görmüşlerdi. 1930’lar Stalin dönemini anlattığı Güneş Yanığı filmi, özellikle görsel açıdan çok beğenilmişti. Senaryoyu Azeri sinemacı Rüstem İbrahimbeyov’la yazan yönetmen, Oscar’la birlikte, Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü de kazanmıştı. Sovyet sonrası dönemin ilk yıllarında hiç yapılmadığı kadar ağır bir Stalin eleştirisi yapan film, bu yönüyle büyük tartışma doğurmuştu. Mikhalkov çoğunlukla edebiyat uyarlamaları yaparken politik fikirlerini de ilk defa bu yapımla gün yüzüne çıkarmış oldu. Doğa ve insan ilişkilerini resmettiği filmlerinden Güneş Yanığı’yla politik bir hesaplaşmaya yelken açmıştı. Oscar seçicileri, doğal bir Moğol güzellemesini seçmemişlerdi  ama Stalin eleştirisini sevmişlerdi.

Yazının başında da söylediğimiz gibi Mikhalkov, 1997’de de 12 filmiyle Oscar yarışında Rusya’yı temsil etti. 2010’da çektiği Güneş Yanığı 2 filmiyle de yeniden Rusya için Oscar yarışına katıldı. Birçok filminde olduğu gibi Güneş Yanığı serisinde de başrolde gördüğümüz yönetmen, ilk filmdeki etkileyici görsellikler yerine Hristiyanlık vurgusunu merkeze taşımıştı.

Son yıllarda Oscar yarışında, Rus filmleri ilk beşe kalsalar da ödülle dönemiyorlar. 2012’de Sokurov’un bol ödüllü uyarlaması Faust yerine Güneş Yanığı 2’nin seçilmiş olması bazı tartışmaların da gün yüzüne çıkmasına neden olmuştu. Mevcut Rusya yönetimiyle sıkı ilişkileri olan yönetmenin genel olarak devlet işlerinde kayrıldığı hep söylenen bir iddia. Buna karşın 2014’te Rus yönetimi Andrey Zvyagintsev’in devlet bürokratlarına ağır eleştiriler içeren Leviathan filmini  Oscar’a yolladı. O yılın en başarılı filmlerinden birini çeken Zvyagintsev, Leviathan’la ilk beş film arasına kalmış, en güçlü adayken Polonya yapımı küçük bütçeli İda’ya heykelciği kaptırmıştı. Bu tercihi Polonya’nın Amerika’nın Doğu Avrupa’daki müttefiki olmasına ve filmin oldukça muhafazakâr önermeler taşıyor olmasına bağlayanlar oldukça fazladır.

Mikhalkov’un Oscar’ı Rusya’ya getirmesinin üstünden 12 yıl geçti. 13. yılda Rusya yeni bir Oscar alır mı şimdilik yorum yapmak için erken.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi